7 Nisan 2010 Çarşamba

DARWIN'İN AÇMAZI: RUH





Darwinistlerin ve materyalistlerin şu gerçeği görmeleri gerekmektedir: Tek gerçek ve mutlak Varlık Allah'tır. Bu gerçek karşısında tüm batıl dinler çıkmazdadır. Allah, Yüce Kudreti ile tüm varlıkları kaplamıştır. Her şey O'na aittir, O'nun kontrolündedir.
Bu kitapta, materyalistlerin "mutlak madde" yanılgısı, Darwinizm çıkmazı ve ruhun tereddütsüz varlığı konu edilmektedir. Ruhun algıladığı dünyanın yalnızca bir hayal olarak var edildiği ve tüm evrene hakim olan tek mutlak Varlık'ın, yerlerin ve göklerin Hakimi ve Sahibi olan Allah olduğu hatırlatılmaktadır. Bu gerçekleri görüp anlayan şuuru açık her insan, artık yaşadığı dünyaya farklı bir bakış açısı ile bakacak ve tek kurtarıcısının Allah olduğunu kavrayacaktır. İnsanın asıl hayat olan ahirette kurtuluşa ermesi için yapması gereken, işte bu anlayış doğrultusunda davranmaktır.



Bilim adam­la­rı, 20. yüz­yı­lın baş­la­rın­da bir şey keş­fet­ti­ler: Mad­de bil­di­ği­miz gi­bi de­ğil­di. Mad­de sert de­ğil­di. Mad­de renk­li de­ğil­di. Ko­ku, ses ve gö­rün­tü ver­mi­yor­du. Mad­de yal­nız­ca bir ener­jiy­di. Otur­du­ğu­muz kol­tuk, da­yan­dı­ğı­mız ma­sa, için­de bu­lun­du­ğu­muz ev, kö­pe­ği­miz, kar­şı­mız­da­ki in­san­lar, bi­na­lar, uzay, yıl­dız­lar, kı­sa­ca­sı tüm mad­de­sel dün­ya, bir ener­ji şek­li ola­rak var­dı. Do­la­yı­sıy­la mad­de üze­ri­ne ku­ru­lan tüm fel­se­fe­ler, bu bek­len­me­dik ke­şif ile bi­lim­sel ola­rak çök­tü. Bi­lim, in­san be­de­ni için­de ama be­de­ne ait ol­ma­yan, tüm fi­zik­sel dün­ya­yı al­gı­la­yan ama ken­di­si fi­zik­sel ol­ma­yan bir ger­çe­ğin is­pa­tı­nı gös­ter­di: İn­san ru­hu­nun.
Ruh, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­ala­rı ile hiç­bir şe­kil­de açık­la­na­maz­dı. Can­lı­lı­ğın ha­ya­li ev­ri­mi­ne sa­yı­sız uy­dur­ma hi­ka­ye üret­miş olan Dar­wi­nizm, ru­hun var­lı­ğı kar­şı­sın­da sus­kun­du. Çün­kü ruh, mad­de de­ğil­di. Me­ta­fi­zik bir kav­ram­dı. Me­ta­fi­zik ise, ma­ter­ya­list­ler için hiç­bir şe­kil­de ka­bul edi­le­mez­di. Çün­kü me­ta­fi­zik, on­la­rın söz­de ilah­laş­tır­dı­ğı şu­ur­suz olay­la­rı, te­sa­düf­le­ri, bi­linç­siz sü­reç­le­ri or­ta­dan kal­dır­mak­ta, bi­linç­li bir ya­ra­tı­lı­şın ya­ni Al­lah'ın var­lı­ğı­nın ka­nıt­la­rı­nı sun­mak­tay­dı. Za­ten ma­ter­ya­list­le­rin es­ki Yu­nan'dan be­ri ru­hun var­lı­ğı­na kar­şı mü­ca­de­le ver­miş ol­ma­la­rı da bun­dan­dı.
Es­ki Yu­nan'dan gü­nü­mü­ze ka­dar sü­ren bu mü­ca­de­le­nin ar­tık hiç­bir an­la­mı kal­ma­mış­tır. Çün­kü in­sa­nı in­san ya­pan, "ben be­nim" di­yen var­lık, ya­ni ruh var­dır ve Al­lah'a ait­tir. Bi­lim, her şe­yin in­san ru­hu­na iz­let­ti­ril­di­ği­ni, iz­le­nen bu gö­rün­tü­ler dı­şın­da hiç­bir ger­çek­lik­ten söz edi­le­me­ye­ce­ği­ni ke­sin ola­rak is­pat et­miş­tir. Bir baş­ka de­yiş­le bi­lim, tek mut­lak Var­lık'ın Al­lah ol­du­ğu­nu açık­ça ilan et­miş­tir.
Bi­li­min bu is­pa­tı, kuş­ku­suz ma­ter­ya­list fel­se­fe­yi ilah­laş­tı­ran zi­hin­le­rin ik­na ol­ma­sı için önem ta­şı­mak­ta­dır. Ama as­lın­da, bi­linç ve şu­ur sa­hi­bi olan her in­san, üs­tün bir ruh ta­şı­dı­ğı­nın far­kın­da­dır. İn­san, eğer ak­le­de­bi­li­yor­sa, se­vin­di­ği, dü­şün­dü­ğü, ka­rar ver­di­ği, mu­ha­ke­me et­ti­ği, ne­şe­len­di­ği, he­ye­can­lan­dı­ğı, sev­gi duy­du­ğu, acı­dı­ğı, en­di­şe­len­di­ği, bir el­ma­nın ta­dın­dan zevk al­dı­ğı, bir mü­zi­ği din­le­mek­ten hoş­lan­dı­ğı, uçak­lar in­şa et­ti­ği, gök­de­len­ler yük­selt­ti­ği, la­bo­ra­tu­var­lar ku­rup ken­di­si­ni in­ce­le­di­ği sü­re­ce, bun­la­rın tü­mü­nü ger­çek­leş­ti­re­nin ken­di ru­hu ol­du­ğu­nu an­la­ya­cak­tır.
Ruh sa­hi­bi in­san, ba­şı­boş ya­ra­tıl­ma­mış­tır. Bu dün­ya­da­ki var­lı­ğı­nın bir ama­cı var­dır. Al­lah'ın ru­hu­nu ta­şı­mak­ta ve bu dün­ya­da im­ti­han ol­mak­ta­dır. Yap­tı­ğı ve dü­şün­dü­ğü her şey­den so­rum­lu tu­tu­la­cak­tır. Ya­şa­mın­da, Dar­wi­nist­le­rin id­di­a et­tik­le­ri şe­kil­de bir rast­ge­le­lik, şu­ur­suz te­sa­dü­fi olay­lar ve amaç­sız­lık yok­tur. Her şey Al­lah'ın di­le­me­siy­le ya­ra­tıl­mış­tır ve bun­la­rın tü­mü ta­bi ol­du­ğu im­ti­ha­nın bir par­ça­sı­dır. Ölüm ile son­la­na­cak bu ya­şa­mın­da ge­ri­de bı­ra­ka­ca­ğı sa­de­ce be­de­ni ola­cak­tır. Ru­hu ise, ru­hun ba­rı­na­ca­ğı ger­çek ha­yat olan ahi­ret­te son­su­za ka­dar ya­şa­ya­cak­tır.
Bu, ruh sa­hi­bi ol­du­ğu­nun far­kın­da olan, Al­lah'ı tak­dir ede­bi­len her in­san için bü­yük bir müj­de­dir. Ama Dar­wi­nist­ler, ruh sa­hi­bi ol­duk­la­rı­nı ka­bul et­me­dik­le­ri sü­re­ce, bu ger­çek­ten olan­ca güç­le­riy­le kaç­ma­ya de­vam ede­cek­ler­dir. Ya­şam­la­rı bo­yun­ca in­kar et­tik­le­ri Yü­ce Al­lah'ın hu­zu­ru­na çı­ka­cak­la­rı ger­çe­ği­ne inan­ma­ya di­re­ne­cek­ler­dir. Ken­di­le­ri­ni, rast­ge­le oluş­muş bir hüc­re yı­ğı­nı ola­rak gör­me­yi sür­dü­re­cek, DNA'la­rı keş­fe­den, ato­mun ya­pı­sı­nı in­ce­le­yen, hüc­re­nin de­rin­lik­le­ri­ne inip hay­ran­lık du­yan in­san bi­lin­ci kar­şı­sın­da ise bo­ca­la­ma­ya de­vam ede­cek­ler­dir. İn­san ru­hu, Dar­win'in ve Dar­win yan­daş­la­rı­nın bü­yük bir aç­ma­zı­dır. İçin­den çı­ka­ma­dık­la­rı, açık­la­ya­ma­dık­la­rı, çö­züm­süz kal­dık­la­rı en te­mel ger­çek­tir. Al­lah on­la­rı; mad­de­yi yok ede­rek, ru­hun var­lı­ğı­nı –on­la­rın in­kar ede­me­ye­cek­le­ri şe­kil­de– bi­lim­sel ola­rak is­pat ede­rek ye­nil­gi­ye uğ­rat­mış­tır. Ar­tık bu ger­çe­ğe kar­şı ge­ti­re­cek­le­ri tüm iti­raz­lar ge­çer­siz ve an­lam­sız­dır.
Al­lah, ayet­le­rin­de şöy­le bu­yu­rur:

Al­lah'ı bı­ra­kıp kı­ya­met gü­nü­ne ka­dar ken­di­si­ne ica­bet et­me­ye­cek şey­le­re ta­pan­dan da­ha sap­mış kim­dir? Oy­sa on­lar, bun­la­rın tap­ma­la­rın­dan ha­ber­siz­dir­ler. İn­san­lar haş­ro­lun­du­ğu (bir ara­ya ge­ti­ril­di­ği) za­man, (Al­lah'tan baş­ka tap­tık­la­rı) on­la­ra düş­man ke­si­lir­ler ve (ken­di­le­ri­ne) iba­det et­me­le­ri­ni de ta­nı­maz­lar. (Ah­kaf Su­re­si, 5-6)

Dar­wi­nist­le­rin ve ma­ter­ya­list­le­rin şu ger­çe­ği gör­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir: Tek ger­çek ve mut­lak Var­lık Al­lah'tır. Bu ger­çek kar­şı­sın­da tüm ba­tıl din­ler çık­maz­da­dır. Tü­mü, boş bi­rer al­da­nış­tır, bir al­dat­ma­ca­dır. Al­lah, Yü­ce Kud­re­ti ile tüm var­lık­la­rı kap­la­mış­tır. Her şey O'na ait­tir, O'nun kon­tro­lün­de­dir. Ru­hun var­lı­ğı­nı ve ya­ra­tıl­mış­lı­ğı in­kar et­mek, bu ger­çek­le­ri de­ğiş­tir­me­ye­cek­tir.
Bu ki­tap­ta, ma­ter­ya­list­le­rin bü­yük ya­nıl­gı­sı, bu­nun bi­lim­sel ka­nı­tı, bu ger­çek kar­şı­sın­da Dar­wi­nizm çık­ma­zı ve ru­hun te­red­düt­süz var­lı­ğı ko­nu edil­mek­te­dir. Ru­hun al­gı­la­dı­ğı dün­ya­nın yal­nız­ca bir ha­yal ola­rak var edil­di­ği ve tüm ev­re­ne ha­kim olan tek mut­lak Var­lık'ın, yer­le­rin ve gök­le­rin Ha­ki­mi ve Sa­hi­bi olan Al­lah ol­du­ğu ha­tır­la­tıl­mak­ta­dır. Bu ger­çek­le­ri gö­rüp an­la­yan şu­u­ru açık her in­san, ar­tık ya­şa­dı­ğı dün­ya­ya fark­lı bir ba­kış açı­sı ile ba­ka­cak ve tek kur­ta­rı­cı­sı­nın Al­lah ol­du­ğu­nu kav­ra­ya­cak­tır. İn­sa­nın asıl ha­yat olan ahi­ret­te kur­tu­lu­şa er­me­si için yap­ma­sı ge­re­ken, iş­te bu an­la­yış doğ­rul­tu­sun­da dav­ran­mak­tır.




MATERYALIZM YIKIMA UĞRAMIŞ,
YOK OLMUŞTUR


Bir Dev­rin Hu­ra­fe­si: Ma­ter­ya­lizm
Es­ki Yu­nan dü­şü­nür­le­ri, tüm ci­sim­le­rin atom de­ni­len kü­çük par­ça­cık­lar­dan mey­da­na gel­di­ği­ni dü­şü­nü­yor­lar­dı. Ev­re­ni ve tüm can­lı­la­rı; hiç­bir yön­len­dir­me ol­ma­dan, hiç­bir bi­linç­li mü­da­ha­le­ye ma­ruz kal­mak­sı­zın, bu atom­la­rın şe­kil­len­dir­di­ği­ni id­di­a edi­yor­lar­dı. Bu ina­nı­şa gö­re, mad­de eze­li ve ebe­di idi ve mad­de­nin dı­şın­da hiç­bir var­lık söz ko­nu­su de­ğil­di. Var­lık­la­rın ya­pı ve dav­ra­nış­la­rın­da do­ğa­üs­tü olay­la­rın mü­da­ha­le­si ka­bul edi­le­mez­di. Her şey, mad­de­nin mut­lak var­lı­ğı inan­cı­na da­ya­nı­yor­du. Mad­de eze­li ol­du­ğu­na gö­re, ev­ren de eze­liy­di ve bu an­la­yış ate­iz­min te­me­li­ni oluş­tu­ru­yor­du. Tüm ev­ren eze­li ola­rak var­sa, sap­kın ma­ter­ya­list ina­nı­şa gö­re mad­de­nin ve ev­re­nin ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı im­kan­sız­dı.
Ma­ter­ya­liz­me gö­re, ev­ren son­suz­du ve do­la­yı­sıy­la ev­ren­de bir amaç ve özel ya­ra­tı­lış da yok­tu. Ev­ren­de­ki tüm den­ge, ahenk, uyum ve dü­zen, ma­ter­ya­list­le­re gö­re sa­de­ce te­sa­düf­le­rin ese­ri idi. Ma­ter­ya­lizm her şe­yin, şu­ur­suz atom­la­rın rast­ge­le bir ara­ya gel­me­le­ri so­nu­cun­da mey­da­na gel­di­ği­ni ve dış dün­ya her ne ka­dar mü­kem­mel bir komp­leks­lik, den­ge ve müt­hiş bir dü­zen ser­gi­le­se de, tüm bun­la­rın amaç­sız te­sa­düf­le­rin bir so­nu­cu ol­du­ğu­nu id­di­a edi­yor­du. Ma­ter­ya­list zih­ni­yet, bu akıl dı­şı ön­ka­bu­le es­ki Yu­nan'dan be­ri sa­hip­ti.
Ma­ter­ya­lizm, "amaç" ve "ya­ra­tıl­mış­lık" fi­kir­le­ri­ni red­det­ti­ği için, bir Ya­ra­tı­cı'nın var­lı­ğı­nı da red­de­di­yor­du. Da­ha doğ­ru bir de­yiş­le ma­ter­ya­lizm, Al­lah'ın var­lı­ğı­nı red­det­mek için or­ta­ya atıl­mış bir fel­se­fe idi. Yer­yü­zün­de Al­lah inan­cı­nı in­kar eden pek çok akım, ide­olo­ji ve fi­kir sis­te­mi, ma­ter­ya­liz­mi ken­di­si­ne te­mel edin­miş­ti. Ya­ni din­siz­li­ğin en et­kin di­ni ma­ter­ya­lizm ol­muş­tu.
Vir­gi­ni­a Üni­ver­si­te­si'nden fi­zik pro­fe­sö­rü Stan­ley So­bott­ka, ma­ter­ya­lizm sap­kın­lı­ğı­nı şöy­le ta­nım­la­mak­ta­dır:
Eğer biz bu­na (ma­ter­ya­list gö­rü­şe) ina­nır­sak, bu­na gö­re ya­şar­sak, ken­di­miz de da­hil tüm ya­şan­tı­mı­zın ta­ma­miy­le fi­zik ka­nun­la­rı­na gö­re yö­ne­til­di­ği­ni ka­bul et­mek du­ru­mun­da ka­lı­rız. Bu du­rum­da is­tek­le­ri­mi­ze, ar­zu­la­rı­mı­za, ümit­le­ri­mi­ze, ah­la­ki dü­şün­ce­le­ri­mi­ze, he­def­le­ri­mi­ze, amaç­la­rı­mı­za ve ka­de­ri­mi­ze hük­me­den tek ka­nun, fi­zik ka­nun­la­rı­dır. Mad­de ve ener­ji bi­zim bi­rin­ci asıl he­de­fi­miz, tüm tut­ku­la­rı­mı­zın ve is­tek­le­ri­mi­zin ama­cı ol­ma­lı­dır. Özel­lik­le bu­nun an­la­mı, ya­şan­tı­la­rı­mı­zın vü­cut­la­rı­mı­zı da içe­ren mad­di­ya­tı el­de et­me ama­cı­na da­ya­lı ol­ma­sı, bu­na odak­lan­ma­sı ge­rek­mek­te­dir ve­ya mak­si­mum mad­de­sel hoş­nut­lu­ğu, tat­mi­ni, zev­ki el­de ede­bil­mek için en azın­dan bu mad­di şey­le­ri dü­zen­le­mek ve­ya de­ğiş­tir­mek ge­rek­mek­te­dir. Baş­ka hiç­bir amaç gö­zet­me­den sa­de­ce tüm ener­ji­mi­zi bu yön­de har­ca­ma­lı­yız. Tüm bun­lar­dan baş­ka hiç­bir se­çe­ne­ği­miz yok­tur çün­kü ta­ma­miy­le fi­zik ka­nun­la­rı­na gö­re yö­ne­til­mek­te­yiz. Bu inanç­lar ve­ya is­tek­ler ta­ra­fın­dan ken­di­mi­zi tu­za­ğa düş­müş gi­bi his­se­de­bi­li­riz an­cak bun­la­rı ba­şı­mız­dan bir tür­lü de­fe­de­me­yiz. Bi­ze ta­ma­men bu ma­ter­ya­list sis­tem ha­kim olur.
Kı­sa­ca özel­leş­ti­rir­sek bu ma­ter­ya­list fel­se­fe­nin öze­ti "Ben bir vü­cu­dum" şek­lin­de­dir.1
Es­ki Yu­nan'da, ma­ter­ya­liz­me gö­re din­dar in­san­lar bi­lim­sel­li­ğe kar­şıy­dı­lar. İş­te bu yüz­den ma­ter­ya­list­ler ta­rih bo­yun­ca Allah inan­cı ve bi­lim ara­sın­da bir an­laş­maz­lık var­mış gi­bi bir gö­rü­nüm or­ta­ya koy­ma­ya ça­lış­tı­lar. Oy­sa bi­lim Al­lah'ın var­lı­ğı­na da­ir de­lil­ler gös­ter­mek­tey­di, Al­lah inan­cı ile mü­ca­de­le ha­lin­de olan ise ma­ter­ya­list zih­ni­yet idi. (Bu el­bet­te Dar­wi­nizm'i de kap­sı­yor­du. Dar­wi­nizm ile mü­ca­de­le, asıl ola­rak onun ma­ter­ya­list kay­nak­lı ol­ma­sı ne­de­niy­le­dir.) Ma­ter­ya­list­ler, ta­rih bo­yun­ca var­lık­la­rın bir atom yı­ğı­nın­dan oluş­tu­ğu­nu, in­san bey­ni­nin de bir hüc­re ağın­dan baş­ka bir şey ol­ma­dı­ğı­nı id­di­a et­ti­ler. İn­san zih­ni­ne bir açık­la­ma ge­ti­re­me­di­ler; bu­nu, nö­ron­la­rın et­ki­leş­me­si ola­rak açık­la­ma­ya ça­lış­tı­lar.
Ma­ter­ya­list­ler, ken­di­le­ri­ni de bir hay­van ve­ya ma­ki­ne ola­rak ta­nım­la­mak­tan çe­kin­me­di­ler. Şu­ur­lu bir var­lık sta­tü­sün­de ol­duk­la­rı­nı in­kar et­ti­ler. Ken­di­le­ri­ni te­sa­düf­le­rin var et­ti­ği­ni id­di­a et­ti­ler. Oy­sa bu bü­yük bir al­da­nış ve Al­lah'ı in­kar et­mek için kur­gu­lan­mış bü­yük bir ya­lan­dı.
Mad­de­nin mut­lak ger­çek­li­ği­ne ina­nan bu in­san­lar as­lın­da, De­la­wa­re Üni­ver­si­te­si Bar­tol Araş­tır­ma Ens­ti­tü­sü'nden ku­an­tum par­ça­cık fi­zik­çi­si Step­hen M. Barr'ın ifa­de­siy­le es­ki dö­nem pa­ga­nist­le­rin­den ne­re­dey­se fark­sız­dı­lar. Ma­ter­ya­list­ler, in­sa­nı, tıp­kı es­ki pa­gan­lar gi­bi in­san­dan aşa­ğı var­lık­lar ola­rak ta­nım­la­mak­tay­dı­lar. Pa­gan­lar bu­nu, söz­de mad­de­yi ilah­laş­tı­ra­rak yap­mış­tı; ma­ter­ya­list ise ay­nı şe­yi, ru­hu in­kar edip her şe­yi mad­de se­vi­ye­si­ne in­dir­ge­ye­rek ger­çek­leş­tir­di. Pa­gan­lar, ha­re­ket­le­rin yö­rün­ge­ler ve yıl­dız­lar ta­ra­fın­dan kon­trol edil­di­ği­ni söy­le­miş­ti; ma­ter­ya­list­ler ise, ken­di­le­ri­nin, be­yin­le­rin­de­ki elek­tron­la­rın yö­rün­ge­le­ri ta­ra­fın­dan kon­trol edil­dik­le­ri­ni id­di­a et­ti­ler. Pa­gan­lar, iba­det et­mek için hay­van­la­rın önün­de eğil­miş­ti; ma­ter­ya­list­ler ise ken­di­le­ri­nin hay­van­dan baş­ka bir şey ol­ma­dı­ğı­nı id­di­a et­ti­ler.2
Ore­gon Üni­ver­si­te­si Ku­ram­sal Bi­lim­ler Ens­ti­tü­sü fi­zik pro­fe­sö­rü Amit Gos­wa­mi, ma­ter­ya­liz­min in­san­la­ra aşı­la­mak is­te­di­ği te­mel man­tı­ğı şu şe­kil­de açık­la­mış­tır:
Biz­ler, bi­rer ma­ki­ne ol­du­ğu­mu­za inan­ma­ya şart­lan­dı­rıl­dık. Bu­na gö­re tüm ha­re­ket­le­ri­miz; al­dı­ğı­mız uya­rı­lar ve geç­miş­te­ki şart­lan­ma­lar ta­ra­fın­dan kon­trol edil­mek­te­dir. Tıp­kı sür­gün­ler gi­bi, hiç­bir so­rum­lu­lu­ğu­muz ve­ya hiç­bir se­çi­mi­miz yok.3
Oy­sa in­sa­nı Al­lah ya­rat­mış­tır. İn­san, amaç­sız ve so­rum­suz bir var­lık de­ğil­dir, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­ası­nın ak­si­ne şu­ur­suz bir ma­ki­ne de­ğil­dir. İn­san, Al­lah'a kar­şı so­rum­lu bir var­lık­tır ve yap­tık­la­rı­nın tü­mün­den ahi­ret­te sor­gu­ya çe­ki­le­cek­tir.
İn­san­la­rı bu ger­çek­ten uzak­laş­tır­ma­ya ça­lı­şan ma­ter­ya­list man­tık, es­ki Yu­nan'dan be­ri ta­ri­hin her dö­ne­min­de ay­nı an­la­yış ile ta­rih sah­ne­sin­de ye­ri­ni al­mış­tı. Ama bu ina­nı­şın asıl ola­rak yay­gın­la­şıp yer­le­şik bir fi­kir sis­te­mi ha­li­ni al­dı­ğı asır 19. yüz­yıl ol­du. 19. yüz­yıl­da, kla­sik fi­zik­çi­le­rin bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu, mad­de­nin ana öğe­le­ri­nin tıp­kı bi­lar­do top­la­rı gi­bi, can­sız, bö­lü­ne­me­yen atom­lar­dan oluş­tu­ğu­nu ve ev­ren­de­ki mü­kem­mel dü­zen ve komp­leks­li­ğin kay­na­ğı­nın atom­la­rın rast­ge­le ha­re­ket­le­ri­nin bir so­nu­cu ol­du­ğu­nu sa­nı­yor­lar­dı. On­la­ra gö­re, yer­yü­zün­de­ki can­lı­lık da da­hil ol­mak üze­re her şey, bi­linç­siz bir sü­reç için­de te­sa­düf ese­ri var ol­muş­tu. Atom­lar; bi­linç­siz, şu­ur­suz bir­lik­te­lik­ler kur­muş­lar ve şu an­da kar­şı­mız­da gör­dü­ğü­müz mü­kem­mel özel­lik­le­riy­le dün­ya­yı, da­ha­sı akıl ve şu­ur sa­hi­bi olan biz­le­ri mey­da­na ge­tir­miş­ler­di. Ma­ter­ya­list­ler, bu id­di­ala­rı sı­ra­la­ya­rak in­sa­nın bir Ya­ra­tı­cı ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­ma­dı­ğı­nı ve mad­de­sel bir var­lık­tan öte bir şey ol­ma­dı­ğı­nı in­san­la­rın zi­hin­le­ri­ne ka­zı­mak is­ti­yor­lar­dı. Oy­sa in­sa­nın mü­kem­mel sis­tem ve me­ka­niz­ma­lar­la, ola­ğa­nüs­tü bir akıl ve zi­hin gü­cüy­le ya­ra­tıl­mış ol­du­ğu açık bir ger­çek­tir. Yer­yü­zün­de, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­a et­tik­le­ri gi­bi bi­linç­siz ve şu­ur­suz olay­lar, bu­nun so­nu­cun­da olu­şan bi­linç­siz ya­pı ve sis­tem­ler yok­tur. Her şey, ki­mi za­man in­sa­nın kav­ra­ma gü­cü­nü aşan komp­leks­lik­ler ve üs­tün­lük­ler ser­gi­ler ve bu de­tay­lar, hiç­bir te­sa­dü­fi mü­da­ha­le­ye ma­hal ver­me­ye­cek de­re­ce­de mü­kem­mel­dir. Yer­yü­zü, ola­ğa­nüs­tü ya­ra­tı­lı­şın de­lil­le­ri­ni gös­te­rir ni­te­lik­te­dir.
Bu ger­çek­le­re rağ­men, ma­ter­ya­list­ler şu­ur­suz atom­la­rın her şe­yin te­me­li ol­du­ğu­na da­ir id­di­ala­rın­da ıs­rar­lıy­dı­lar. Pe­ki ma­ter­ya­list­le­re gö­re her şe­yin se­be­bi olan atom na­sıl bir şey­di?
Atom, bir ba­kı­ma bir boş­luk­tur ve bu ger­çek­ten de doğ­ru­dur. Bu­nu şu şe­kil­de açık­la­ya­bi­li­riz: Nöt­ron ve pro­ton­la­rın bir­lik­te oluş­tur­du­ğu atom çe­kir­de­ği­ni, sa­de­ce 1 mm ça­pın­da, bir top­lu iğ­ne ba­şı bü­yük­lü­ğün­de ka­bul eder­sek; çe­kir­de­ğin et­ra­fın­da dö­nen elek­tron bu çe­kir­dek­ten tam 100 met­re uzak­lık­ta bir nok­ta­da bu­lun­mak­ta­dır.4
Çe­kir­dek­le elek­tron­lar ara­sın­da­ki bu bü­yük me­sa­fe için­de ise var olan şey sa­de­ce boş­luk­tur. Hiç­bir şe­yin, hiç­bir mad­de­nin bu­lun­ma­dı­ğı bu 100 met­re­lik boş­luk, ger­çek an­lam­da bir "boş­luk"tur. İş­te bu ne­den­le uz­man­la­rın ato­mu bir boş­luk ola­rak ka­bul et­me­le­ri bir ba­kı­ma doğ­ru­dur. İn­gi­liz fi­zik­çi Sir Art­hur Ed­ding­ton'un be­lirt­ti­ği gi­bi, "mad­de ço­ğun­luk­la ha­ya­let gi­bi boş alan­dan oluş­mak­ta­dır."5
Da­ha ke­sin ko­nuş­mak ge­re­kir­se, ato­mun %99.9999999'un­da hiç­bir şey yok­tur.
Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si'nden par­ça­cık fi­zik­çi­si Fred Alan Wolf, atom­la il­gi­li ola­rak bu ger­çe­ği şu şe­kil­de açık­la­mış­tır:
... bi­zim ya­şa­dı­ğı­mız ge­ze­gen­de­ki ha­ya­tın, ev­re­nin ne ka­dar boş ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­ğü­müz­de, bir sür­priz ol­du­ğu­nu an­la­ya­bi­li­riz. As­lın­da, ev­re­nin %99'dan faz­la­sı hiç­bir şey­dir! Ev­re­nin en­di­şe ve­ri­ci bir hız­la ge­niş­le­mek­te ol­du­ğu­nu dik­ka­te alır­sak, da­ha ön­ce hiç ol­ma­dı­ğı ka­dar çok hiç­lik mey­da­na ge­le­cek­tir! Bu­na bu şe­kil­de bak­mak biz­de hay­ran­lık uyan­dı­rı­cı bir say­gı oluş­tu­rur­ken, atom al­tı par­ça­cık­la­rın mik­ro­dün­ya­sı­nı dik­ka­te al­dı­ğı­mız­da, du­rum da­ha da fe­na­la­şır. De­yim ye­rin­dey­se, hiç­bir şey yok­tur.6
20. yüz­yı­lın baş­la­rın­da her şe­yin en ufak par­ça­sı ola­rak ka­bul edi­len ato­mun için­de dev bir boş­luk ol­du­ğu, bu boş­lu­ğun için­de de bir çe­kir­dek ve onun et­ra­fın­da dö­nen elek­tron­lar ol­du­ğu bi­li­ni­yor­du. Mad­de­nin de, ato­mun da, onun için­de­ki te­mel par­ça­cık­la­rın da iş­lev­le­ri yal­nız­ca ge­nel hat­la­rıy­la an­la­şıl­mış­tı. Pe­ki atom çe­kir­de­ğin­de, 10-18 met­re­lik bir alan­da, ya­ni san­ti­met­re­nin mil­yon­da bi­ri­nin, mil­yon­da bi­ri­nin, mil­yon­da bi­ri ka­dar­lık bir alan­da ne var­dı? İş­te bi­lim adam­la­rı bu­nu bil­mi­yor­lar­dı.
1960'lı yıl­lar­da, bi­lim­sel alan­da çok önem­li bir ke­şif gün­de­me gel­di. Pro­to­nun de­rin­lik­le­rin­de, is­mi­ne ku­ark de­ni­len par­ça­cık­lar ol­du­ğu fark edil­di. Bu ola­ğa­nüs­tü kü­çük par­ça­cık­lar, pro­to­nun ar­tı yü­kü­nün ve nöt­ro­nun yük­süz­lü­ğü­nün se­be­biy­di­ler. Za­man­la ya­pı­lan araş­tır­ma­lar so­nu­cun­da an­la­şıl­dı ki, ato­mun 0.0000001'ini oluş­tu­ran hac­min için­de müt­hiş bir dün­ya var.
Ma­ter­ya­list­ler, ato­mun de­rin­lik­le­ri­ne doğ­ru in­dik­çe ve mad­de­nin en kü­çük ya­pı ta­şı­nın ola­ğa­nüs­tü de­tay­la­rı­nı gör­dük­çe, çö­zü­mü bu ko­nu­da­ki te­ori­le­ri­ni fark­lı bir yön­de ge­liş­tir­mek­te bul­du­lar. Tüm ev­re­nin bi­linç­siz­ce, rast­ge­le bir şe­kil­de or­ta­ya çık­ma­sı için, yal­nız­ca atom­la­rın de­ğil, ato­mun için­de­ki dün­ya­nın, ya­ni atom al­tı par­ça­cık­la­rı­nın par­ça­cık ha­re­ket­le­ri­nin de na­sıl mey­da­na gel­di­ği­ni açık­la­ma­la­rı ge­re­ki­yor­du. Ye­ga­ne var­lı­ğın mad­de ol­du­ğu id­dia­sı, ma­ter­ya­list zi­hin­ler­de­ki ye­ri­ni ko­ru­mak­tay­dı. Ta ki, ku­an­tum fi­zi­ği keş­fe­di­lin­ce­ye ka­dar...
Ma­ter­ya­liz­mi Bi­lim­sel Ola­rak Yok Eden Ke­şif:
Ku­an­tum Fi­zi­ği
Fi­zi­ki ev­re­nin in­şa edil­me şek­li, ru­hun var­lı­ğı­na işa­ret et­me­ye ye­ter­li­dir. Be­nim ru­hu bul­du­ğum nok­ta­lar ku­an­tum me­ka­ni­ği­nin iş­le­yi­şi ya da ku­an­tum fi­zi­ği di­ye­bi­li­riz, bun­lar, fi­zi­ki dün­ya­nın ar­dın­da ruh­la bağ­lan­tı­lı bir te­mel ola­bi­le­ce­ği­ni gös­te­ri­yor.7 (Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si'nden ün­lü par­ça­cık fi­zik­çi­si Fred Alan Wolf)
Isa­ac New­ton'a gö­re ışık, "corp­pus­cu­le" adı ve­ri­len bir mad­de akı­mıy­dı. Tü­müy­le par­ça­cık­lar­dan olu­şu­yor­du. Bir baş­ka de­yiş­le ku­an­tum fi­zi­ği keş­fe­di­le­ne ka­dar ka­bul gö­ren ge­le­nek­sel New­ton fi­zi­ği­nin te­me­li, ışı­ğın bir par­ça­cık yı­ğı­nı olu­şu­na da­ya­nı­yor­du. 19. yüz­yıl fi­zik­çi­le­rin­den Ja­mes Clerk Max­well ise ışı­ğın dal­ga dav­ra­nı­şı gös­ter­di­ği­ni öne sü­rü­yor­du. Ku­an­tum te­ori­si, fi­zi­ğin bu en bü­yük tar­tış­ma­sı­nı uz­laş­tır­dı.
1905 yı­lın­da Al­bert Eins­te­in, ışı­ğın ku­an­ta­la­ra, ya­ni ener­ji pa­ket­çik­le­ri­ne sa­hip ol­du­ğu id­di­ası­nı or­ta­ya at­tı. Bu ener­ji pa­ket­çik­le­ri­ne fo­ton adı ve­ri­li­yor­du. Par­ça­cık ola­rak ad­lan­dı­rıl­sa­lar da, fo­ton­lar 1860'lar­da Ja­mes Clerk Max­well'in id­di­a et­ti­ği gi­bi dal­ga ha­re­ke­ti­ne eşit şe­kil­de göz­lem­le­ne­bi­li­yor­du. Do­la­yı­sıy­la ışık, dal­ga ve par­ça­cık ara­sın­da bir ge­çiş gi­biy­di.8 An­cak bu du­rum, New­ton fi­zi­ği açı­sın­dan ol­duk­ça bü­yük bir çe­liş­ki ser­gi­li­yor­du.
Eins­te­in'ın he­men ar­dın­dan Al­man asıl­lı fi­zik­çi Max Planck, ışık üze­rin­de ça­lış­ma­lar ya­pa­rak, ışı­ğın hem dal­ga hem de par­ça­cık ha­lin­de bu­lun­du­ğu de­ğer­len­dir­me­si­ni yap­tı ve tüm bi­lim dün­ya­sı­nı şa­şırt­tı. Ku­an­tum te­ori­si adı al­tın­da or­ta­ya at­tı­ğı bu te­ori­ye gö­re ener­ji, düz ve sü­rek­li de­ğil, ke­sik, ko­puk ve nok­ta­sal pa­ket­çik­ler ha­lin­de ya­yı­lı­yor­du. (Ku­an­tum ke­li­me­si, La­tin­ce'de "ni­ce­lik", fi­zik­te ise "par­ça­cık" an­la­mı­na gel­mek­te­dir.) Bu dü­şün­ce Planck sa­bi­ti ola­rak ma­te­ma­ti­ğe ka­zan­dı­rıl­dı. Ku­an­tum ola­yın­da ışık, hem mad­de hem de dal­ga özel­li­ği gös­ter­mek­tey­di. Fo­ton de­ni­len mad­de­ye, uzay­da bir de dal­ga eş­lik et­mek­tey­di. Ya­ni ışık, uzay­da yol alır­ken dal­ga gi­bi, önü­ne en­gel çı­kın­ca ak­tif bir par­ça­cık gi­bi dav­ran­mak­tay­dı. Bir baş­ka de­yiş­le ışık, önü­ne bir en­gel çı­ka­na ka­dar bir ener­ji şek­li­ne bü­rü­nü­yor, bir en­gel­le kar­şı­laş­tı­ğın­da ise san­ki mad­de­sel bir var­lı­ğı var­mış gi­bi kum ta­ne­le­ri­ni an­dı­ran par­ça­cık­lar şek­li­ni alı­yor­du. Bu teo­ri, Planck'ın ar­dın­dan Al­bert Eins­te­in, Ni­els Bohr, Lou­is De Brog­li­e, Er­win Schro­edin­ger, Wer­ner Hei­sen­berg, Pa­ul Ad­ri­an Ma­uri­ca Di­rac ve Wolf­gang Pau­li gi­bi bi­lim adam­la­rı ta­ra­fın­dan ge­liş­ti­ril­di. Her bi­ri­ne bu bü­yük bu­luş­tan do­la­yı No­bel ödü­lü ve­ril­di.
Amit Gos­wa­mi, ışı­ğın bu ye­ni keş­fe­dil­miş özel­li­ği ile il­gi­li şun­la­rı söy­lü­yor­du:
Işık, dal­ga ola­rak gö­rü­le­bil­di­ği za­man­lar­da, ay­nı an­da iki ve­ya da­ha faz­la yer­de ol­ma ye­te­ne­ğin­de olur. Bir şem­si­ye­nin de­lik­le­rin­den ge­çer ve da­ğıl­ma özel­li­ği gös­te­rir. An­cak ışı­ğı bir fo­toğ­raf fil­min­de ya­ka­la­dı­ğı­mız­da, par­ça­cık ta­ne­le­ri gi­bi ara­lık­lı ve nok­ta nok­ta bir özel­lik gös­te­rir. O hal­de ışık hem par­ça­cık hem de dal­ga ol­ma­lı­dır. Çe­liş­ki­li, de­ğil mi? Söz ko­nu­su olan es­ki fi­zi­ğin si­per­le­rin­den bi­ri: bir­den faz­la yo­ru­ma yer ver­me­yen ke­sin bir izah. Söz ko­nu­su olan bir di­ğer şey de nes­nel­lik kav­ra­mı: Işı­ğın do­ğa­sı, ya­ni ışı­ğın ne ol­du­ğu, onu na­sıl göz­lem­le­di­ği­mi­ze mi bağ­lı?9
Bi­lim adam­la­rı, ar­tık mad­de­nin can­sız, kör ve an­la­şıl­maz par­ça­cık­lar ol­du­ğu­na inan­mı­yor­lar­dı. Bir baş­ka de­yiş­le ku­an­tum fi­zi­ği, ma­ter­ya­list bir an­lam ta­şı­mı­yor­du. Çün­kü mad­de­nin özün­de, mad­de­sel ol­ma­yan bir şey­ler var­dı. Eins­te­in, Phil­lip Le­nard ve Comp­ton ışı­ğın ta­ne­cik ya­pı­sı­nı araş­tı­rır­ken, Lou­is De Brog­li­e de dal­ga­la­rın ya­pı­sı­nı in­ce­le­me­ye baş­la­dı. Brog­li­e'nin keş­fi ise ola­ğa­nüs­tüy­dü. Yap­tı­ğı ça­lış­ma­lar so­nu­cun­da atom al­tı par­ça­cık­la­rın da dal­ga özel­lik­le­ri gös­ter­dik­le­ri­ni göz­lem­le­miş­ti. Elek­tron, pro­ton gi­bi par­ça­cık­la­ra da dal­ga bo­yu eş­lik et­mek­tey­di. Ya­ni ma­ter­ya­liz­min mut­lak mad­de ola­rak ta­nım­la­dı­ğı ato­mun için­de, ma­ter­ya­list­le­rin inan­cı­nın ak­si­ne mad­de de­ğil, as­lın­da var ol­ma­yan ener­ji dal­ga­la­rı var­dı. Ato­mun için­de­ki bu kü­çük par­ça­lar, tıp­kı ışık gi­bi, is­te­dik­le­ri za­man dal­ga gi­bi dav­ra­nı­yor, is­te­dik­le­ri za­man da par­ça­cık özel­li­ği gös­te­ri­yor­lar­dı. Ya­ni ma­ter­ya­list yo­ru­ma gö­re ato­mun için­de "mut­lak şe­kil­de var olan mad­de", ma­ter­ya­list­le­rin bek­len­ti­le­ri­nin ak­si­ne ki­mi za­man gö­rü­le­bi­lir olu­yor, ki­mi za­man da yok olu­yor­du. Bu önem­li ke­şif, ger­çek dün­ya zan­net­ti­ği­miz gö­rün­tü­le­rin bi­rer göl­ge var­lık ol­du­ğu­nu, mad­de­nin, fi­zik­ten ta­ma­men uzak­laş­tı­ğı­nı ve me­ta­fi­zi­ğe yö­nel­di­ği­ni gös­te­ri­yor­du.10
Fi­zik­çi Ric­hard Feyn­man, atom al­tı par­ça­cık­la­rı ve ışık­la il­gi­li bu il­ginç ger­çe­ği şu söz­ler­le açık­lı­yor­du:
"Elek­tron­ların ve ışığın nasıl dav­randıklarını artık bi­li­yo­ruz. Nasıl mı dav­ranıyor­lar? Par­çacık gi­bi dav­randıklarını söy­ler­sem yanlış iz­le­ni­me yol açmış olu­rum. Dal­ga gi­bi dav­ranırlar de­sem, yi­ne aynı şey. On­lar ken­di­le­ri­ne öz­gü, ben­ze­ri ol­ma­yan bir şe­kil­de ha­re­ket eder­ler. Tek­nik ola­rak bu­na "ku­an­tum me­ka­nik­sel bir dav­ranış bi­çi­mi" di­ye­bi­li­riz. Bu, da­ha ön­ce gör­dü­ğü­nüz hiç­bir şe­ye ben­ze­me­yen bir dav­ranış bi­çi­mi­dir... Bir atom, bir yay ucu­na asılmış sal­la­nan bir ağırlık gi­bi dav­ran­maz. Çe­kir­de­ği sa­ran bir bu­lut ve­ya sis ta­ba­kasına da pek ben­ze­mez. Da­ha ön­ce gör­dü­ğü­nüz hiç­bir şe­ye ben­ze­me­yen bir şe­kil­de dav­ranır. En azından bir ba­sit­leş­tir­me ya­pa­bi­li­riz: Elek­tron­lar bir an­lam­da tıpkı fo­ton­lar gi­bi dav­ranırlar; iki­si de aynı şe­kil­de "aca­yip­tir". Nasıl dav­randıklarını algıla­mak bir ha­yal gü­cü ge­rek­ti­rir; çün­kü algıla­ya­cağınız şey bil­di­ği­niz her şey­den farklıdır... Bu­nun ne­den böy­le ola­bil­di­ği­ni hiç kim­se bi­le­mi­yor."11
Tüm bun­la­rı özet­ler­sek, ku­an­tum me­ka­nik­çi­le­ri­nin söy­le­dik­le­ri, nes­nel dün­ya­nın bir il­lüz­yon ol­du­ğuy­du.12 Max Planck Ins­ti­tu­de of Physics (Max Planck Fi­zik Ens­ti­tü­sü) yö­ne­ti­ci­si Prof. Hans-Pe­ter Dürr, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de özet­li­yor­du:
Mad­de her ne ise, mad­de­den ya­pıl­ma­mış­tır.13
1920'ler­de en ün­lü fi­zik­çi­ler, Pa­ul Di­rac'tan Ni­les Bohr'a, Al­bert Eins­te­in'dan Wer­ner Hei­sen­berg'e ka­dar her­kes, ku­an­tum de­ney­le­ri­nin so­nuç­la­rı­nı açık­la­mak için uğ­raş­tı. So­nun­da, 1927'de Brük­sel'de­ki be­şin­ci Sol­vay Fi­zik Kon­gre­si'nde bir grup fi­zik­çi –Bohr, Max Born, Pa­ul Di­rac, Wer­ner Hei­sen­berg ve Wolf­gang Pau­li– Ku­an­tum Me­ka­ni­ği­nin Ko­pen­hag Yo­ru­mu ola­rak ad­lan­dı­rı­lan bir uz­laş­ma­ya var­dı­lar. Bu isim, gru­bun li­der­li­ğin­de­ki Bohr'un ça­lış­tı­ğı ye­rin adıy­dı. Bohr, ku­an­tum te­ori­si­nin ön­gör­dü­ğü fi­zik­sel ger­çek­li­ğin, bir sis­te­me da­ir bi­zim sa­hip ol­du­ğu­muz bil­gi ol­du­ğu­nu ve bu bil­gi­ye da­ya­na­rak or­ta­ya at­tı­ğı­mız tah­min­ler ol­du­ğu­nu öne sür­dü. Ona gö­re bi­zim bey­ni­miz­de­ki bu "tah­min­ler", "dı­şa­rı­da­ki" ger­çek ile ala­ka­sız­dı. Ya­ni "içi­miz­de­ki dün­ya", Aris­to'dan bu ya­na fi­zik­çi­le­rin me­rak et­ti­ği baş­lı­ca ko­nu olan "dı­şa­rı­da­ki ger­çek" dün­ya ile il­gi­li de­ğil­di. Fi­zik­çi­ler, bu gö­rüş ile il­gi­li es­ki dü­şün­ce­le­ri­ni bir ke­na­ra at­mış­lar ve ku­an­tum an­la­yı­şı­nın fi­zik­sel sis­tem üze­rin­de yal­nız­ca "bi­zim bil­gi­mi­zi" tem­sil et­ti­ği ko­nu­sun­da hem­fi­kir ol­muş­lar­dı.14 Bir baş­ka de­yiş­le bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız mad­di dün­ya, yal­nız­ca bi­zim bey­ni­miz­de­ki bil­gi­ler ile var olu­yor­du. Ya­ni dı­şa­rı­da­ki mad­de­nin as­lı ile hiç­bir za­man mu­ha­tap ola­mı­yor­duk.
Jef­frey M. Schwartz, Ko­pen­hag yo­ru­mu­na gö­re or­ta­ya çı­kan so­nu­cu şu şe­kil­de ta­nım­lı­yor­du:
Fi­zik­çi John Arc­hi­bald Whee­ler'ın söy­le­di­ği­ne gö­re: "Hiç­bir olay, göz­lem­len­me­den, bir olay de­ğil­dir."15
Özet­le, ku­an­tum me­ka­ni­ği­nin tüm ge­le­nek­sel yo­ru­mu, bir "al­gı­la­ya­nın" var­lı­ğı­na bağ­lı idi.16
Amit Gos­wa­mi, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de ta­nım­la­mış­tı:
Şu­nu sor­du­ğu­mu­zu var­sa­ya­lım: Yu­ka­rı­ya bak­ma­dı­ğı­mız­da da Ay ha­la ye­rin­de mi­dir? Ay, so­nuç­ta bir ku­an­tum ob­je­si ol­du­ğu için (ta­ma­men ku­an­tum ob­je­le­rin­den oluş­tu­ğu için), fi­zik­çi Da­vid Mer­min'in de be­lirt­ti­ği gi­bi bu­na ha­yır de­me­li­yiz.
Bel­ki de en önem­li ve ço­cuk­lu­ğu­muz­da özüm­se­di­ği­miz en sin­si zan, dı­şa­rı­da var olan ob­je­le­rin mad­de­sel dün­ya­sı­nın, göz­lem­le­yen­le­rin oluş­tur­du­ğu ob­je­ler­den ba­ğım­sız ol­du­ğu­dur. Bu zan­nın le­hin­de do­lay­lı ka­nıt­lar bu­lun­mak­ta­dır. Ör­ne­ğin biz Ay'a bak­tı­ğı­mız­da, onun kla­sik ola­rak he­sap­lan­mış yö­rün­ge­sin­de ol­ma­sı­nı bek­le­di­ği­miz yer­de bu­lu­ruz. Do­ğal ola­rak, biz ona bak­ma­sak bi­le, za­man-me­kan kav­ra­mı için­de Ay'ın mut­la­ka ora­da ol­du­ğu­nu zih­ni­miz­de ta­sar­la­rız. Ku­an­tum fi­zi­ği ise bu­na ha­yır der. Biz Ay'a bak­ma­dı­ğı­mız­da, her ne ka­dar çok kü­çük mik­tar­lar­da da ol­sa, Ay'ın ola­sı dal­ga­la­rı ya­yı­lır. Biz ona bak­tı­ğı­mız­da, dal­ga he­men sö­ner ve dal­ga ar­tık za­man me­kan kav­ra­mı için­de ol­maz. İde­a­list bir me­ta­fi­zik var­sa­yı­mı be­lirt­mek da­ha an­la­şı­lır ola­cak­tır: Eğer ona ba­kan bi­linç­li bir ki­şi bu­lun­mu­yor­sa, za­man me­kan kav­ra­mı için­de hiç­bir ob­je yok­tur.17
Bu el­bet­te bi­zim al­gı dün­ya­mız için ge­çer­li­dir. El­bet­te dış dün­ya­da Ay'ın var­lı­ğı aşi­kar­dır. Ama biz bak­tı­ğı­mız­da an­cak Ay'ın ken­di al­gı dün­ya­mız­da­ki var­lı­ğı ile kar­şı­la­şı­rız.

Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si'nden nö­ro­bi­lim­ci ve psi­ki­yat­ri pro­fe­sö­rü Jef­frey M. Schwartz ise, ku­an­tum fi­zi­ği­nin gös­ter­di­ği bu ger­çek­le il­gi­li ola­rak The Mind and The Bra­in (Zi­hin ve Be­yin) ki­ta­bın­da şu sa­tır­la­ra yer ver­miş­tir:
Ku­an­tum fi­zi­ğin­de­ki göz­lem güç­lü bir şe­kil­de ifa­de edi­le­me­mek­te­dir. Kla­sik fi­zik­te (New­ton fi­zi­ği) göz­lem­le­nen sis­tem­ler, onu göz­lem­le­yen ve araş­tı­ran bir bi­lin­cin var­lı­ğın­dan ba­ğım­sız ola­rak bir var­lı­ğa sa­hip­tir. An­cak ku­an­tum fi­zi­ğin­de, yal­nız­ca göz­lem­le­me so­nu­cun­da fi­zik­sel bir ni­ce­li­ğin ger­çek bir de­ğe­ri olur.18
Jef­frey M. Schwartz, çe­şit­li fi­zik­çi­le­rin ko­nuy­la il­gi­li yo­rum­la­rı­nı ise şu şe­kil­de özet­le­miş­tir:
Ja­cob Bro­nows­ki'nin "The As­cent of Man" ki­ta­bın­da be­lirt­ti­ği gi­bi: "Fi­zik bi­lim­le­ri­nin bir ama­cı, mad­de­sel dün­ya­nın tam bir gö­rün­tü­sü­nü ver­mek­ti. 20. yüz­yıl­da fi­zik­te­ki en bü­yük ba­şa­rı­lar­dan bi­ri ise, bu ama­cın el­de edi­le­mez ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mak ol­du."
Hei­sen­berg'e gö­re ise, ob­jek­tif ger­çek­lik "bu­har olup uç­muş­tur". 1958 yı­lın­da şun­la­rı iti­raf et­miş­tir: "Ku­an­tum te­ori­sin­de ma­te­ma­tik­sel ola­rak for­mü­le et­ti­ği­miz do­ğa­nın ka­nun­la­rı, ar­tık doğ­ru­dan par­ça­cık­lar­la il­gi­li de­ğil­dir, par­ça­cık­lar hak­kın­da­ki bil­gi­miz­le il­gi­li­dir."
Bohr ise, "Fi­zi­ğin gö­re­vi­nin, do­ğa­nın na­sıl ol­du­ğu­nu bu­la­bil­mek ol­du­ğu­nu dü­şün­mek yan­lış­tır. Fi­zik, do­ğa hak­kın­da bi­zim ne söy­le­ye­ce­ği­miz­le il­gi­li­dir." de­miş­tir.19
Ül­ke­miz­de de gös­te­ri­len "What the Ble­ep Do We Know" (Ne Bi­li­yo­ruz ki?) bel­ge­sel fi­li­min­de­ki ko­nuk fi­zik­çi­ler­den Fred Alan Wolf ise bu ger­çe­ği şu şe­kil­de ta­nım­la­mış­tır:
Nes­ne­le­ri oluş­tu­ran­lar, da­ha faz­la nes­ne­ler de­ğil­dir. Nes­ne­le­ri oluş­tu­ran­lar fi­kir­ler, kav­ram­lar ve bil­gi­dir.20
80 yıl sü­ren in­san ze­ka­sı­nın ger­çek­leş­ti­re­bi­le­ce­ği en il­ginç ve has­sas de­ney­ler­den son­ra ke­sin ve bi­lim­sel ola­rak is­pat­lan­mış olan ku­an­tum fi­zi­ği­ne kar­şı hiç­bir kar­şıt gö­rüş yok­tur. Ya­pıl­mış de­ney­le­rin ge­tir­di­ği so­nuç­la­ra öne­ri­le­bi­len bir kar­şıt gö­rüş de yok­tur. Ku­an­tum te­ori­si, yüz­ler­ce fark­lı yön­den müm­kün olan her tür­lü de­ne­me­ye ta­bi tu­tul­muş ve bi­lim adam­la­rı­nın ge­liş­tir­di­ği her tür­lü tes­ti geç­miş­tir.21 Sa­yı­sız bi­lim ada­mı­na No­bel ödü­lü ka­zan­dır­mış­tır ve ha­la ka­zan­dır­mak­ta­dır. Ko­şul­suz ola­rak tek ger­çek şek­lin­de ka­bul edil­miş New­ton fi­zi­ği­nin ge­tir­di­ği en te­mel kav­ra­mı, mut­lak mad­de kav­ra­mı­nı or­ta­dan kal­dır­mış­tır. Es­ki fi­zi­ğin des­tek­çi­le­ri, mad­de­nin tek ve ger­çek var­lık ol­du­ğu­na ina­nan ma­ter­ya­list­ler, ku­an­tum fi­zi­ği­nin ge­tir­di­ği "mad­de­siz­lik" ger­çe­ği kar­şı­sın­da ger­çek bir bo­ca­la­ma ya­şa­mış­lar­dır. Ar­tık tüm fi­zik ya­sa­la­rı­nı me­ta­fi­zik için­de ara­mak zo­run­da­dır­lar. Bu bü­yük şok, 20. yüz­yıl baş­la­rın­da, ma­ter­ya­list­le­re, şu an bu sa­tır­lar­da ta­rif edi­le­me­ye­cek ka­dar bü­yük bir şaş­kın­lık ya­şat­mış­tır. Ku­an­tum fi­zik­çi­si Bryce De­witt ve Ne­ill Gra­ham bu du­ru­mu şu şe­kil­de ta­rif et­mek­te­dir­ler:
Mo­dern bi­li­min hiç­bir ge­liş­me­si, in­san dü­şün­ce­si üze­rin­de ku­an­tum te­ori­si­nin or­ta­ya çı­kı­şın­dan da­ha de­rin bir et­ki bı­rak­ma­mış­tır. Yüz­yıl­lar bo­yun­ca olu­şan dü­şün­ce ka­lıp­la­rın­dan acı çe­ken bir ku­şak ön­ce­nin fi­zik­çi­le­ri, ye­ni bir me­ta­fi­zi­ği ku­cak­la­mak zo­run­da kal­dı­lar. Bu ye­ni yön­len­me­nin yol aç­tı­ğı sı­kın­tı gü­nü­mü­ze ka­dar de­vam et­ti. Te­mel ola­rak fi­zik­çi­ler cid­di bir ka­yıp­la kar­şı­laş­tı­lar: Ger­çe­ğe olan bağ­lı­lık­la­rı.22

Elek­tron­la­rın Dal­ga Özel­li­ği ve Bi­lim­sel Ka­nı­tı
Atom al­tı par­ça­cık­la­rı­nın söz ko­nu­su il­ginç özel­li­ği­ni gös­te­ren en önem­li de­ney, çift ya­rık de­ne­yi­dir. Bu de­ney, ışı­ğın ve elek­tro­nun dal­ga gi­bi dav­ran­dı­ğı­nı, iki­si­nin de ay­nı öl­çü­de ga­rip özel­lik gös­ter­di­ği­ni gör­mek için ya­pıl­mış­tır. Bu­ra­da ko­nu­yu da­ha iyi an­la­ya­bil­mek için de­ne­yin, elek­tron ye­ri­ne kum ta­ne­cik­le­ri ile ya­pıl­dı­ğı var­sa­yıl­mış­tır.
Bü­yük bir par­ça­cık kay­na­ğı­nı, ör­ne­ğin bir kum üf­le­yi­ci­si­ni bir du­va­rın kar­şı­sı­na ge­ti­re­lim. Üze­rin­de iki ta­ne ya­rık bu­lun­sun. Du­va­rın di­ğer ta­ra­fın­da da bu iki ya­rık için­den ge­çen par­ça­la­rı iz­le­yen bir ek­ran bu­lun­sun. Par­ça­cık­lar, kay­nak­tan sa­lı­nır, ya­rık üze­rin­de ha­re­ket eder ve ek­ra­na çar­par­lar. Pek çok par­ça­cı­ğın ya­rık­la­rın için­den geç­me­si­ni ve ek­ra­na çarp­ma­sı­nı iz­le­dik­ten son­ra, ek­ran üze­rin­de iki yı­ğın şek­lin­de nok­ta­cık­lar oluş­tu­ğu­nu gö­rü­rüz. Bi­rin­ci yı­ğın, ilk ya­rık üze­rin­den ge­len par­ça­cık­lar; di­ğer yı­ğın da di­ğer ya­rık üze­rin­den ge­len­ler. Olay bek­le­di­ği­miz gi­bi ge­liş­miş­tir.
Şim­di de­ne­yi, fark­lı şe­kil­de yap­tı­ğı­mı­zı dü­şü­ne­lim. Söz ko­nu­su de­ney or­ta­mı­nı be­lir­li bir mad­de ile dol­du­ra­lım, ör­ne­ğin su. Kum ta­ne­cik­le­ri ye­ri­ne bir tit­re­şim ale­ti kul­la­na­lım. Bu alet or­ta­mı ha­re­ket­len­dir­sin ve sü­rek­li ola­rak tüm yön­le­re doğ­ru su dal­ga­la­rı oluş­tur­sun. Dal­ga­lar, par­ça­cık­lar gi­bi bel­li bir alan için­de sı­nır­lı de­ğil­dir. Or­ta­mın ta­ma­mı­nın içi­ne ya­yı­la­bi­lir. So­nuç ola­rak, ay­nı an­da her iki ya­rık­tan da ge­çen dal­ga­lar tek bir or­tam için­de ya­yı­lır, bir­bir­le­riy­le kar­şı­la­şır ve bir­bir­le­ri­nin ha­re­ke­ti­ni en­gel­ler­ler. Bir dal­ga­nın te­pe nok­ta­sı di­ğe­ri ile kar­şı­la­şın­ca, bir­bir­le­ri­nin et­ki­si­ni yok eder. Dal­ga et­ki­si gi­der ve ge­ri­ye su yü­ze­yin­de bir düz­lük ka­lır. Bu en­gel­le­me, dal­ga­la­rın en te­mel özel­li­ği­dir.
De­ney elek­tron­lar üze­rin­de ya­pıl­dı­ğın­da, kum ta­ne­cik­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi bü­yük mik­tar­lar­da atom yı­ğı­nı­nın ek­ra­na çarp­ma­sı ye­ri­ne, elek­tron­la­rın bir­bir­le­ri­ni en­gel­le­dik­le­ri göz­lem­len­miş­tir. Bir baş­ka de­yiş­le, par­ça­cık ola­rak ka­bul edi­len elek­tron­lar için bek­le­nen ol­ma­mış­tır. Do­la­yı­sıy­la, elek­tron­lar en­gel­le­me özel­li­ği gös­ter­dik­le­rin­den dal­ga özel­li­ği ta­şı­ma­lı, par­ça­cık ol­ma­ma­lı­dır­lar. Ama elek­tron­lar dal­ga da ola­maz­lar, çün­kü tıp­kı par­ça­cık­lar gi­bi, ek­ra­na ara­lık­lı yı­ğın­lar ha­lin­de çarp­mış­lar­dır. Bu du­rum­da göz­lem­le­ri­miz, elek­tron­la­rın kay­nak­tan çık­tık­la­rın­da ve ek­ra­na ulaş­tık­la­rın­da par­ça­cık ol­duk­la­rı, ama bu­nun ara­sın­da­ki her yer­de dal­ga ol­duk­la­rı­dır. Bu ger­çek­ten de çok ga­rip­tir.23
Bu de­ney­sel ka­nıt, ma­ter­ya­liz­mi or­ta­dan kal­dır­mış­tır. Ma­ter­ya­liz­me gö­re her par­ça­cık, mut­la­ka uzay­da bel­li bir yer­de nes­nel bir var­lı­ğa sa­hip­tir. Yi­ne ma­ter­ya­liz­me gö­re, bir elek­tron bir ara­lık bo­yun­ca tek bir gü­zer­gah iz­le­me­li­dir ve yö­nü bel­li ol­ma­yan dal­ga gi­bi iki ara­lık ara­sın­da ha­re­ket et­me­me­li­dir. Ama ma­ter­ya­list­le­rin bek­len­ti­le­ri kar­şı­lık­sız kal­mış­tır.
Bu­ra­da bah­set­ti­ği­miz dal­ga, su­da olu­şan dal­ga gi­bi fi­zik­sel bir an­lam ta­şı­ma­mak­ta­dır. Bu­ra­da­ki dal­ga, elek­tron dal­ga­la­rı­dır. Bu dal­ga­lar, bi­zim fi­zik­sel dün­ya­mız­da­ki üç bo­yut­lu or­tam­da var ol­ma­mak­ta­dır­lar.
Söz ko­nu­su dal­ga kav­ra­mı­nı ün­lü fi­zik­çi Fred Alan Wolf şu şe­kil­de ta­rif et­mek­te­dir:
Ku­an­tum fi­zik­çi­le­ri bir ola­yın ola­sı­lı­ğı­nı be­lir­le­dik­le­rin­de, bir sa­yı he­sap­lar­lar. Bu sa­yı, ku­an­tum dal­ga fonk­si­yon­la­rı adı ve­ri­len iki ma­te­ma­tik fonk­si­yo­nu­nun çar­pı­mın­dan or­ta­ya çı­kar... Bu dal­ga fonk­si­yon­la­rı za­man ve me­kan için­de ha­re­ket eden ger­çek bi­rer dal­ga ola­rak farz edi­lir­ler. An­cak as­lın­da bun­lar ger­çek dal­ga de­ğil­ler­dir, ta­ma­men ha­ya­li­dir­ler. Bun­lar, man­ye­tik alan ve­ya yer çe­ki­mi ala­nı gi­bi bir alan de­ğil­ler­dir. Bun­lar öl­çü­le­mez­ler. Küt­le­le­ri ve­ya ener­ji­le­ri yok­tur. Bun­lar yal­nız­ca bi­zim zih­ni­miz­de ve ha­yal gü­cü­müz­de var olur­lar. Ya­ni, göz­lem­le­di­ği­miz ger­çek mad­de­sel var­lık­lar gi­bi var­lık­la­rı yok­tur...
Za­man hal­ka­la­rı­nı yö­ne­ten di­na­mik ka­nun­la­rı, bi­ze ait bir hi­ka­ye­yi mey­da­na ge­ti­rir. Bir baş­ka de­yiş­le, bir za­man hal­ka­sı mey­da­na ge­ti­ril­di­ğin­de, bi­linç­li ve­ya bi­linç­siz ola­rak "dı­şa­rı­da" ola­rak tec­rü­be et­ti­ği­miz dün­ya, hem ken­di zih­ni­miz­de hem de nes­nel ola­rak pay­laş­tı­ğı­mı­za inan­dı­ğı­mız ger­çek­lik­te mey­da­na ge­lir.24
Fred Alan Wolf'a gö­re, elek­tron­lar­la il­gi­li ke­sin ve bi­lim­sel olan ger­çek; bil­di­ği­miz fi­zik­sel ve­ya ma­te­ma­tik­sel kav­ram­lar için­de an­la­şıl­ma­sı­nın im­kan­sız ol­du­ğu­dur. An­cak biz­ler za­ten dı­şa­rı­da­ki ger­çek­lik­le hiç­bir za­man bir bağ­lan­tı için­de ola­ma­yız. Ken­di al­gı­la­rı­mı­zı aşa­rak dış dün­ya­nın as­lı­na ulaş­ma­mız im­kan­sız­dır.
Çift ya­rık de­ne­yi, tüm atom al­tı par­ça­cık­la­rı ile de­ne­ne­bi­lir. Ama so­nuç hep ay­nı ola­cak­tır. Çün­kü ku­an­tum me­ka­ni­ği, tüm ev­re­ne ha­kim­dir. Mil­yon­lar­ca atom bir ara­ya ge­lip bü­yük bir nes­ne­yi ve­ya bir in­sa­nı mey­da­na ge­tir­di­ğin­de, söz ko­nu­su en­gel­le­me et­ki­si­nin göz­lem­len­me ih­ti­ma­li de aza­lır. Ama bu­nun an­la­mı, ku­an­tum me­ka­ni­ği­nin ar­tık ge­çer­siz ol­du­ğu de­ğil­dir. Sa­de­ce bu iş­lem ar­tık göz­lem­le­ne­me­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la bu ger­çek, mad­de­nin tü­mü için ge­çer­li­dir. Was­hing­ton Üni­ver­si­te­si'nden ma­te­ma­tik­çi Tho­mas McFar­la­ne'e gö­re ku­an­tum me­ka­ni­ğin­de, gün­lük ya­şan­tı­mız­da kar­şı­mı­za çı­kan bü­yük ob­je­ler de as­lın­da nes­nel ola­rak var olan mad­de­ler de­ğil­dir­ler. Far­la­ne'e gö­re, nes­nel ola­rak var olan dün­ya­nın gö­rün­tü­sü, sa­de­ce bir il­lüz­yon­dur.25
Ku­an­tum me­ka­nik­çi­le­ri­nin bi­lim­sel ola­rak is­pat et­tik­le­ri şey, nes­nel dün­ya­nın yo­ğun­laş­tı­rıl­mış bir dal­ga şek­lin­de var ol­du­ğu­dur. Ku­an­tum me­ka­nik­çi­le­ri­ne gö­re in­sa­nı al­da­tan en bü­yük prob­lem ise bi­zim al­gı­la­rı­mız­la var olan dün­ya­da, ger­çek­li­ği ol­duk­ça ik­na edi­ci olan de­tay, kes­kin­lik ve net­li­ğin söz ko­nu­su ol­ma­sı­dır. Oy­sa dı­şa­rı­da­ki dün­ya bi­ze hiç­bir za­man ulaş­ma­mak­ta­dır. Biz­ler, dı­şa­rı­da­ki ger­çek­li­ği, dı­şa­rı­da var olan mad­de dün­ya­sı­nın as­lı­nı hiç­bir za­man gö­re­me­yiz. Bi­zim zih­ni­miz­de olu­şan bir dün­ya var­dır ve bi­zim al­gı­la­rı­mız­la var ol­ma­sı­na rağ­men bu dün­ya mü­kem­mel bir net­lik­le oluş­mak­ta­dır. Gün­lük ya­şan­tı­mız, dı­şa­rı­da var olan ger­çek­lik ile ol­duk­ça çe­liş­ki­li bir gö­rü­nüm sun­mak­ta­dır. Bu du­rum­da kar­şı­mı­za çı­kan so­ru, fi­zik­sel ger­çek­le­rin mi, yok­sa biz­le­re doğ­ru ve net gö­rü­nen­le­rin mi doğ­ru ka­bul edil­me­si ge­rek­ti­ği­dir. Tho­mas J. McFar­la­ne, bu so­ru­ya bir kar­şı­laş­tır­ma ya­pı­la­rak ce­vap bu­lu­na­bi­le­ce­ği­ni be­lirt­mek­te­dir.
McFar­la­ne'e gö­re gü­nü­müz bi­lim adam­la­rı­nın, bu ce­va­bı bul­mak için bun­dan 300 yıl ön­ce­si­ne gi­dip, Dün­ya'nın düz ol­du­ğu­na ina­nan in­san­lar­la kar­şı­laş­tı­ğı­nı dü­şü­ne­bi­li­riz. Bi­lim adam­la­rı, on­la­rın ha­ta­sı­nı dü­zelt­mek için on­la­ra ki­bar­ca yan­lış dü­şün­dük­le­ri­ni, Dün­ya'nın as­lın­da yu­var­lak ol­du­ğu­nu söy­ler­ler. On­lar ise muh­te­me­len, bi­lim adam­la­rı­na ne­den böy­le­si­ne çıl­gın­ca bir fik­re ka­pıl­dık­la­rı­nı so­ra­cak­lar­dır. Bi­lim adam­la­rı ise on­la­ra, o dö­ne­min şart­la­rı ve bil­gi­si da­hi­lin­de ken­di tez­le­ri­ni ka­nıt­la­ya­cak tek bir de­lil bi­le ge­ti­re­me­ye­cek­ler­dir. An­cak on­lar gü­nü­müz in­san­la­rı­na, tüm de­ne­yim­le­ri­ne da­ya­na­rak ve bu­nun­la il­gi­li de­lil­ler ge­ti­re­rek Dün­ya'nın düz ol­du­ğu­nu ken­di­le­rin­ce açık­lar­lar. Da­ha­sı, yer­yü­zü­nü ölç­mek ve yol ha­ri­ta­la­rı yap­mak için ge­ze­gen geo­met­ri­si kav­ra­mı­nı kul­la­nır ve gün­lük ya­şam­la­rın­da bu­nun­la çe­li­şen hiç­bir şey bul­maz­lar. Ay­nı şe­kil­de, ge­niş bir ara­zi­ye ve­ya de­ni­ze bak­tık­la­rın­da da hiç­bir eğ­ri­lik gör­me­dik­le­ri­ni söy­ler ve Dün­ya'nın yu­var­lak­lı­ğı­nı ka­nıt­la­yan hiç­bir de­lil bu­lun­ma­dı­ğı­nı id­di­a eder­ler. Bu du­rum­da, "Dün­ya yu­var­lak­tır" id­dia­sı bir al­dat­ma­ca gi­bi ka­lır. Bi­lim adam­la­rı, hiç­bir şey ka­nıt­la­ya­ma­mış ola­rak, za­man ma­ki­ne­le­ri­ne bi­ner ve gü­nü­mü­ze dö­ner­ler.26
McFar­la­ne'e gö­re, dost­la­rı­mı­zı Dün­ya'nın yu­var­lak ol­du­ğu­na ik­na ede­me­me­mi­zin se­be­bi, el­bet­te, Dün­ya ile kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da çok kü­çük olu­şu­muz­dur. De­ne­yi­mi­miz coğ­ra­fik ola­rak kü­çük bir alan­da sı­nır­lı kal­dı­ğı için Dün­ya, ger­çek­te öy­le ol­ma­dı­ğı hal­de, düz gi­bi gö­rün­mek­te­dir. Bir baş­ka de­yiş­le, Dün­ya'nın gö­rü­nen düz­lü­ğü as­lın­da ger­çek bir düz­lük de­ğil­dir, çün­kü Dün­ya düz de­ğil­dir. Ama bu, Dün­ya'nın bü­yük­lü­ğü ne­de­niy­le ya­nıl­tı­cı bir düz­lük­tür. Dün­ya'nın yu­var­lak ol­du­ğu­nu ka­nıt­la­mak için, gün­lük de­ne­yim­le­ri­mi­zin öte­si­ne git­me­miz ge­rek­mek­te­dir. Ör­ne­ğin, bir uçak ile Dün­ya et­ra­fın­da uça­bi­lir ve­ya bir uzay me­ki­ği ile uza­ya çı­ka­bi­li­riz. Ama gün­lük de­ne­yim­le­ri­miz­le sı­nır­lı kal­dı­ğı­mız­da, düz­lü­ğün bir il­lüz­yon ol­du­ğu­na da­ir hiç­bir ka­nı­tı­mız yok­tur. Ay­nı şe­kil­de, Dün­ya'nın düz ol­du­ğu­na inan­ma­mak için bir ne­de­ni­miz de yok­tur. McFar­la­ne, ver­di­ği bu ör­nek­ten son­ra söz­le­ri­ne şu şe­kil­de de­vam eder:
Eğer in­san­lar geç­miş­te ger­çek ko­nu­sun­da bu de­re­ce al­dan­mış­lar­sa, biz şu an­da al­dan­ma­dı­ğı­mı­zı na­sıl bi­le­bi­li­riz? Gör­dü­ğü­müz gi­bi, bi­zim şim­di­ki ger­çek gö­rü­şü­mü­zün gün­lük de­ne­yim­le­ri­miz­le uyum­lu ol­ma­sı, on­la­rı ger­çek ha­li­ne ge­tir­mez. Bi­zim de­ne­yim­le­ri­mi­zin bir sı­nı­rı ol­du­ğu için, bel­ki de nes­nel dün­ya fik­ri­miz ger­çek­ten de bir il­lüz­yon­dur. Tıp­kı düz dün­ya fik­ri­nin bir il­lüz­yon ol­ma­sı gi­bi.27
Mad­de­nin Mut­lak­lı­ğı İd­di­a­sı, Ma­ter­ya­lizm­le
Bir­lik­te Yok Olup Git­miş­tir
Ku­an­tum me­ka­ni­ği­nin biz­le­re gös­ter­miş ol­du­ğu so­nuç şu­dur: Mad­de, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­a et­tik­le­ri gi­bi mut­lak ve son­suz de­ğil­dir. Mad­de eze­li ve­ya ebe­di ol­ma­dı­ğı gi­bi çev­re­miz­de gör­dü­ğü­müz var­lık­lar da sa­de­ce bi­rer atom yı­ğı­nı de­ğil­ler­dir. Ku­an­tum fi­zi­ği­ne gö­re mad­de, ma­ter­ya­list­le­rin hiç he­sa­ba kat­ma­dı­ğı bo­yut­lar için­de ni­te­lik de­ğiş­tir­miş ve mad­de­nin te­me­li­nin sa­de­ce bir ener­ji şek­li ol­du­ğu bi­lim­sel ola­rak ka­nıt­lan­mış­tır. Ma­ter­ya­lizm, ku­an­tum fi­zi­ği­nin gös­ter­di­ği ger­çek­ler ile bi­lim­sel an­lam­da ke­sin ola­rak çök­müş­tür.
Pa­ul Da­vi­es ve John Grib­bin, ye­ni fi­zi­ğin ma­ter­ya­liz­mi ta­ma­men or­ta­dan kal­dır­dı­ğı ger­çe­ği­ni şu şe­kil­de özet­le­mek­te­dir­ler:
Ma­ter­ya­liz­me ha­yat ve­ren bi­lim olan fi­zi­ğin ay­nı za­man­da ma­ter­ya­liz­min ölü­mü için bir sin­yal ol­du­ğu­nu söy­le­mek doğ­ru­dur. 20. yüz­yıl bo­yun­ca ye­ni fi­zik, bir se­ri şa­şır­tı­cı ge­liş­me ile ma­ter­ya­list dok­tri­nin te­mel­le­ri­ni or­ta­dan kal­dır­dı. Ön­ce, New­ton'un me­kan ve za­man ko­nu­sun­da­ki tah­min­le­ri­ni or­ta­dan kal­dı­ran gö­re­ce­lik ku­ra­mı gel­di... ve da­ha son­ra ku­an­tum te­ori­si gel­di ve bi­zim mad­de gö­rün­tü­mü­zü ta­ma­men de­ğiş­tir­di.28
Fi­zik­çi Fred Alan Wolf ise, ma­ter­ya­liz­mi ar­tık bi­lim adam­la­rı­nın da terk et­miş ol­duk­la­rı­nı şu şe­kil­de ha­ber ver­mek­te­dir:
Ço­ğu bi­lim ada­mı da da­hil ol­mak üze­re pek ço­ğu­muz, ye­ni nes­nel ma­ter­ya­liz­mi ka­bul et­mi­yo­ruz. Kal­bi­mi­zin de­rin­lik­le­rin­de, biz­den ön­ce­ki sim­ya­cı­la­rın yap­tık­la­rı gi­bi, tüm ev­ren­den so­rum­lu olan şe­yin, ma­ter­ya­lizm­den çok da­ha zen­gin bir şey ol­du­ğu­na ina­nı­yo­ruz.29
Ma­ter­ya­liz­min çö­kü­şü­nün ge­tir­di­ği so­nuç ne­dir? İn­san­la­rın bü­yük bir kıs­mı­nı al­da­tan, on­la­rı Al­lah'ın var­lı­ğı­na inan­mak­tan alı­ko­yan en bü­yük se­bep­ler­den bi­ri mad­de­nin tek mut­lak var­lık ol­du­ğu­na olan ke­sin ka­na­at­le­ri­dir. Dış dün­ya­yı, al­gı­la­dık­la­rı­nın bir bü­tü­nü ola­rak ka­bul et­mek ye­ri­ne, gör­dük­le­ri her şe­yin mut­lak ger­çe­ği ile mu­ha­tap­lar­mış gi­bi dav­ra­nır­lar. Ma­ter­ya­liz­min sun­du­ğu mad­de­nin va­ro­lu­şun­da­ki amaç­sız­lı­ğı, ken­di­le­ri­ne de uy­gu­lar ve dün­ya­ya ge­liş ve dün­ya­da bu­lu­nuş amaç­la­rı­nın ol­ma­dı­ğı­nı zan­ne­der­ler. Al­lah'ın var­lı­ğı­nın de­lil­le­ri­ni gö­re­mez ve ina­na­bil­mek için Al­lah'ın da (Al­lah'ı ten­zih ede­riz) mad­de­sel bir var­lık ola­rak ken­di­le­ri­ne gö­zük­me­si­ni bek­ler­ler. Var­lık­la­rın ya­ra­tıl­ma­dık­la­rı­na ina­nır ve do­la­yı­sıy­la bir Ya­ra­tı­cı'nın var­lı­ğı­nı as­la ka­bul et­mek is­te­mez­ler.
İş­te ma­ter­ya­lizm ba­ha­ne­si­ne sı­ğı­nı­la­rak ya­pıl­mak is­te­nen, as­lın­da Al­lah'ın mut­lak var­lı­ğı­nı ve Al­lah'ın ya­rat­ma­sı­nı red­det­me­ye ça­lış­mak­tır. Ma­ter­ya­liz­min çö­kü­şü, bu ba­ha­ne­yi ke­sin ola­rak or­ta­dan kal­dır­mış, Al­lah'ın mut­lak var­lı­ğı ger­çe­ği­ni tüm de­lil­le­riy­le gös­ter­miş­tir.
De­la­wa­re Üni­ver­si­te­si Bar­tol Araş­tır­ma Ens­ti­tü­sü par­ça­cık fi­zik­çi­si Step­hen M. Barr, bu ger­çe­ği şu söz­ler­le ifa­de et­mek­te­dir:
Bi­lim bi­zi böy­le bir se­rü­ve­nin içi­ne sü­rük­le­di. Si­lah­lar­la de­ğil; te­les­kop­lar­la ve par­ça­cık hız­lan­dı­rı­cı­la­rıy­la do­nan­mış ve de­rin ma­te­ma­ti­ğin işa­ret­le­ri ve sem­bol­le­riy­le ko­nu­şan bi­lim, bi­ze, çok fark­lı kı­yı­la­rı ve bi­ze ol­duk­ça ya­ban­cı olan fan­tas­tik yer­le­ri ge­tir­di. Biz ev­re­ni in­ce­le­me­ye de­vam et­tik­çe, yol­cu­lu­ğun so­nu­na gel­di­ği­miz­de ar­tık bi­rer bi­rer bi­ze ta­nı­dık ge­len sı­nır taş­la­rı­nı ve en es­ki evi­mi­zin pla­nı­nı kav­ra­ma­ya baş­la­dık. Ger­çe­ği bul­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mız bu yol­cu­luk en so­nun­da bi­zi Al­lah'a yö­nelt­mek­te­dir.30
Mad­de­nin as­lı ile mu­ha­tap ol­du­ğu­nu dü­şün­mek yal­nız­ca bir zan­dır. Al­gı­la­rı­mız­la kav­ra­ya­bil­di­ği­miz bu dün­ya­da, bu­na da­ir hiç­bir ka­nıt yok­tur. Biz­ler, yal­nız­ca ken­di al­gı­la­rı­mız­da var olan dün­ya­yı gö­re­bi­lir, du­ya­bi­li­riz. Dı­şa­rı­da­ki mad­de­sel dün­ya­nın as­lı­na ula­şa­bil­me­miz im­kan­sız­dır. Ev­ren eze­li ve ebe­di de­ğil­dir, bir baş­lan­gı­cı ve bir so­nu var­dır. Ev­re­nin hiç­bir nok­ta­sın­da, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­a et­ti­ği şe­kil­de bir "amaç­sız­lık" ha­kim de­ğil­dir. Tüm ev­ren ve bu­nun için­de­ki her var­lık, bir amaç uğ­ru­na var edil­miş­tir. Bun­la­rın tü­mü­nün gös­ter­di­ği tek bir so­nuç var­dır: Ev­re­nin her nok­ta­sın­da ya­ra­tıl­mış­lık ha­kim­dir. Ya­ra­tı­lan eser­ler ise, çok da­ha üs­tün bir gü­cün, bir Ya­ra­tı­cı'nın var­lı­ğı­nı gös­te­rir. O Ya­ra­tı­cı, tüm alem­le­ri sa­rıp ku­şat­mış olan Yü­ce Al­lah'tır.
Ma­ter­ya­list­le­rin bu ger­çe­ğe kar­şı mü­ca­de­le­le­ri ar­tık bir an­lam ta­şı­ma­mak­ta­dır. Çün­kü mo­dern fi­zik, on­la­rın tü­müy­le aleyh­le­ri­ne so­nuç ver­miş­tir.
Al­lah ayet­le­rin­de şöy­le bil­di­rir:

Biz, bir 'oyun ve oya­lan­ma ko­nu­su' ol­sun di­ye gö­ğü, ye­ri ve iki­si ara­sın­da bu­lu­nan­la­rı ya­rat­ma­dık.
Eğer bir 'oyun ve oya­lan­ma' edin­mek is­te­sey­dik, bu­nu, Ken­di Ka­tı­mız'dan edi­nir­dik. Ya­pa­cak ol­say­dık, böy­le ya­par­dık.
Ha­yır, Biz hak­kı ba­tı­lın üs­tü­ne fır­la­tı­rız, o da onun bey­ni­ni dar­ma­da­ğın eder. Bir de ba­kar­sın ki, o, yok olup git­miş­tir. (Al­lah'a kar­şı) Ni­te­len­di­re­gel­dik­le­ri­niz­den do­la­yı ey­vah­lar si­ze.
Gök­ler­de ve yer­de kim var­sa O'nun­dur. O'nun ya­nın­da olan­lar, O'na iba­det et­mek­te bü­yük­lü­ğe ka­pıl­maz­lar ve yor­gun­luk duy­maz­lar. (En­bi­ya Su­re­si, 16-19)

KUANTUM FİZİĞİNİN ARDINDAN
DIŞ DÜNYA


Bir Ener­ji Şek­li: Işık
Max Planck'ın bu­lu­şu­na gö­re ışık, hem dal­ga hem de par­ça­cık özel­li­ği gös­ter­mek­te­dir. Planck'tan son­ra sa­yı­sız de­ney ve göz­lem, bu ger­çe­ği ke­sin ola­rak or­ta­ya çı­kar­mış­tır. Bu du­rum­da ışık için şu söy­le­ne­bi­lir: Işık, dal­ga şek­lin­de ha­re­ket eden bir ener­ji­dir. Bu ta­nı­mın da­ha iyi an­la­şıl­ma­sı için bir baş­ka dal­ga çe­şi­di­ni, su­da mey­da­na ge­len dal­ga­la­rı ör­nek ve­re­bi­li­riz. Su dal­ga­la­rı su­dan mey­da­na gel­mez­ler. Dal­ga, su­da ha­re­ket eden ener­ji­den mey­da­na gel­mek­te­dir. Eğer bir ha­vu­zun bir ucun­dan di­ğer ucu­na dal­ga ha­re­ket eder­se, bu ha­vu­zun sağ ta­ra­fın­da­ki su­yun, ha­vu­zun sol ta­ra­fı­na geç­me­si an­la­mı­na gel­mez. Su ol­du­ğu yer­de kal­mış­tır. Ha­re­ket eden şey dal­ga­dır, ya­ni ener­ji­dir. Ban­yo kü­ve­ti su ile do­luy­ken eli­ni­zi su­yun için­de ha­re­ket et­tir­di­ği­niz­de dal­ga mey­da­na ge­ti­rir­si­niz, çün­kü su­ya ener­ji ve­rir­si­niz. Ener­ji, su­da dal­ga şek­lin­de ha­re­ket eder.
Tüm dal­ga­lar ha­re­ket eden ener­ji­dir ve ge­nel­lik­le bir araç kul­la­na­rak, ör­ne­ğin su­yu kul­la­na­rak ha­re­ket eder­ler.
Işık dal­ga­la­rı, su dal­ga­la­rı­na gö­re bi­raz da­ha kar­ma­şık­tır­lar ve ha­re­ket et­mek için bir ara­cı­ya ih­ti­yaç duy­maz­lar. Boş­luk için­de de ha­re­ket eder­ler. Işık sa­de­ce baş­lan­gıç aşa­ma­sın­da mad­de­ye ba­ğım­lı­dır. Işık, bir ke­re oluş­tu­rul­du­ğun­da, her­han­gi bir mad­de­sel ele­man ol­ma­dan, ba­ğım­sız şe­kil­de ha­re­ket ede­bi­lir. Işık ener­ji­si, hiç­bir mad­de­nin ol­ma­dı­ğı yer­de bu­lu­na­bi­lir.31 Hem ışık hem de ısı, elek­tro­man­ye­tik ışı­nım ola­rak bi­li­nen ener­ji­nin fark­lı şe­kil­le­ri­dir. Elek­tro­man­ye­tik ışı­nı­mın tüm fark­lı şe­kil­le­ri, uzay­da ener­ji dal­ga­la­rı şek­lin­de ha­re­ket eder­ler. Bu, bir gö­lün üze­ri­ne atı­lan taş­la­rın oluş­tur­du­ğu dal­ga­la­ra ben­ze­ti­le­bi­lir. Na­sıl bir göl­de­ki dal­ga­la­rın fark­lı boy­la­rı ola­bi­li­yor­sa, elek­tro­man­ye­tik ışı­nı­mın da fark­lı dal­ga boy­la­rı olur.
An­cak elek­tro­man­ye­tik ışı­nı­mın dal­ga boy­la­rı ara­sın­da çok bü­yük fark­lar var­dır. Ba­zı dal­ga boy­la­rı ki­lo­met­re­ler­ce ge­niş­lik­te ola­bi­lir. Baş­ka dal­ga boy­la­rı ise, bir san­ti­met­re­nin tril­yon­da bi­rin­den da­ha ufak­tır. Bi­lim adam­la­rı, bu fark­lı dal­ga boy­la­rı­nı sı­nıf­la­ra ayı­rır­lar. Ör­ne­ğin san­ti­met­re­nin tril­yon­da bi­ri ka­dar kü­çük dal­ga boy­la­rı­na sa­hip olan ışın­lar, ga­ma ışın­la­rı ola­rak bi­li­nir. Bun­lar çok yük­sek ener­ji ta­şır­lar. Dal­ga boy­la­rı ki­lo­met­re­ler­ce ge­niş­lik­te olan ışın­la­ra ise "rad­yo dal­ga­la­rı" adı ve­ri­lir ve bun­lar çok za­yıf bir ener­ji­ye sa­hip­tir. Bu ne­den­le ga­ma ışın­la­rı bi­zim için öl­dü­rü­cü iken, rad­yo dal­ga­la­rı­nın bi­ze hiç­bir et­ki­si ol­maz.
Bu­ra­da dik­kat edil­me­si ge­re­ken nok­ta, dal­ga boy­la­rı­nın ola­ğa­nüs­tü de­re­ce­de ge­niş bir yel­pa­ze­de da­ğıl­mış ol­ma­la­rı­dır. En kı­sa dal­ga bo­yu, en uzun dal­ga bo­yun­dan tam 1025 kat da­ha kü­çük­tür. 1025, 1 ra­ka­mı­nın ya­nı­na 25 ta­ne sı­fır ek­len­me­siy­le olu­şan bir sa­yı­dır. 10, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000, 000 şek­lin­de ya­za­bi­le­ce­ği­miz bu sa­yı­nın bü­yük­lü­ğü­nü da­ha iyi kav­ra­mak için ba­zı kar­şı­laş­tır­ma­lar yap­mak ye­rin­de olur. Ör­ne­ğin Dün­ya'nın dört mil­yar yıl­lık öm­rü bo­yun­ca ge­çen sa­ni­ye­le­rin top­lam sa­yı­sı, sa­de­ce 1017'dir. Eğer 1025 sa­yı­sı­nı say­mak is­ter­sek, ge­ce gün­düz hiç dur­ma­dan say­ma­mız ve bu işi Dün­ya'nın ya­şın­dan 100 mil­yon kez da­ha uzun bir za­man bo­yun­ca sür­dür­me­miz ge­re­kir! Eğer 1025 ta­ne is­kam­bil ka­ğı­dı­nı üst üs­te diz­me­ye kalk­sak, Sa­man­yo­lu ga­lak­si­si­nin çok dı­şı­na çık­ma­mız ve göz­lem­le­ne­bi­lir ev­re­nin yak­la­şık ya­rı­sı ka­dar bir me­sa­fe git­me­miz ge­re­kir.
Ev­ren­de­ki fark­lı dal­ga boy­la­rı, iş­te bu ka­dar ge­niş bir yel­pa­ze içi­ne da­ğıl­mış­tır. Ama ne il­ginç­tir ki, bi­zim Gü­ne­şi­miz, bu ge­niş yel­pa­ze­nin çok dar bir ara­lı­ğı­na sı­kış­tı­rıl­mış­tır. Gü­neş'ten ya­yı­lan fark­lı dal­ga boy­la­rı­nın % 70'i, 0.3 mik­ron­la (bir mik­ron mi­li­met­re­nin bin­de bi­ri­dir) 1.50 mik­ron ara­sın­da­ki da­ra­cık bir sı­nı­rın için­de­dir. Bu ara­lık­ta üç tür ışık var­dır: Gö­rü­le­bi­lir ışık, ya­kın kı­zıl öte­si ışın­lar ve bi­raz da ya­kın mor öte­si ışın­lar.
Bu üç tür ışık sa­yı­ca çok gi­bi du­ra­bi­lir. Ama ger­çek­te üçü­nün top­la­mı, elek­tro­man­ye­tik yel­pa­ze­nin için­de tek bir bi­rim yer kap­la­mak­ta­dır! Bir baş­ka de­yiş­le, Gü­neş'in ışı­ğı­nın tü­mü, üst üs­te diz­di­ği­miz 1025 ta­ne is­kam­bil ka­ğı­dı­nın tek bir ta­ne­si­ne kar­şı­lık gel­mek­te­dir. Gü­neş'in ışın­la­rı­nın bu da­ra­cık ara­lı­ğa yer­leş­ti­ril­miş ol­ma­sı­nın önem­li ne­de­ni ise, Dün­ya üze­rin­de­ki ya­şa­mı des­tek­le­ye­cek olan ışın­la­rın yal­nız­ca bu ışın­lar olu­şu­dur.
İn­san gö­zü­nü, gö­rün­tü ve­re­bil­mek için uya­ran ışık ise, ge­niş fre­kans sı­ra­la­rı ara­sın­da ol­duk­ça dar bir şe­ri­di, ge­niş­lik ola­rak bir *ok­tav­dan da­ha az bir ala­nı tem­sil eder. Öy­le ki, re­ti­na­yı uya­ran ışık­la­rın dal­ga boy­la­rı san­ti­met­re­nin mil­yon­da 75'i ile 39'u ara­sın­da de­ği­şir. Nö­rop­si­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü Ric­hard L. Gre­gory'e gö­re, "bu şe­kil­de ba­kıl­dı­ğın­da ne­re­dey­se kör sa­yı­lı­rız."32
Bu ger­çe­ği dik­ka­te al­dı­ğı­mız­da, dı­şa­rı­da ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız ışı­ğın sa­de­ce kü­çük bir kıs­mı­nı gör­mek­te ol­du­ğu­mu­zu an­la­rız. Bir baş­ka de­yiş­le, re­ti­na­mı­zın el­de et­ti­ği ışık ile ol­duk­ça kü­çük bir fre­kan­sın mey­da­na ge­tir­di­ği gö­rün­tü­le­re sa­hip ola­bi­li­riz. Bu­nun dı­şın­da­ki fre­kans­la­ra ait dün­ya, bi­zim için bi­lin­mez­dir.
Pe­ki aca­ba ol­duk­ça dar ara­lık­ta­ki fre­kans­la­rı­nı gö­re­bil­di­ği­mi­zi san­dı­ğı­mız ışık ger­çek­ten de dış dün­ya­da bi­zim ta­nı­dı­ğı­mız şe­kil­de mi­dir?
Işı­ğın özel­li­ği, mad­de­ler üze­rin­de ger­çek­leş­tir­di­ği et­ki­dir. Ge­nel­lik­le, mad­de bir du­ra­ğan­lı­ğa sa­hip­tir. Bi­zim her tür­lü it­me ve çek­me bas­kı­la­rı­mı­za di­renç gös­te­rir. Ve biz her­han­gi bir şe­yi it­ti­ği­miz­de ve­ya ken­di­mi­ze çek­ti­ği­miz­de, ken­di üze­ri­miz­de it­me ve çek­me et­ki­le­ri­ni his­se­de­riz. New­ton bu­na "et­ki tep­ki pren­si­bi" adı­nı ver­miş­tir. Işık da, mad­de üze­rin­de et­ki ve tep­ki­de bu­lu­nur ama ışık par­ça­cık­la­rı­nın du­ra­ğan bir ya­pı­sı yok­tur. Işı­ğın, ob­je­ler üze­rin­de et­ki ve tep­ki­de bu­lun­du­ğu­nu gö­re­bi­li­riz (la­zer ışı­ğı­nın me­tal­le­ri kes­me­si ve za­rar gör­müş re­ti­na­yı ta­mir et­me­si ör­nek­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi), ama hiç­bir mad­de­nin ışı­ğa et­ki ve tep­ki­de bu­lun­du­ğu­nu gö­re­me­yiz. Fi­zik­çi­ler, ışık üze­rin­de et­ki ve tep­ki­nin ol­ma­ma­sı­nı, du­ra­ğan küt­le­nin yok­lu­ğu ola­rak ad­lan­dı­rır­lar.33 Du­ra­ğan küt­le, bir yer­de ol­du­ğu gi­bi du­ran, ya­ni sa­bit bir var­lı­ğı olan küt­le­dir. Işık için ise du­ra­ğan­lık söz ko­nu­su de­ğil­dir. O her za­man ha­re­ket ha­lin­de­dir. Do­la­yı­sıy­la ışık, küt­le­si ol­ma­yan ve bu se­bep­le "mad­de" özel­li­ği gös­ter­me­yen bir ener­ji şek­li­dir. Fred Alan Wolf, bu du­ru­mu şu şe­kil­de açık­la­mış­tır:
Biz ışı­ğı gör­dü­ğü­müz­de, as­lın­da hiç­bir şe­kil­de ışı­ğı gör­me­yiz. Bi­zim gör­dü­ğü­müz, ışı­ğın mad­de üze­rin­de­ki et­ki ve tep­ki­si­nin bi­zim du­yu or­gan­la­rı­mız üze­rin­de gös­ter­di­ği et­ki­nin so­nuç­la­rı­dır. Biz mad­de­yi ha­re­ket eder­ken gö­rü­rüz. Işık, ger­çek­ten de bu dün­ya­nın dı­şın­da bir şey­dir...34

Dı­şa­rı­da­ki Işık As­lın­da Ne­re­de?
Işık, bi­ze dış dün­ya­yı gö­rü­nür kı­lan, dı­şa­rı­da­ki gö­rün­tü­nün oluş­ma­sı­na ve­si­le olan şey mi­dir? Dı­şa­rı çık­tı­ğı­nız­da et­ra­fı­nız­da­ki tüm mad­de­sel var­lık­la­rın var ol­ma­sı­na ama kap­ka­ran­lık bir oda­da mad­de­nin bi­zim için ta­ma­men yok ol­ma­sı­na se­bep olan şey ışık mı­dır? Eğer ışık ol­ma­sa, et­ra­fı­mız­da­ki dün­ya bi­zim için ta­ma­men yok mu ola­cak?
Bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız dış dün­ya­nın sa­de­ce gö­rü­nür ışı­ğın var­lı­ğıy­la var­lık bul­du­ğu id­dia­sı, yal­nız­ca bi­zim zan­nı­mız­dır. As­lın­da dış dün­ya­da ışık yok­tur, zi­fi­ri bir ka­ran­lık ha­kim­dir. Ne lam­ba­lar, ne ara­ba far­la­rı, ne de Gü­neş ger­çek­te bi­zim bil­di­ği­miz an­lam­da bir ışık saç­maz. Işık, in­san­la­rın be­yin­le­rin­de sa­de­ce bir al­gı ola­rak olu­şur ve ya­şa­dık­la­rı dün­ya­yı ay­dın­la­tır.
Bu­nun tek­nik açık­la­ma­sı şu­dur: Gü­neş ve di­ğer ışık kay­nak­la­rı, fark­lı dal­ga boy­la­rın­da elek­tro­man­ye­tik par­ça­cık­lar (fo­ton­lar) sa­çar­lar. Bu par­ça­cık­lar, ya­pı­la­rı­nın ön­gör­dü­ğü şe­kil­de ev­re­ne ya­yı­lır. Ör­ne­ğin bir­çok rad­yo­ak­tif par­ça­cık vü­cu­du­mu­zun için­den ge­çip gi­der. On­la­rı an­cak kur­şun lev­ha­lar dur­du­ra­bi­lir. Bu par­ça­cık­la­rın ba­zı­la­rı o den­li ağır ve o ka­dar bü­yük mik­tar­da ener­ji yük­lü­dür­ler ki, ço­ğu za­man çarp­tık­la­rı mo­le­kü­lü par­ça­la­ya­rak yol­la­rı­na pek sap­ma­dan de­vam eder­ler. Bu, rad­yas­yo­nun kan­se­re yol aç­ma­sı­nın al­tın­da ya­tan ne­den­dir. Da­ha güç­süz bir tür rad­yas­yon olan rönt­gen ışın­la­rın­dan ya­rar­la­nı­la­rak rönt­gen ma­ki­ne­le­ri üre­til­miş­tir. Bu makinelerin yap­tı­ğı iş, rad­yo dal­ga­la­rı­nın oluş­tur­du­ğu et­ki­yi "gö­rü­le­bi­len ışı­ğa" çe­vir­mek, ya­ni göz­le­ri­miz ta­ra­fın­dan al­gı­la­na­bi­lir ha­le ge­tir­mek­tir. Ya­ni ışık, göz ta­ra­fın­dan al­gı­lan­dı­ğı ve be­yin ta­ra­fın­dan yo­rum­lan­dı­ğı sü­re­ce var olur. Dı­şa­rı­da ise bil­di­ği­miz ma­na­da bir ışı­ğın var­lı­ğı, bir ay­dın­lık söz ko­nu­su de­ğil­dir.
Rad­yo dal­ga­la­rı, par­ça­cık içer­me­dik­le­ri için çar­pış­ma anın­da in­sa­na za­rar ver­mez­ler. Bu dal­ga­lar hiç­bir du­yu­muz ta­ra­fın­dan al­gı­la­na­maz, an­cak ev­le­ri­miz­de­ki rad­yo­lar bun­la­rı ku­lak­la­rı­mız ta­ra­fın­dan du­yu­la­bi­lir ses dal­ga­la­rı­na çe­vi­rir. Rad­yo­da bir ya­yın yok­ken du­yu­lan hı­şır­tı, as­lın­da Gü­neş ve tüm yıl­dız­lar ta­ra­fın­dan ev­re­nin baş­lan­gı­cın­dan bu ya­na ya­yı­lan koz­mik fon rad­yas­yo­nu­nun "se­si­dir". Bu­ra­da "ses" ke­li­me­si ile kas­te­di­len, bu dal­ga­la­rın rad­yo­la­rı­mız ta­ra­fın­dan iş­le­ne­rek ku­lak­la­rı­mız ta­ra­fın­dan du­yu­la­bi­lir ha­le ge­ti­ril­me­si ve bu­nun ar­dın­dan bey­ni­miz­de oluş­tur­duk­la­rı al­gı­dır. Ya­ni, ger­çek­te bi­zim için var ol­ma­yan, fi­zik­sel an­lam­da da mad­de­sel var­lı­ğı ol­ma­yan dal­ga­lar, rad­yo ta­ra­fın­dan ku­la­ğın duy­du­ğu ve bey­nin yo­rum­la­dı­ğı bir şek­le dö­nüş­tü­rü­lür.
Ay­nı du­rum te­le­viz­yon için de ge­çer­li­dir. Bi­zim için ger­çek­te gö­rü­nür ol­ma­yan çe­şit­li ışık dal­ga­la­rı, te­le­viz­yon ta­ra­fın­dan yo­rum­la­na­rak, bi­zim al­gı­la­ya­bi­le­ce­ği­miz şek­le dö­nüş­tü­rü­lür.
"Işık" de­di­ği­miz al­gı­ya kay­nak­lık eden fo­ton­lar ise çok da­ha ha­fif par­ça­cık­lar­dır ve ço­ğun­luk­la ilk çarp­tık­la­rı atom­dan se­ker­ler. Üs­te­lik bu­nu ya­par­ken çarp­tık­la­rı ye­re pek bir za­rar da ver­mez­ler. Fre­kans­la­rı, ya­ni tit­re­şim hız­la­rı ne­de­niy­le da­ha faz­la ener­ji yük­lü olan mor öte­si (ul­tra­vi­yo­le) ışın­la­rı, cil­di­mi­ze nü­fuz ede­bi­lir ve ba­zen ge­ne­tik şif­re­miz­de bo­zul­ma­la­ra ne­den ola­bi­lir. Bel­li sa­at­ler­de gü­neş ışı­ğı­na çok faz­la ma­ruz kal­ma­nın kan­se­re ne­den ola­bil­me­si bun­dan­dır.
Fre­kans­la­rı ge­re­ği kı­zıl öte­si (en­fra­ruj) ola­rak ad­lan­dı­rı­lan fo­ton­lar ise çarp­tık­la­rı yü­zey­de ener­ji­le­ri­nin bir kıs­mı­nı bı­ra­kır­lar ve bu­ra­da­ki atom­la­rın tit­re­şim hı­zı­nı, ya­ni ısı­sı­nı ar­tı­rır­lar. Bu yön­le­riy­le kı­zıl öte­si ışın­lar, ısı ışın­la­rı ola­rak da ad­lan­dı­rı­lır. Ak­kor ha­li­ne gel­miş bir kö­mür so­ba­sı ve­ya bir elek­trik so­ba­sı bol mik­tar­da kı­zıl öte­si ışın ya­yar. Bu ışın­lar cil­di­miz ta­ra­fın­dan sı­cak­lık his­si ola­rak al­gı­la­nır. Ger­çek­te dı­şa­rı­da "sı­cak­lık" di­ye bir şey de yok­tur. Sı­cak­lık de­di­ği­miz şey, ışık dal­ga­la­rı­nın mey­da­na ge­tir­dik­le­ri ener­ji­den iba­ret­tir. Sı­cak­lı­ğı al­gı­la­ya­nın, his­se­de­nin var­lı­ğı ol­mak­sı­zın, "sı­cak" di­ye bir şe­yin var­lı­ğı­nı id­di­a et­mek im­kan­sız­dır.
Fo­ton­la­rın bir kıs­mı da var­dır ki fre­kans­la­rı mor öte­si ve kı­zıl öte­si ışın­la­rın ara­sın­da kal­mış­tır. Bun­lar gö­zü­mü­zün ar­ka­sın­da­ki re­ti­na ta­ba­ka­sı­na düş­tü­ğün­de bu­ra­da­ki hüc­re­ler ta­ra­fın­dan elek­trik sin­ya­li­ne çev­ri­lir­ler. Biz de ger­çek­te fi­zik­sel bi­rer par­ça­cık olan fo­ton­la­rı "ışık" ola­rak al­gı­la­rız. Eğer gö­zü­müz­de­ki hüc­re­ler fo­ton­la­rı "ısı par­ça­cık­la­rı" ola­rak al­gı­la­sa­lar­dı, o za­man bi­zim için ışık, renk ve ka­ran­lık ola­rak ad­lan­dır­dı­ğı­mız kav­ram­lar hiç­bir za­man ol­ma­ya­cak, ci­sim­le­re bak­tı­ğı­mız­da on­la­rın sa­de­ce "sı­cak" ve­ya "so­ğuk" ol­duk­la­rı­nı his­se­de­cek­tik. Bir baş­ka de­yiş­le dı­şa­rı­da­ki dün­ya­nın var­lık şek­li, bi­zim du­yu­la­rı­mı­zın onu al­gı­la­ma şek­li­ne bağ­lı­dır. Dı­şa­rı­da ısı ve ışık yok­tur. Çev­re­miz, çe­şit­li fre­kans­lar­da ve dal­ga şek­lin­de do­la­şıp du­ran par­ça­cık­lar­la çev­ril­miş­tir. Bun­la­rı bi­zim için "gö­rü­lür ve his­se­di­lir ha­le ge­ti­ren şey", yal­nız­ca bey­ni­miz­de­ki al­gı mer­kez­le­ri­dir.
Gö­zü­mü­zün re­ti­na ta­ba­ka­sı­na dü­şen fo­ton­lar, bu­ra­da­ki al­gı hüc­re­le­ri ta­ra­fın­dan elek­trik akı­mı­na dö­nüş­tü­rü­lür­ler. Bu elek­trik akı­mı si­nir­ler ta­ra­fın­dan be­yin­de­ki gör­me mer­ke­zi­ne ta­şı­nır. Be­yin­de­ki gör­me mer­ke­zi bu elek­trik akım­la­rı­nı yo­rum­la­ya­rak bir gö­rün­tü oluş­tu­rur. Fi­zik ki­tap­la­rın­da ışı­ğın bu özel­li­ği şöy­le ifa­de edil­mek­te­dir:
Işık ke­li­me­si fi­zik­sel ve­ya ob­jek­tif bir ma­na­da, elek­tro­man­ye­tik dal­ga­lar­la ve­ya fo­ton­lar­la il­gi­li ola­rak kul­la­nıl­dı. Ay­nı ke­li­me psi­ko­lo­jik bir ma­na­da elek­tro­man­ye­tik dal­ga­lar ve fo­ton­lar, göz re­ti­na­sı­na çarp­tı­ğı va­kit in­san­da uya­nan his­le il­gi­li ola­rak da kul­la­nıl­mak­ta­dır. Işık ke­li­me­si­nin hem ob­jek­tif hem de sub­jek­tif kav­ram­la­rı­nı bir­lik­te ifa­de ede­lim: Işık, bir in­san gö­zün­de, re­ti­na­nın uya­rıl­ma­sın­dan do­ğan gör­me et­ki­le­riy­le var­lı­ğı­nı gös­te­ren bir ener­ji şek­li­dir.35
Dı­şa­rı­da var ol­du­ğu­nu zan­net­ti­ği­miz can­lı ve ışık­lı dün­ya, dı­şa­rı­da mad­de­sel bir var­lı­ğı olan ama bu var­lı­ğın as­lı­nı bi­zim hiç­bir şe­kil­de gö­re­me­di­ği­miz, biz­de al­gı ola­rak mey­da­na ge­len bir ha­yal­dir as­lın­da. Gü­neş­li bir gün­de sey­ret­ti­ği­miz de­niz man­za­ra­sı ger­çek­te tü­müy­le bir ka­ran­lık­tan iba­ret­tir. Ora­da hiç­bir ışıl­tı, de­ni­zin par­lak­lı­ğı, ha­va­nın net­li­ği ve gü­ne­şin göz alı­cı ışık­la­rı yok­tur. Bi­ze ait bu can­lı ve ışık­lı gö­rün­tü­yü al­gı­la­ma­mı­zı sağ­la­yan şey, yal­nız­ca bey­ni­mi­ze ile­ti­len elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Işık; bey­ni­miz­de mey­da­na ge­len bir al­gı ol­ma­sı­nın dı­şın­da, dı­şa­rı­da da yal­nız­ca bir ener­ji şek­li ola­rak var­dır. Do­la­yı­sıy­la, mad­de­nin var­lık se­be­bi ola­rak dü­şü­nü­len ışık, bi­zim için yal­nız­ca bir ha­yal­den iba­ret­tir.
Bu ger­çe­ğe bak­tı­ğı­mız­da il­ginç bir so­nu­ca va­rı­rız: As­lın­da gö­zü­mü­zün "gör­me" gi­bi bir özel­li­ği yok­tur. Göz, sa­de­ce fo­ton­la­rı elek­trik sin­ya­li­ne çe­vi­ren bir ara bi­rim­dir. İd­rak et­me ka­bi­li­ye­ti­ne sa­hip de­ğil­dir. Çev­re­mi­zi sar­dı­ğı­nı dü­şün­dü­ğü­müz pı­rıl pı­rıl dün­ya­yı sey­re­den göz de­ğil­dir. Işık ve­ya renk his­si göz­de oluş­maz. Bu ko­nu, gör­me ile il­gi­li önü­müz­de­ki bö­lüm­ler­de de­tay­lı an­la­tı­la­cak­tır.

Renk­ler Yal­nız­ca Bey­ni­miz­de mi?
Işık sa­de­ce bey­ni­miz­de olu­şan bir al­gı­dan iba­ret­tir. Do­la­yı­sıy­la, kay­na­ğı ışık olan ve tüm ya­şa­mı­mı­zı çev­re­le­miş olan renk­ler de, bey­nin yo­ru­mun­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir.
Her bir fre­kans­ta­ki fo­ton­la­ra renk adı ve­ri­lir. Fo­to­nun tit­re­şim bo­yu­tu­na gö­re renk­le­ri bir­bi­rin­den ayırt ede­riz. Ya­ni, kır­mı­zı bi­zim için fark­lı tit­re­şim bo­yu­tu­nun, sa­rı ise baş­ka bir tit­re­şim bo­yu­tu­nun mey­da­na ge­tir­di­ği renk­ler­dir. Ka­ğıt be­yaz­dır, çün­kü her fre­kan­sı yan­sı­tır ve bun­la­rın bi­le­şi­mi be­ya­zı mey­da­na ge­ti­rir. Yap­rak ye­şil­dir, çün­kü yal­nız­ca ye­şil renk his­si ve­ren fre­kans­lar­da­ki fo­ton­la­rı yan­sı­tır, ge­ri ka­lan­la­rı emer. Cam say­dam­dır, çün­kü fo­ton­lar he­men he­men hiç­bir en­gel­le kar­şı­laş­ma­dan ca­mın için­den ge­çe­rek bi­ze ula­şa­bi­lir­ler. Si­yah bir ku­maş, tüm fo­ton­la­rı so­ğur­du­ğu için ge­ri­ye hiç­bir şey yan­sı­maz. Ya­ni bu­ra­dan gö­zü­mü­ze fo­ton­lar ulaş­maz, biz de onu ka­ran­lık ya­ni si­yah ola­rak al­gı­la­rız. Ay­na gö­rün­tü­yü kop­ya­lar, çün­kü yan­sıt­ma yü­ze­yi pü­rüz­süz­dür ve ge­len ışın­lar çar­pıp sek­tik­le­ri an­da bir­bir­le­ri­ne olan pa­ra­lel­lik­le­ri he­men he­men hiç bo­zul­maz.
Ren­gin al­gı­lan­ma­sı gö­zün re­ti­na ta­ba­ka­sın­da­ki ko­ni hüc­re­le­rin­de baş­lar. Re­ti­na­da, ışı­ğın bel­li dal­ga bo­yu­na tep­ki ve­ren üç ana ko­ni hüc­re gru­bu var­dır. Bu hüc­re grup­la­rı­nın bi­rin­ci­si kır­mı­zı, ikin­ci­si ma­vi, üçün­cü­sü ise ye­şil ışı­ğa has­sas­tır. Bu üç fark­lı ko­ni hüc­re­si­nin fark­lı oran­lar­da uya­rıl­ma­la­rı so­nu­cun­da mil­yon­lar­ca fark­lı renk to­nu or­ta­ya çı­kar. An­cak, ışı­ğın ko­ni hüc­re­le­ri­ne ulaş­ma­sı renk­le­rin oluş­ma­sı için ye­ter­li de­ğil­dir. John Hop­kins Üni­ver­si­te­si Tıp Fa­kül­te­si'nden araş­tır­ma­cı Je­remy Nat­hans, göz­de­ki hüc­re­le­rin renk­le­ri oluş­tur­ma­dı­ğı­nı şöy­le be­lir­tir:
Bir ko­ni hüc­re­si­nin tek ya­pa­bil­di­ği, ışı­ğı ya­ka­la­yıp onun yo­ğun­lu­ğu hak­kın­da bil­gi ver­mek­tir. Renk hak­kın­da si­ze hiç­bir şey söy­le­mez.36
Ko­ni hüc­re­le­ri al­gı­la­dık­la­rı bu renk bil­gi­le­ri­ni, sa­hip ol­duk­la­rı pig­ment­ler sa­ye­sin­de elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­rür­ler. Bu hüc­re­le­re bağ­lı olan si­nir hüc­re­le­ri de elek­trik sin­yal­le­ri­ni be­yin­de­ki özel bir böl­ge­ye ile­tir­ler. İş­te ha­ya­tı­mız bo­yun­ca gör­dü­ğü­müz ren­ga­renk dün­ya­mı­zın oluş­tu­ğu yer be­yin­de­ki bu özel böl­ge­dir.

Pe­ki bey­nin bu bö­lü­mün­de hiç renk var mı­dır?
Bey­nin bu özel böl­ge­si, tıp­kı bey­nin di­ğer böl­ge­le­ri gi­bi kap­ka­ran­lık­tır. Ora­da hiç­bir ışık, hiç­bir renk yok­tur. Bey­nin bu böl­ge­sin­de kır­mı­zı, ye­şil, sa­rı renk yok­tur. Be­yaz yok­tur. Ren­ga­renk çi­çek­li bah­çe­ler, gö­zü­mü­zü ka­maş­tı­ran gü­neş ışı­ğı­nın hiç­bir yan­sı­ma­sı yok­tur. Mas­ma­vi gök­yü­zü, yem­ye­şil ağaç­lar yok­tur. Ka­fa­ta­sı­nın içi zi­fi­ri ka­ran­lık­tır. Göz­le­ri­miz­den içe­ri­ye doğ­ru ışı­ğın gir­di­ği­ni zan­ne­de­riz. Oy­sa, ne göz­le­ri­mi­zin dı­şın­da, ne de göz­le­ri­mi­zin ar­ka­sın­da ışık­tan eser yok­tur.
Renk­le­rin olu­şu­mu, nes­ne­le­rin ışı­ğı yan­sıt­ma özel­lik­le­rin­den kay­nak­lan­mak­ta­dır. Dış dün­ya­da ışık ol­ma­dı­ğı­na gö­re, renk­le­rin var­lı­ğı da söz ko­nu­su de­ğil­dir. O hal­de "dı­şa­rı­da" ola­rak ka­bul et­ti­ği­miz renk­li dün­ya ne­re­de­dir? Bu renk­li dün­ya, ne dı­şa­rı­dan bi­ze doğ­ru­dan ula­şa­bi­lir, ne de bey­ni­mi­zin için­de olu­şur. Renk­li dün­ya, bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız şey­dir. Biz öy­le yo­rum­la­dı­ğı­mız için bu şe­kil­de­dir.
Cam­brid­ge Üni­ver­si­te­si ma­te­ma­tik ve teo­rik fi­zik bö­lü­mün­den Pe­ter Rus­sell bu du­ru­mu şu şe­kil­de ta­rif eder:
"Dı­şa­rı­da­ki" dün­ya­nın, bi­zim tec­rü­be et­ti­ği­miz­den ol­duk­ça fark­lı ol­du­ğu ger­çe­ği pek çok ki­şi­yi şa­şırt­mak­ta­dır. Ye­şil renk­le il­gi­li de­ne­yim­le­ri­mi­zi de­ğer­len­di­rin. Fi­zik­sel dün­ya­da be­lir­li bir fre­kans­ta ışık var­dır ama ışı­ğın ken­di­si ye­şil de­ğil­dir. Göz­den bey­ne ile­ti­len elek­trik im­puls­la­rı da ye­şil de­ğil­dir. Ora­da hiç­bir renk yok­tur. Gör­dü­ğü­müz ye­şil renk, bu ışık fre­kan­sı­na ce­vap ve­ren zi­hin­de gö­rü­len bir ni­te­lik­tir. Zih­nin yal­nız­ca nes­nel de­ne­yi­mi ola­rak var olur.37 (vur­gu ori­ji­na­li­ne ait­tir.)
Renk­ler, tıp­kı ışık gi­bi, bey­nin yo­ru­mu ile or­ta­ya çı­kar. Gö­rün­tü­müz­de var olan ay­dın­lık ve renk­li dün­ya, yal­nız­ca bi­zim bu şe­kil­de al­gı­la­dı­ğı­mız rad­yas­yon tür­le­ri­nin oluş­tur­du­ğu bir dün­ya­dır.* Yo­rum ta­ma­men bi­ze ait­tir. Bris­tol Üni­ver­si­te­si fah­ri nö­rop­si­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü Ric­hard L. Gre­gory, Eye and Bra­in (Göz ve Be­yin) isim­li ki­ta­bın­da bu ger­çe­ği şöy­le özet­le­miş­tir:
Işık, ke­li­me­nin tam an­la­mıy­la renk­li de­ğil­dir. Işık, par­lak­lık ve renk al­gı­la­rı­nı ve­rir. Ama bu­nu, an­cak uy­gun bir göz ve si­nir sis­te­mi ile ba­şa­ra­bi­lir.38
Göz­de olu­şa­cak bir ha­sar ve­ya ya­pı­sal bir fark­lı­lık, ge­len fo­ton­la­rı fark­lı elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­re­cek ve be­yin­de­ki gör­me mer­ke­zi ay­nı özel­lik­te da­hi ol­sa, göz ta­ra­fın­dan iş­le­nen sin­yal­ler, ay­nı cis­min çok fark­lı şe­kil­ler­de al­gı­lan­ma­sı­na ne­den ola­cak­tır. Renk kör­le­riy­le nor­mal gö­ren­le­rin bel­li renk­le­ri çok fark­lı al­gı­la­ma­la­rı ve yo­rum­la­ma­la­rı bun­dan­dır.
Bü­tün bu açık­la­ma­la­rın or­ta­ya çı­kar­dı­ğı ger­çek ise şu­dur: "Dı­şa­rı­sı" ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız me­kan, ka­ran­lık­tır. As­lın­da ka­ran­lık kav­ra­mı da al­da­tı­cı ola­bi­lir. Ora­da hiç­bir renk yok­tur. Cı­vıl cı­vıl renk­ler­le bi­ze su­nul­muş olan üç bo­yut­lu, ay­dın­lık dün­ya tü­müy­le ya­nıl­tı­cı­dır. Bi­zim ışık ve­ya renk ola­rak yo­rum­la­dı­ğı­mız fo­ton ha­re­ket­le­ri, zi­fi­ri ka­ran­lık bir or­tam­da ger­çek­le­şen fi­zik­sel olay­lar­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Göz de da­hil ol­mak üze­re tüm vü­cu­du­muz ve üç bo­yut­lu, ren­ga­renk bir me­kan ola­rak gör­dü­ğü­müz tüm mad­di alem, bu boş­lu­ğun için­de yer alır. Bu­nu bi­zim gör­dü­ğü­müz şe­kil­de yo­rum­la­yan, yal­nız­ca be­yin­dir. Ama işin il­ginç ya­nı, tüm bun­la­rı al­gı­la­yan gö­zün ve tüm bun­la­rı yo­rum­la­yan bey­nin de zi­fi­ri ka­ran­lık olu­şu­dur. Işık ve renk, onu yo­rum­la­yan bey­nin için­de de de­ğil­dir.
Bi­linç ve be­yin ko­nu­sun­da sa­yı­sız ça­lış­ma­sı bu­lu­nan Tufts Üni­ver­si­te­si fel­se­fe pro­fe­sö­rü Da­ni­el C. Den­nett, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de özet­le­mek­te­dir:
Or­tak ka­nı­ya gö­re bi­lim, renk­le­ri fi­zik­sel dün­ya­dan kal­dır­mış ve ye­ri­ne sa­de­ce renk­siz, fark­lı dal­ga boy­la­rın­da­ki elek­tro­man­ye­tik ışın­la­rı bı­rak­mış­tır.39
Den­nett, bir baş­ka ki­ta­bın­da, renk­le­rin mey­da­na ge­li­şi hak­kın­da ise şun­la­rı söy­le­mek­te­dir:
Dün­ya­da renk yok­tur; renk sa­de­ce ba­ka­nın gö­zün­de ve bey­nin­de olu­şur. Nes­ne­ler ışı­ğın fark­lı dal­ga boy­la­rı­nı yan­sı­tır­lar, an­cak bu ışık dal­ga­la­rı­nın ren­gi yok­tur.40
Renk, ki­şi­nin dı­şa­rı­da­ki ışı­ğı al­gı­la­ma bi­çi­mi ile il­gi­li ol­du­ğu­na gö­re, bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya­nın, baş­ka­la­rı için de ay­nı olup ol­ma­dı­ğı­nı bil­me­mi­ze im­kan yok­tur. Bir baş­ka­sı­nın kır­mı­zı ola­rak gör­dü­ğü ren­gin bi­zim için de ay­nı kır­mı­zı ol­du­ğu­nu hiç­bir za­man bi­le­me­yiz. "Ren­ga­renk" kav­ra­mı, bel­ki bi­zim için mil­yon­lar­ca fark­lı ren­gin bir ara­da olu­şu ile ifa­de et­ti­ği­miz bir kav­ram­dır. Ama bir baş­ka­sı, çok da­ha sı­nır­lı sa­yı­da renk net­li­ği ve çe­şit­li­li­ği gö­rü­yor ve bu­nu yi­ne "ren­ga­renk" ola­rak yo­rum­lu­yor ola­bi­lir. Bi­zim al­gı­mız ile, bi­zim­le bir­lik­te ay­nı nes­ne­ye ba­kan kar­şı­mız­da­ki ki­şi­nin al­gı­sı­nı kar­şı­laş­tır­ma im­ka­nı­mız yok­tur. Biz, ay­nı şe­ye bak­tı­ğı­mı­zı zan­ne­de­riz. Ama bel­ki de bi­zim ve kar­şı­mız­da­ki ki­şi­nin al­gı­la­dı­ğı şey, bir­bi­rin­den son de­re­ce fark­lı­dır. Dış dün­ya­yı al­gı­la­yış şek­li­miz, beş du­yu­muz­la sı­nır­lı ol­du­ğu­na gö­re, ma­vi­nin kar­şı­mız­da­ki ki­şi için de ay­nı ma­vi, kah­ve­nin ta­dı­nın kar­şı­mız­da­ki ki­şi için de ay­nı tat ol­du­ğu­nu hiç­bir za­man bi­le­mez ve bu­nu ta­rif ede­me­yiz.
Renk kör­lü­ğü, renk­le­rin yal­nız­ca bey­ni­miz­de oluş­tu­ğu­nun önem­li de­lil­le­rin­den­dir. Bi­lin­di­ği gi­bi göz­de­ki re­ti­na­da olu­şan kü­çük bir fark­lı­lık renk kör­lü­ğü­ne se­bep olur. Bu du­rum­da­ki bir­çok in­san, ye­şil ile kır­mı­zı­yı bir­bi­rin­den ayırt ede­mez. Bi­zim için ye­şil olan bir şey, on­la­rın dün­ya­sın­da ta­ma­men fark­lı renk­te­dir. Bu­nun tek se­be­bi, renk kav­ra­mı­nı fark­lı al­gı­lı­yor olu­şu­muz­dur. Bi­zim "ye­şil" ol­du­ğun­dan emin ol­du­ğu­muz bir şe­yi, kar­şı ta­ra­fın "gri" ola­rak gö­rü­yor ol­ma­sı, onun ya­nıl­dı­ğı­nı gös­ter­mez. Han­gi­si­nin doğ­ru al­gı ol­du­ğu­nu hiç­bir za­man bi­le­me­yiz. Çün­kü her iki­si de al­gı­dır ve bu­nun ger­çek­li­ği­ni test et­me ve kar­şı­laş­tı­ra­bil­me im­ka­nı­mız yok­tur. Ye­şil al­gı­sı da, gri al­gı­sı da ki­şi­le­rin ken­di de­ne­yim­le­ri­dir ve bu ki­şi­sel de­ne­yim­le­rin ger­çek­li­ği o ki­şi­nin yo­ru­mu­na kal­mış­tır.
Bu­ra­da var­ma­mız ge­re­ken so­nuç şu­dur: Var­lık­la­ra yük­le­di­ği­miz tüm ni­te­lik­ler, "dış dün­ya­da­ki asıl­la­rı­na" de­ğil bey­ni­miz­de­ki gö­rün­tü­le­ri­ne ait­tir. Biz­ler hiç­bir za­man al­gı­la­rı­mı­zı aşıp, dı­şa­rı­ya ula­şa­ma­ya­ca­ğı­mız için mad­de­le­rin ya da renk­le­rin ger­çek var­lı­ğı­nı da gö­re­me­yiz. Ün­lü dü­şü­nür Ber­ke­ley de bu ger­çe­ğe şu söz­le­riy­le dik­kat çek­mek­te­dir:
Kı­sa­ca, ay­nı şey­ler, ay­nı za­man­da ba­zı­la­rı için kır­mı­zı, ba­zı­la­rı için sı­cak baş­ka­la­rı için tam ter­si ola­bi­li­yor­sa, bu de­mek­tir ki biz ya­nıl­sa­ma­la­rın et­ki­sin­de­yiz ve 'şey­ler' an­cak bi­zim zih­ni­miz­de var­dır...41
Avus­tral­ya'nın Ade­lai­de Üni­ver­si­te­si'nde gö­rev ya­pan Ox­ford Üni­ver­si­te­si'nden Ge­rard O'Bri­en, bir rad­yo ko­nuş­ma­sın­da bu ko­nuy­la il­gi­li şun­la­rı söy­le­mek­te­dir:
Dış dün­ya­ya bak­tı­ğı­mız­da nes­ne­le­ri renk­li ola­rak gö­rü­yo­ruz ve bu renk­le­rin de ger­çek­te tüm gör­dü­ğü­müz nes­ne­le­re ait ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yo­ruz. Ama şu an­da, bu­nun bu şe­kil­de olup ol­ma­dı­ğı ile il­gi­li ol­duk­ça il­ginç bir so­ru söz ko­nu­su. Bir­çok fel­se­fe­ci bi­zim gör­dü­ğü­müz renk­le­rin, bu renk­le­rin özel­lik­le­ri­nin ger­çek­te dün­ya­nın içi­miz­de mey­da­na ge­len tem­si­li gö­rün­tü­sü­nün özel­lik­le­ri ol­du­ğu­nu id­di­a edi­yor­lar. Bu­na gö­re dün­ya­nın ken­di­si­ne ait böy­le renk­ler bu­lun­mu­yor. Bu ne­den­le bi­zim zi­hin­le­ri­mi­zin dı­şın­da olan, bi­zim ya­şa­dık­la­rı­mız­dan ba­ğım­sız olan dün­ya as­lın­da renk­siz... Sö­zün ge­li­şi, siz el­ma­ya bak­ma­dı­ğı­nız za­man yi­ne kır­mı­zı renk­te mi? Dü­şün­dü­ğü­müz za­man dün­ya­nın bi­zim gör­dü­ğü­mü­zü dü­şün­dü­ğü­müz renk­te ol­du­ğu­nu san­mak as­lın­da bi­zim şo­ven­ce yak­la­şı­mı­mız. Çün­kü ar­tık bu ge­ze­ge­ni pay­laş­tı­ğı­mız di­ğer can­lı­la­rın fark­lı renk sis­tem­le­ri ol­du­ğu­nu ve ba­zı du­rum­lar­da renk­ler ara­sın­da biz­den da­ha az ayı­rım yap­tık­la­rı­nı ve bu­nun so­nu­cun­da dün­ya­yı ger­çek­te bi­zim gör­dü­ğü­müz­den fark­lı renk­ler­de al­gı­la­dık­la­rı gö­rü­şü­nü bi­li­yo­ruz. Bu ne­den­le biz dün­ya­yı be­lir­li renk­ler­de gö­rü­yo­ruz, fa­kat bel­ki de hay­van­lar fark­lı renk gru­bu için­de gö­rü­yor­lar. Ne­den şim­di bi­zim gör­dü­ğü­mü­zün doğ­ru ol­du­ğu­nu dü­şü­ne­lim? Dün­ya­nın ger­çek­te sa­hip ol­du­ğu renk­le­rin bi­zim gör­dük­le­ri­miz ol­du­ğu­nu ne­re­den bi­le­bi­li­riz? Bel­ki de bun­lar sa­de­ce, bi­zim ve yer­yü­zün­de­ki hay­van­la­rın oluş­tur­du­ğu gö­rün­tü­le­rin özü­ne iliş­kin dün­ya­yı kod­la­ma­nın iki fark­lı yo­lu.42

O'Bri­en'ın ko­nuy­la il­gi­li tes­pi­ti, ger­çek­ten de "dı­şa­rı­da­ki ger­çek­li­ğin" na­sıl bir şey ol­du­ğu­nu sor­gu­la­ma ba­kı­mın­dan önem­li­dir. Bi­zim dı­şı­mız­da­ki di­ğer can­lı­la­rın da dı­şa­rı­da ışık gör­dük­le­ri­ne ve­ya renk­le­ri bi­zim gi­bi al­gı­la­dık­la­rı­na da­ir hiç­bir de­lil yok­tur. Bi­zim ka­na­ati­mi­zin en doğ­ru ol­du­ğu­nu gös­te­ren bir bi­lim­sel de­li­le de ulaş­ma­mız müm­kün de­ğil­dir. Bu du­rum­da dış dün­ya ile il­gi­li yal­nız­ca zan­la­rı­mız ve tah­min­le­ri­miz söz ko­nu­su­dur. Çün­kü dış dün­ya­yı bil­di­ği­miz şe­kil­de al­gı­la­ma­mız, sa­hip ol­du­ğu­muz beş du­yu­ya bağ­lı­dır.

Dış Dün­ya­yı Ta­nı­tan 5 Du­yu
Eğer bil­di­ği­miz her şey ken­di zih­ni­miz­de gö­rü­len du­yu­sal gö­rün­tü­ler­se, bi­zim al­gı­la­rı­mı­zın dı­şın­da bir fi­zik­sel ger­çek­lik ol­du­ğu­nu ne­re­den bi­le­bi­li­riz? Bu yal­nız­ca bir tah­min de­ğil mi­dir? Be­nim ce­va­bım: Evet'tir. Bu bir tah­min­dir; ama yi­ne de en inan­dı­rı­cı olan­dır.43
Pe­ter Rus­sell
Dış dün­ya de­di­ği­miz şey, atom­la­rın bir­bir­le­riy­le yap­tık­la­rı elek­tron alış­ve­ri­şin­den, rad­yo dal­ga­la­rı­nın ha­va­da sü­rük­le­ni­şin­den, ha­va mo­le­kül­le­ri­nin tit­re­şi­min­den iba­ret­tir. Pe­ki, bir nes­ne­yi nes­ne ha­li­ne ge­ti­ren atom­lar ve mo­le­kül­ler ve rad­yo dal­ga­la­rı­nı mey­da­na ge­ti­ren ener­ji kay­nak­la­rı aca­ba ger­çek­te var mı­dır? Bun­la­rın var­lı­ğı­nı biz­le­re ka­nıt­la­yan ne­dir? Mey­da­na ge­tir­dik­le­ri mad­de­sel var­lık­lar mı; gör­dü­ğü­müz, kok­la­dı­ğı­mız, his­set­ti­ği­miz ci­sim­ler mi; yok­sa duy­du­ğu­muz ve­ya iz­le­di­ği­miz rad­yo dal­ga­la­rı mı? Yok­sa beş du­yu­muz­dan biz­le­re ula­şan elek­trik sin­yal­le­ri mi? Bu elek­trik sin­yal­le­ri or­ta­dan kalk­tı­ğın­da ne ola­cak? Dış dün­ya yok mu ola­cak?
Dış dün­ya, yo­ğun­laş­tı­rıl­mış bir dal­ga şek­li ola­rak var­dır. An­cak bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya, dış dün­ya­nın as­lı de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la, bi­ze ula­şan elek­trik sin­yal­le­ri or­ta­dan kalk­tı­ğın­da, bi­zim için dış dün­ya ger­çek­ten de yok ola­cak­tır. Çün­kü dış dün­ya ile il­gi­li her tür­lü bil­gi ve ni­te­li­ği, an­cak du­yu or­gan­la­rı­mız ara­cı­lı­ğıy­la öğ­re­ni­riz. Bi­ze dış dün­ya ile il­gi­li ve­ri­len bil­gi, yal­nız­ca du­yu or­gan­la­rı­mı­zın bi­ze ilet­ti­ği şe­kil­de­dir. Bi­ze ula­şan bu bil­gi­ler, bir di­zi iş­lem so­nu­cun­da elek­trik sin­ya­li­ne dö­nüş­tü­rü­lür ve bu sin­yal­ler bey­ni­mi­zin il­gi­li nok­ta­la­rın­da yo­rum­la­nır. Do­la­yı­sıy­la iç­ti­ği­miz bir içe­cek, sey­ret­ti­ği­miz bir film, kok­la­dı­ğı­mız bir çi­çek bey­ni­mi­zin bu yo­ru­mu­nun bir so­nu­cu­dur.
An­cak bu­ra­da şu ger­çe­ği tek­rar ha­tır­lat­mak­ta fay­da var­dır: Bey­ni­miz­de ger­çek­te ne renk­ler, ne ses­ler, ne de gö­rün­tü­ler var­dır. Bey­ni­miz­de var olan şey sa­de­ce elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Kar­şı­mız­da sey­ret­ti­ği­mi­zi zan­net­ti­ği­miz uç­suz bu­cak­sız man­za­ra, bak­ma­ya do­ya­ma­dı­ğı­mız ren­ga­renk bir çi­çek, yük­sek ses­li mü­zik, ta­dı­na hay­ran kal­dı­ğı­mız mü­kem­mel bir ye­mek as­lın­da yal­nız­ca bey­ni­mi­ze ula­şan elek­trik sin­yal­le­rin­den iba­ret­tir. Bu, kuş­ku­suz dış dün­ya­nın yok­lu­ğu an­la­mı­na gel­me­mek­te­dir. Du­yu or­gan­la­rı­mız­dan bey­ni­mi­ze ile­ti­len elek­trik sin­yal­le­ri­nin ke­sil­me­si, dı­şa­rı­da var olan dün­ya­yı or­ta­dan kal­dır­ma­ya­cak­tır. Böy­le bir du­rum­da dış dün­ya, "sa­de­ce bi­zim için" yok ola­cak­tır. Çün­kü, bi­ze ait dış dün­ya, yal­nız­ca elek­trik sin­yal­le­ri­nin bey­ni­miz­de yo­rum­lan­ma­sın­dan iba­ret­tir.
Map­ping The Mind (Zih­nin Ha­ri­ta­sı­nı Çı­kar­mak) isim­li ki­ta­bın­da bi­lim ya­za­rı Ri­ta Car­ter, dün­ya­yı na­sıl al­gı­la­dı­ğı­mı­zı şöy­le açık­lar:
Her bir du­yu or­ga­nı ken­di­ne uy­gun uya­rı­ya ce­vap ve­re­cek şe­kil­de ya­ra­tıl­mış­tır. Bu uya­rı­lar ise, mo­le­kül­ler, dal­ga­lar ve­ya tit­re­şim­ler şek­lin­de­dir. Tüm bu çe­şit­li­lik­le­ri­ne rağ­men du­yu or­gan­la­rı te­mel­de ay­nı gö­re­vi gö­rür­ler: Ken­di­le­ri­ne öz­gü uya­rı­la­rı elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­rür­ler. Bir uya­rı ise sa­de­ce bir uya­rı­dır. Kır­mı­zı renk de­ğil­dir ve­ya Be­et­ho­ven'ın Be­şin­ci Sen­fo­ni­si'nin ilk no­ta­sı de­ğil­dir, sa­de­ce bir elek­trik ener­ji­si­dir. As­lın­da, bir du­yu­yu di­ğer­le­rin­den fark­lı ha­le ge­tir­mek ye­ri­ne, du­yu or­gan­la­rı hep­si­ni ben­zer ha­le, ya­ni elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­rür­ler.
Öy­le ise, tüm du­yu­la­ra iliş­kin uya­rı­lar, bir­bi­rin­den ta­ma­men fark­sız bir form­da bey­ne, elek­trik akım­la­rı şek­lin­de gi­rer­ler ve bu­ra­da­ki si­nir hüc­re­le­ri­ni uya­rır­lar. Tüm olan bu­dur. Bu elek­trik sin­yal­le­ri­ni tek­rar ışık dal­ga­la­rı­na ve­ya mo­le­kül­le­re dö­nüş­tü­ren bir ge­ri dö­nü­şüm sis­te­mi yok­tur. Bir elek­trik akı­mı­nın gö­rün­tü­ye ve bir di­ğe­ri­nin ko­ku­ya dö­nüş­me­si ise, bu elek­trik akı­mı­nın han­gi si­nir hüc­re­le­ri­ni et­ki­le­di­ği­ne bağ­lı­dır.44
Bu, ger­çek­ten de son de­re­ce şa­şır­tı­cı ve önem­li bir ko­nu­dur. Dün­ya hak­kın­da al­dı­ğı­mız tüm his­ler, gö­rün­tü­ler, tat­lar, ses­ler, as­lın­da ay­nı mal­ze­me­den, elek­trik sin­yal­le­rin­den mey­da­na gel­mek­te­dir. Elek­trik sin­yal­le­ri­ni bi­zim için an­lam­lı ha­le ge­ti­ren, on­la­rı lez­zet­li bir yi­ye­cek, gü­zel bir man­za­ra, ha­re­ket­li bir mü­zik şek­li­ne dö­nüş­tü­ren ise bu elek­trik sin­yal­le­ri­nin bey­ni­miz­de et­ki­leş­ti­ği böl­ge­dir. Ama onu his­se­den ve al­gı­la­yan var­lık baş­ka­dır. Be­yin ve elek­trik sin­yal­le­ri, bir ye­me­ğin ta­dı­nı, bir çi­çe­ğin ren­gi­ni ve ko­ku­su­nu his­se­dip on­dan zevk ala­maz. Ma­ter­ya­list bi­lim adam­la­rı­nın fark ede­me­dik­le­ri şey, al­gı­la­yıp his­se­de­nin, be­yin­den fark­lı bir şey, ya­ni "ruh" ol­du­ğu­dur.
Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si'nden nö­ro­bi­lim­ci ve psi­ki­yat­ri pro­fe­sö­rü Jef­frey M. Schwartz, al­gı­nın be­yin­den ba­ğım­sız mey­da­na gel­di­ği ger­çe­ği­ni şu söz­ler­le açık­la­mak­ta­dır:
Her bi­linç du­ru­mu, muh­te­me­len tek ve eş­siz olan bel­li bir his­se sa­hip­tir. Bir ham­bur­ge­ri ısır­dı­ğı­nız­da edin­di­ği­niz de­ne­yim, bir bif­te­ği çiğ­ne­mek­ten fark­lı­dır. Her tür­lü tat de­ne­yi­mi, bir Cho­pin etü­dü­nü din­le­mek­ten ve­ya şim­şek­li bir fır­tı­na­yı sey­ret­mek­ten ve­ya bir içe­ce­ğin ko­ku­sun­dan fark­lı­dır. Gör­sel kor­teks­te kır­mı­zı­nın oluş­tu­ğu ye­rin be­lir­len­me­si, bi­zim kır­mı­zı­yı al­gı­la­ma­mız ve­ya kır­mı­zı al­gı­sı­nın ne­den Al­fre­do ye­me­ği­nin ta­dın­dan ve­ya (Be­et­ho­ven'in ese­ri) "für Eli­se"yi din­le­mek­ten fark­lı ol­du­ğu­nu açık­la­mak­tan uzak­tır... En de­tay­lı MR'lar bi­le al­gı­la­ma­nın ve­ya fark et­me­nin fi­zik­sel kay­nak­la­rı dı­şın­da bir şey ver­me­mek­te­dir. Bu­nun na­sıl bir duy­gu ol­du­ğu­nu açık­la­ma­nın ya­nı­na bi­le yak­la­şa­ma­mak­ta­dır. Ki­şi­nin bi­rin­cil ola­rak kır­mı­zı­yı al­gı­la­ma­sı ko­nu­su­nu açık­la­ya­ma­mak­ta­dır. Bu­nun fark­lı in­san­lar için de ay­nı ol­du­ğu­nu ne­re­den bi­le­bi­li­riz? Ne­den be­yin me­ka­niz­ma­la­rı üze­rin­de ça­lış­mak, hat­ta mo­le­kü­ler se­vi­ye­de ça­lış­mak, bu so­ru­la­ra hiç­bir şe­kil­de bir ce­vap sağ­la­ya­ma­mak­ta­dır?45
Pe­ter Rus­sell ise, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de açık­la­mış­tır:
Ne za­man fi­zik­sel gö­rü­nüm ay­rın­tı­la­rı­nı araş­tır­ma­ya kalk­sak, hep eli­miz boş dö­nü­yo­ruz. Fi­zik­sel ile il­gi­li ola­rak edin­di­ği­miz her fi­kir yan­lış çı­kı­yor. Mad­de­ci­lik fik­ri göz­le­ri­mi­zin önün­de bu­har­la­şıp gi­di­yor. Ama mad­de­sel dün­ya­ya olan inan­cı­mız git­gi­de kök­le­şi­yor – bi­zim de­ne­yim­le­ri­miz­le sü­rek­li ola­rak tak­vi­ye olu­yor – öy­le ki, bun­la­rın fi­zik­sel bir te­me­li ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne da­ir zan­nı­mı­za sı­kı sı­kı­ya ya­pı­şı­yo­ruz. Dün­ya'nın tüm ev­re­nin mer­ke­zin­de ol­du­ğu zan­nın­dan hiç­bir za­man şüp­he et­me­yen or­ta­çağ as­tro­nom­la­rı gi­bi, dış dün­ya­nın fi­zik­sel bir kö­ke­ni ol­du­ğu zan­nı­mı­zı hiç­bir za­man sor­gu­la­mı­yo­ruz. Ger­çek­ten de, bu­nun ya­nı­tı­nın doğ­ru­ca bi­ze ba­kı­yor ola­bi­le­ce­ği­ni fark et­ti­ğim­de ol­duk­ça şa­şır­dım. Bel­ki de dı­şa­rı­da ger­çek­ten de hiç­bir şey yok. Ya­ni, hiç­bir "şey". Fi­zik­sel gö­rü­nüm di­ye bir şey yok. Bel­ki de her şe­yin sa­de­ce be­yin­sel bir gö­rü­nü­mü var.46
Be­yin üze­ri­ne ya­pı­lan ça­lış­ma­lar, al­gı­la­ya­nın kim ol­du­ğu­na da­ir so­ru­la­ra hiç­bir za­man ce­vap ver­me­ye­cek­tir. Çün­kü bi­lim adam­la­rı­nın be­yin­de ara­dık­la­rı şey, as­lın­da in­sa­nın fi­zik­sel be­de­nin­den fark­lı, ken­di ben­li­ğin­de var olan şey­dir.
Stan­ford Üni­ver­si­te­si nö­rop­si­ko­lo­ji pro­fe­sö­rü Karl Prib­ram bi­lim ve fel­se­fe dün­ya­sın­da, al­gı­yı his­se­de­nin kim ol­du­ğu ile il­gi­li bu önem­li ara­yı­şa şöy­le dik­kat çek­miş­tir:
Yu­nan­lı­lar­dan be­ri, fi­lo­zof­lar "ma­ki­ne­nin için­de­ki ha­ya­let", "kü­çük in­sa­nın için­de­ki kü­çük in­san", vb. üze­ri­ne dü­şü­nüp dur­muş­lar­dı. "Ben" – ya­ni bey­ni kul­la­nan var­lık- ne­re­de­dir? Asıl bil­me­yi ger­çek­leş­ti­ren kim? As­si­si­li Aziz Fran­cis'in de söy­le­miş ol­du­ğu gi­bi: "Ara­dı­ğı­mız şey ba­ka­nın ne ol­du­ğu­dur."47
Şu­ur, yal­nız­ca Al­lah'ın in­sa­na ver­di­ği ru­hun sa­hip ol­du­ğu bir özel­lik­tir. İn­san sa­hip ol­du­ğu ruh ile dü­şü­nüp al­gı­la­yan, ka­rar alıp yo­rum ya­pa­bi­len bir var­lık ha­li­ne ge­lir. Sa­hip ol­du­ğu bi­linç ve akıl, bu ru­hun in­sa­na ka­zan­dır­dı­ğı özel­lik­ler­dir. Al­lah aye­tin­de şöy­le bu­yu­rur:

Böy­le­ce sa­na em­ri­miz­den bir ruh vah­yet­tik. Sen, ki­tap ne­dir, iman ne­dir bil­mi­yor­dun. An­cak Biz onu bir nur kıl­dık; onun­la kul­la­rı­mız­dan di­le­dik­le­ri­mi­zi hi­da­ye­te er­di­ri­riz. Şüp­he­siz sen, dos­doğ­ru olan bir yo­la yö­nel­tip-ile­ti­yor­sun. (Şu­ra Su­re­si, 52)

Bu ko­nu iler­le­yen bö­lüm­ler­de de­tay­lı ola­rak açık­la­na­cak­tır.

Bey­nin İçin­de­ki Man­za­ra­yı Sey­re­den Kim?
Bir ci­sim­den ge­len ışık, re­ti­na üze­ri­ne dü­şer ve da­ha son­ra iş­lem gör­me­si için be­yin­de otuz ka­dar fark­lı gör­me mer­ke­zi­ne ile­ti­lir. Göz mer­ce­ğin­den ge­çen ışık, gö­zün ar­ka ta­ra­fın­da­ki ağ ta­ba­ka­nın üze­ri­ne baş aşa­ğı ve iki bo­yut­lu bir gö­rün­tü bı­ra­kır. Ağ ta­ba­ka­da­ki çu­buk ve ko­ni hüc­re­ler, ba­zı kim­ya­sal iş­lem­ler­den son­ra bu gö­rün­tü­yü elek­trik­sel akı­ma dö­nüş­tü­rür. Bu elek­trik­sel akım­lar, göz si­nir­le­ri ara­cı­lı­ğı ile bey­nin ar­ka kıs­mın­da yer alan gör­me mer­ke­zi­ne gö­tü­rü­lür. Be­yin ise bu ge­len sin­ya­li an­lam­lı ve üç bo­yut­lu gö­rün­tü­ler ha­li­ne ge­ti­rir. Cra­ig Ha­mil­ton'un be­lirt­ti­ği gi­bi, "bu şim­di­ye dek hiç kim­se­nin tat­min edi­ci bir çö­zü­me ulaş­tı­ra­ma­dı­ğı bir prob­lem­dir. Fa­kat yi­ne de bi­zim an­la­ma­mız ge­re­ken, göz­le­ri­ni­zin her bi­ri res­min fark­lı bir kıs­mı­nı gö­rür ve bey­ni­niz ise bu­nu bir bü­tün ha­li­ne ge­ti­rir".48 Ya­pı­lan bu ta­nım­lar, ol­duk­ça ge­nel an­lam­da gö­zün na­sıl gör­dü­ğü­nü ta­rif et­mek­te­dir. Göz­ler, bi­ze dış dün­ya­da­ki, as­lı­nı hiç­bir za­man bi­le­me­ye­ce­ği­miz bir gö­rün­tü­nün olu­şum saf­ha­la­rı­nın ilk aşa­ma­sı­nı tem­sil eder­ler. Dı­şa­rı­da var olan dün­ya, göz­den ge­çen ışık sa­ye­sin­de, elek­trik sin­yal­le­ri yo­luy­la, içi­miz­de, bey­ni­mi­zin ol­duk­ça kü­çük bir nok­ta­sın­da var olur. Ba­şı­mı­zı kal­dı­rıp et­ra­fı­mı­za şöy­le bir bak­tı­ğı­mız­da gör­dü­ğü­müz gö­rün­tü uç­suz bu­cak­sız da ol­sa, as­lın­da bey­ni­mi­zin için­de­ki bu kü­çük nok­ta­da olu­şur. Bu uç­suz bu­cak­sız gö­rün­tü­nün as­lı­nın, gör­dü­ğü­müz gö­rün­tü­ye ben­ze­yip ben­ze­me­di­ği­ni ise hiç­bir za­man bi­le­me­yiz.
Cam­brid­ge Üni­ver­si­te­si ma­te­ma­tik ve teo­rik fi­zik bö­lü­mün­den Pe­ter Rus­sell, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de özet­ler:
Bir ağa­ca bak­tı­ğım­da, doğ­ru­dan ağa­cı gö­rü­yor­mu­şum gi­bi ge­lir. Ama bi­lim, ta­ma­men fark­lı bir şe­yin ger­çek­leş­ti­ği­ni söy­le­mek­te­dir. Göz­den gi­ren ışık re­ti­na­da kim­ya­sal re­ak­si­yon­la­rı te­tik­ler, bun­lar bey­ne gi­den si­nir lif­le­ri bo­yun­ca ha­re­ket eden elek­tro­kim­ya­sal im­puls­lar mey­da­na ge­ti­rir­ler. Be­yin al­dı­ğı ve­ri­le­ri ana­liz eder ve son­ra dı­şa­rı­da var olan şe­ye da­ir ken­di gö­rün­tü­sü­nü mey­da­na ge­ti­rir. Da­ha son­ra ben, ağaç gö­rün­tü­sü­nü gö­rü­rüm. Ama be­nim asıl gör­dü­ğüm ağa­cın ken­di­si de­ğil­dir, sa­de­ce zih­nim­de olu­şan gö­rün­tü­sü­dür. Bu, tec­rü­be et­ti­ğim her şey için ge­çer­li­dir. Bil­di­ği­miz, al­gı­la­dı­ğı­mız ve ha­yal et­ti­ği­miz her şey, her renk, ses, duy­gu, her dü­şün­ce, her his zi­hin­de mey­da­na ge­len bir şe­kil­dir. Bun­la­rın tü­mü zih­nin ken­di şe­kil­len­dir­me­si­dir.49
Tüm bun­lar, bi­zi önem­li bir ger­çe­ğe gö­tür­mek­te­dir: Biz ha­ya­tı­mız bo­yun­ca, dün­ya­yı bi­zim dı­şı­mız­da zan­ne­de­riz. Oy­sa dün­ya, her şe­yiy­le bi­zim içi­miz­de­dir. Biz­ler, dı­şı­mız­da zan­net­ti­ği­miz dün­ya­yı as­lın­da bey­ni­mi­zin için­de­ki kü­çü­cük bir nok­ta­da gö­rü­rüz.
Dı­şa­rı­da­ki dün­ya­nın as­lı­nı doğ­ru­dan gö­re­me­di­ği­mi­ze ve her şey be­yin­de olu­şan bir al­gı ol­du­ğu­na gö­re, aca­ba gö­ren ger­çek­ten "göz"mü­dür?
Biz­ler, ha­ya­tı­mız bo­yun­ca tüm dış dün­ya­yı göz­le­ri­miz­le gör­dü­ğü­mü­zü zan­ne­de­riz. Oy­sa gö­zün gör­me iş­le­vi­ni ger­çek­leş­tir­me­si için ya­pı­lan bi­lim­sel ta­nım, gö­re­nin göz ol­ma­dı­ğı­nı an­lat­mak­ta­dır. Göz­ler ve göz­le­re ait olan mil­yon­lar­ca si­nir hüc­re­si, sa­de­ce gör­me ola­yı­nın ger­çek­leş­me­si için bey­ne me­saj ile­ten kab­lo gö­re­vi­ne sa­hip­tir­ler. Re­ti­na, ken­di üze­ri­ne dü­şen ışık par­ça­cık­la­rı­nı al­gı­lar ve bun­la­rı elek­trik sin­ya­li­ne dö­nüş­tü­re­rek bey­ne ile­tir. Ya­ni bu­ra­da söz ko­nu­su olan; ha­va­dan ge­len ışık dal­ga­la­rı, yağ, pro­te­in ve su­dan oluş­muş re­ti­na ve ile­ti­len elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Be­yin­de; bah­çe­de ko­şu­şan ço­cuk­lar, ma­vi bu­lut­suz bir gök­yü­zü, de­ni­zi ya­ra­rak yü­zen ge­mi­ler yok­tur. Var olan şey, sa­de­ce elek­trik sin­yal­le­ri­dir.
Pe­ki bey­ni­miz­de tüm bu al­gı­la­rın oluş­tu­ğu, gö­rün­tü­le­rin can­lan­dı­ğı, ses­le­rin du­yul­du­ğu, ko­ku­la­rın oluş­tu­ğu bir yer var mı­dır? Bey­ni dik­kat­li­ce in­ce­le­ye­cek ol­sak, bir­bi­riy­le et­ki­le­şim için­de­ki nö­ron­lar ve bun­la­rın ara­sın­da­ki kim­ya­sal ve elek­trik­sel bağ­lan­tı­lar­la kar­şı­la­şı­rız. Ama bey­nin hiç­bir ye­rin­de renk­le­rin, şe­kil­le­rin, ya­zı­la­rın ve dış dün­ya­ya ait di­ğer şey­le­rin gö­rün­tü­le­ri­ni bu­la­ma­yız. Bey­nin hiç­bir ye­rin­de, yap­rak­la­rı ha­re­ket eden ye­şil bir ağaç, alış­ve­riş ya­pan ka­la­ba­lık, ev­ler, ara­ba­lar, mo­bil­ya­lar yok­tur. Bey­nin hiç­bir ye­rin­de bi­ze gü­lüm­se­yen bir dos­tu­muz, an­ne­miz ve­ya ba­ba­mız yok­tur. Oku­mak­ta ol­du­ğu­nuz bu ki­ta­bın gö­rün­tü­sü, bey­nin hiç­bir ye­rin­de bu­lun­ma­mak­ta­dır. Kı­sa­ca­sı, et­ra­fı­mız­da gör­dü­ğü­mü­zü zan­net­ti­ği­miz dün­ya, ne dı­şa­rı­da ne de be­yin­de­dir.
Gö­rün­tü­nün be­yin­de ol­du­ğu­nu id­di­a eden bi­lim adam­la­rı­nın şu so­ru­ya ce­vap ver­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. Eğer be­yin­de bir gö­rün­tü mey­da­na ge­li­yor­sa, bu du­rum­da bu gö­rün­tü­yü iz­le­yen kim­dir?
Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si, Psi­ko­lo­ji Bö­lü­mü ve Nö­ro­bi­lim Prog­ra­mı pro­fe­sö­rü ve Be­yin ve Al­gı­la­ma Mer­ke­zi Baş­ka­nı Vi­la­ya­nur S. Ra­mac­han­dran, Phan­toms in the Bra­in (Bey­nin Al­da­nış­la­rı) isim­li ki­ta­bın­da bu du­ru­mu şu şe­kil­de açık­la­mış­tır:
Elin­de tut­tu­ğu bar­dak­ta­ki içe­ce­ğe bak­tı. "Göz kü­re­min içi­ne bu bar­da­ğın ters bir gö­rün­tü­sü dü­şü­yor. Açık ve ko­yu renk­li gö­rün­tü­le­rin ha­re­ket­le­ri re­ti­na­mın üze­rin­de­ki fo­to­re­sep­tör­le­ri ak­tif­leş­ti­ri­yor ve şe­kil­ler, bir yol bo­yun­ca –bu yol op­tik si­nir­dir- tek tek pik­sel­ler ha­lin­de ak­ta­rı­lı­yor. Bey­ni­min için­de­ki ek­ran­da da gö­rün­tü­le­ni­yor. Bu bar­da­ğı da ay­nen bu şe­kil­de gör­mü­yor mu­yum? El­bet­te, bey­ni­min tek­rar gö­rün­tü­yü çe­vi­rip dü­zelt­me­si ge­re­ki­yor."
Onun fo­to­re­sep­tör­ler ve op­tik hu­su­sun­da­ki bil­gi­le­ri et­ki­le­yi­ci ol­sa da, bey­nin için­de bir yer­ler­de gö­rün­tü­le­rin iz­len­di­ği bir ek­ran ol­du­ğu şek­lin­de­ki açık­la­ma­sın­da cid­di bir man­tık ha­ta­sı var­dır. Çün­kü eğer iç nö­ron­la­ra bağ­lı bir ek­ran­da bar­da­ğın gö­rün­tü­sü­nü iz­le­ye­bi­li­yor ol­say­dı­nız, bey­ni­ni­zin için­de bu­nu gör­me­si için bir baş­ka kü­çük in­sa­na ih­ti­yaç du­yar­dı­nız. Bu da prob­le­mi çöz­me­ye­cek­tir, çün­kü bu kez onun ka­fa­sı­nın için­de gö­rün­tü­yü iz­le­ye­bil­me­si için da­ha da kü­çük bir in­sa­na ih­ti­yaç du­ya­cak­tı­nız ve bu böy­le­ce son­su­za dek de­vam ede­cek­ti. So­nuç ola­rak ise id­rak so­ru­su­nun ger­çek ce­va­bı­nı bu­la­ma­dan hiç bit­me­yen göz­ler, gö­rün­tü­ler ve kü­çük in­san­lar ile ba­şa çık­ma­nız ge­re­ke­cek­ti.50
Ra­mac­han­dran'ın bu­ra­da de­ğin­mek­te ol­du­ğu nok­ta son de­re­ce önem­li­dir. Bey­nin için­de gö­rün­tü ol­du­ğu­nu var­say­dı­ğı­mız­da, bu gö­rün­tü­yü bey­nin için­de iz­le­yen bir ki­şi­nin var­lı­ğı ge­re­ke­cek­tir. Be­yin­le­rin için­de gö­rün­tü­ler, gö­rün­tü­le­ri iz­le­yen kü­çük in­san­lar ve on­la­rın be­yin­le­rin­de­ki gö­rün­tü­yü iz­le­yen kü­çük in­san­lar ke­sin­ti­siz ola­rak de­vam ede­cek­tir. (De­tay­lı bil­gi için bkz. Ku­le­de­ki Kü­çük Adam, Ha­run Yah­ya, Araş­tır­ma Ya­yın­cı­lık) Bey­nin için­de­ki gö­rün­tü­yü iz­le­yen bir var­lık ol­ma­dı­ğı­na gö­re, bey­nin için­de­ki gö­rün­tü id­dia­sı ger­çek dı­şı ve man­tık­sız­dır. Bey­nin içi kap­ka­ran­lık­tır, ışık­sız­dır, ses­siz­dir. Bey­nin için­de renk­ler, bir­bi­rin­den gü­zel gö­rün­tü­lü çi­çek­ler, sı­cak­lık his­si ve­ren man­gal ate­şi ve cı­vıl cı­vıl öten kuş­lar yok­tur.
O hal­de bey­nin için­de olu­şan şey ne­dir? Ra­mac­han­dran, bu­nun tek­nik açık­la­ma­sı­nı şu şe­kil­de ya­par:
... id­rak ko­nu­su­nu an­la­mak için ilk adım be­yin­de­ki gö­rün­tü­ler fik­rin­den kur­tul­mak ve nes­ne­ler ile olay­la­rın dış dün­ya­da­ki tem­si­li ta­rif­le­ri üze­rin­de dü­şün­mek­tir. Bu say­fa­da ya­zı­lı olan pa­rag­raf­lar gi­bi bir pa­rag­raf, tem­si­li ta­rif ifa­de­si­ni çok iyi açık­la­ya­bi­le­cek bir ör­nek­tir. Eğer Çin'de­ki ar­ka­da­şı­nı­za da­ire­ni­zin na­sıl gö­rün­dü­ğü­nü an­lat­mak is­te­sey­di­niz, da­ire­ni­zi Çin'e nak­let­me­niz ge­rek­me­ye­cek­tir. Tek yap­ma­nız ge­re­ken da­ire­ni­zi ta­nım­la­yan bir mek­tup yaz­mak­tır. Fa­kat mek­tu­bu­nuz­da­ki ke­li­me­le­ri ya da pa­rag­raf­la­rı mey­da­na ge­ti­ren mü­rek­kep hiç­bir şe­kil­de fi­zik­sel an­lam­da oda­nı­za ben­zer­lik gös­ter­mez. Mek­tup, si­zin da­ire­ni­zin tem­si­li bir ta­ri­fi­dir.
Be­yin­de­ki tem­si­li ta­ri­fin an­la­mı ne­dir? El­bet­te mü­rek­kep dam­la­la­rı de­ğil, fa­kat si­nir ile­ti­le­ri­nin di­lin­den söz edil­mek­te­dir. İn­san bey­nin­de gö­rün­tü­le­rin iş­len­me­si için çok sa­yı­da alan bu­lun­mak­ta­dır, bun­la­rın her bi­ri gö­rün­tü­den be­lir­li tür­de bil­gi­le­ri al­mak­ta uz­man­laş­mış kar­ma­şık nö­ron ağın­dan olu­şur. Her bir nes­ne, bu alan­la­rın içe­ri­sin­de sa­de­ce o nes­ne­ye ait bir di­zi fa­ali­ye­ti ha­re­ke­te ge­çi­rir. Ör­ne­ğin bir ka­le­me, ki­ta­ba ya da bir in­san yü­zü­ne bak­tı­ğı­nız­da her du­rum için fark­lı bir si­nir­sel fa­ali­yet şek­li te­tik­le­nir ve si­zin ne­ye bak­tı­ğı­nız­la il­gi­li da­ha üst be­yin mer­kez­le­ri­ni "bil­gi­len­di­rir." Bu fa­ali­yet­le­rin bi­çi­mi, ay­nen ka­ğı­dın üze­rin­de­ki mü­rek­kep dam­la­la­rı­nın si­zin oda­nı­zı tem­sil ve­ya sem­bo­li­ze et­me­si gi­bi, gör­sel nes­ne­le­ri tem­sil eder ya da sem­bo­li­ze eder. Gör­sel sü­reç­le­ri an­la­ma­ya ça­lı­şan biz bi­lim adam­la­rı için he­de­fi­miz bey­nin bu sem­bo­lik ta­rif­le­ri oluş­tur­mak için kul­lan­dı­ğı şif­re­yi çöz­mek­tir, tıp­kı bir şif­re çö­zü­cü­nün ya­ban­cı bir met­ni de­şif­re et­me­ye ça­lış­ma­sı gi­bi...51
Fa­kat tek ba­şı­na bu ha­ri­ta­nın var­lı­ğı gör­me­yi açık­la­ya­maz çün­kü bey­nin için­de ön­ce­den de be­lirt­ti­ğim gi­bi pri­mer gör­me kor­tek­si­nin üze­rin­de gös­te­ri­len­le­ri iz­le­yen kü­çük bir in­san yok­tur.52
Ric­hard L. Gre­gory ise, bu­nu şu şe­kil­de ta­nım­lar:
Göz­le­rin, be­yin­de, nes­ne­le­rin al­gı­la­rın­dan olu­şan bir gö­rün­tü oluş­tur­duk­la­rı dü­şün­ce­si­nin ca­zi­be­sin­den ka­çın­mak önem­li­dir. Be­yin­de gö­rün­tü fik­ri, bü­tün bun­la­rı gö­re­cek bir iç gö­zün de bu­lun­ma­sı­nı be­ra­be­rin­de ge­ti­rir. Ama bu da, bu gö­rün­tü­yü gö­re­bi­le­cek bir baş­ka gö­zün bu­lun­ma­sı­nı baş­ka gö­rün­tü­ler için baş­ka göz­le­ri vs. ge­rek­ti­re­cek­tir. Bu ise hiç­bir so­nu­ca ulaş­ma­dan son­su­za ka­dar bu şe­kil­de de­vam eder.53
Io­wa Üni­ver­si­te­si Nö­ro­lo­ji De­part­ma­nı pro­fe­sö­rü ve baş­ka­nı An­to­ni­o Da­ma­si­o, "ol­duk­ça dü­rüst bir şe­kil­de şu­nu söy­le­ye­bi­li­rim; bi­lin­cin ilk prob­le­mi, na­sıl 'be­yin­de bir film' oluş­tu­ra­bil­di­ği­miz­dir,"54 açık­la­ma­sı­nı ya­par­ken, bi­lim adam­la­rı­nın bu ko­nu ile il­gi­li için­de bu­lun­duk­la­rı aç­ma­zı açık­ça iti­raf et­mek­te­dir. Açık­tır ki, 21. yüz­yıl bi­li­mi, "Gö­ren kim?" so­ru­su­nu ce­vap­sız bı­rak­mak­ta­dır. Bi­lim adam­la­rı, bey­nin için­de bir iz­le­yi­ci­nin ol­du­ğu var­sa­yı­mı­nı kuş­ku­suz terk et­miş­ler­dir. Ama bu du­rum, be­yin­de olu­şan gö­rün­tü kav­ra­mı­nı bi­lim adam­la­rı açı­sın­dan da­ha bü­yük bir prob­lem ha­li­ne ge­tir­miş­tir. Bey­nino için­de­ki tek bir nok­ta, bi­ze, sa­yı­sız de­ta­ya sa­hip olan, mü­kem­mel net­lik­te ve ku­sur­suz ay­rın­tı­lar ta­şı­yan bir dün­ya sun­mak­ta­dır. Hem de ke­sin­ti­siz ola­rak. Bu­nun tek­nik ve bi­lim­sel açık­la­ma­sı bu­dur. Pe­ki aca­ba olu­şan "gö­rün­tü" ne­re­de­dir?
Ox­ford Üni­ver­si­te­si'nden psi­ko­log ya­zar Su­san Black­mo­re, şu yo­ru­mu ya­par:
* Crick, "göz­le­ri­mi­zin önün­de gör­dü­ğü­müz dün­ya­nın can­lı gö­rün­tü­sü"nün bağ­lan­tı­la­rı­nı bul­mak is­te­di­ği­ni söy­lü­yor. Da­ma­si­o ise bu­nu "bey­nin için­de­ki si­ne­ma" ola­rak ad­lan­dı­rı­yor. Ama eğer gör­sel dün­ya bü­yük bir il­lüz­yon ise, bu du­rum­da bu ki­şi­ler ara­dık­la­rı şe­yi hiç­bir za­man bu­la­ma­ya­cak­lar, çün­kü ne bey­nin için­de­ki si­ne­ma ne de can­lı gö­rün­tü be­yin­de bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bun­lar da il­lüz­yo­nun bir par­ça­sı­dır.55
Su­san Black­mo­re'a gö­re mu­ha­tap ol­du­ğu­muz her şey, yal­nız­ca bir il­lüz­yon­dur. As­lın­da il­lüz­yon ta­nı­mı bu­ra­da or­ta­ya çı­kan du­ru­mu tam ola­rak açık­la­ya­ma­mak­ta­dır. İl­lüz­yon, zih­ni­miz­de mey­da­na ge­len olay­la­rı fi­zik­sel ger­çek­ler­le kar­şı­laş­tır­dı­ğı­mız­da or­ta­ya çı­kan bir du­rum­dur. An­cak bu­ra­da in­san, dı­şa­rı­da­ki dün­ya ile ya­ni kar­şı­laş­tır­ma ya­pa­bi­le­ce­ği bir fi­zik­sel ger­çek­lik­le mu­ha­tap de­ğil­dir. Bun­la­rın tü­mü, zih­nin üret­ti­ği şey­ler­dir ve zi­hin, dı­şa­rı­da­ki ger­çek­li­ği hiç­bir za­man gö­re­me­mek­te, du­ya­ma­mak­ta, his­se­de­me­mek­te­dir. Bun­lar yal­nız­ca bi­ze ait ger­çek­ler­dir. Bu du­rum­da bu­ra­da ger­çek­le­şen du­ru­mu il­lüz­yon de­ğil, da­ha çok ha­yal ola­rak ta­nım­la­mak da­ha doğ­ru ola­cak­tır.
Sa­hip ol­du­ğu­muz dün­ya, sa­de­ce bi­zim al­gı­la­rı­mız­da olu­şur. Bu dün­ya­yı bi­zim gör­dü­ğü­müz gi­bi gö­ren, bi­ze ait al­gı­la­rı his­se­dip al­gı­la­yan, bi­zim dün­ya­mı­za şa­hit olan hiç kim­se yok­tur. Gör­dük­le­ri­miz, bey­ni­mi­zin de bir par­ça­sı de­ğil­dir. Be­yin de sa­hip ol­du­ğu­muz bu ha­ya­li gö­rün­tü­ye ait­tir. Bi­zim al­gı­la­rı­mız; bi­ze sey­ret­ti­ri­len, bi­zim için var edil­miş bir dün­ya­yı oluş­tu­rur­lar. Dı­şa­rı­da ger­çek, mad­de­sel bir dün­ya var­dır ama in­san bu­na hiç­bir za­man ula­şa­ma­mak­ta­dır. Ku­an­tum fi­zi­ği­nin ka­şif­le­rin­den Er­win Shrö­din­ger'in be­lirt­ti­ği gi­bi, "her ki­şi­nin dün­ya gö­rün­tü­sü, ken­di zih­ni­nin oluş­tur­du­ğu kav­ram­dır ve dai­ma öy­le ka­la­cak­tır. Bu dün­ya gö­rün­tü­sü­nün, baş­ka bir var­lı­ğa sa­hip ol­du­ğu hiç­bir za­man ka­nıt­la­na­maz".56
Gö­zü­mü­zün önün­de zan­net­ti­ği­miz bir nes­ne­ye, ör­ne­ğin bir ki­ta­ba ba­ka­rak edin­di­ği­miz de­ne­yi­mi, onu sa­de­ce dü­şü­ne­rek de edi­ne­bil­me­miz bu ger­çe­ğin önem­li de­lil­le­rin­den­dir. Bey­nin için­de, ger­çek­te var ol­ma­yan bir var­lı­ğın gö­rün­tü­sü­nü el­de et­mek­te­yiz. Was­hing­ton Üni­ver­si­te­si'nden psi­ko­log Mic­ha­el Pos­ner ve nö­ro­log Mar­cus Ra­ich­le, bey­nin bu ola­ğa­nüs­tü me­ka­niz­ma­sı için şu söz­le­ri söy­le­mek­te­dir­ler:
Göz­le­ri­ni­zi açın, bir man­za­ra hiç ça­ba gös­ter­me­den si­zin gö­rün­tü­nü­zü dol­dur­mak­ta­dır; göz­le­ri­ni­zi ka­pa­tın ve o man­za­ra­yı dü­şü­nün. Bu şe­kil­de o man­za­ra­nın bir gö­rün­tü­sü­nü ça­ğı­ra­bi­lir­si­niz, ke­sin­lik­le si­zin göz­le­ri­niz­le gör­dü­ğü­nüz man­za­ra ka­dar can­lı, ke­sin­ti­siz ya da ek­sik­siz de­ğil­dir. Fa­kat ha­la man­za­ra­nın te­mel özel­lik­le­ri­ne sa­hip olan ni­te­lik­te­dir. Her iki du­rum­da da man­za­ra­nın bir gö­rün­tü­sü zi­hin­de oluş­mak­ta­dır. Ger­çek gör­sel de­ne­yim­ler­le olu­şan gö­rün­tü, ha­yal edi­len bir gö­rün­tü­den ayırt edi­le­bil­me­si ba­kı­mın­dan "al­gı" ola­rak ad­lan­dı­rıl­mak­ta­dır. Al­gı re­ti­na­ya çar­pan ve da­ha son­ra be­yin­de iş­lem­den ge­çi­ri­le­cek olan sin­yal­le­ri gön­de­ren ışı­ğın ürü­nü ola­rak oluş­mak­ta­dır. Fa­kat bu sin­yal­le­ri gön­der­mek için hiç­bir ışık re­ti­na­ya çarp­ma­dı­ğın­da bir gö­rün­tü­yü na­sıl oluş­tu­ra­bil­mek­te­yiz?57
Bir nes­ne­yi, bu nes­ne­nin as­lı yok­ken zih­ni­miz­de var eden şey, as­lı­nın var ol­du­ğu­nu zan­net­ti­ği­miz­de onu zih­ni­miz­de var eden me­ka­niz­ma ile ay­nı­dır. Do­la­yı­sıy­la, dış dün­ya ola­rak gör­dü­ğü­müz gö­rün­tü­le­rin var­lı­ğı, yal­nız­ca bir ya­nıl­sa­ma, bir ha­yal­dir. Gör­dü­ğü­müz her şey, kar­şı­mız­da­ki renk­li dün­ya, dost­la­rı­mız, çev­re­miz­de­ki in­san­lar, hat­ta ken­di be­de­ni­miz bu ha­ya­lin bir par­ça­sı­dır. Tüm bun­la­rın kay­na­ğı san­dı­ğı­mız şey, ya­ni dış dün­ya­nın as­lı, biz­ler için dai­ma bir bi­lin­mez ola­rak ka­la­cak­tır.
Bu göl­ge dün­ya; ça­lış­tı­ğı­mız iş ye­ri­ni, evi­mi­zi, çev­re­miz­de­ki in­san­la­rı, ara­ba­mı­zı, ye­di­ği­miz ye­me­ği, sey­ret­ti­ği­miz fil­mi, kı­sa­ca­sı ya­şan­tı­mız­da­ki her şe­yi kap­sar. Evi­mi­ze gir­di­ği­miz­de, ger­çek evi­miz­den içe­ri gir­di­ği­mi­ze da­ir bir his du­ya­rız. Oy­sa ger­çek evi­mi­zin, ona tı­pa­tıp ben­ze­yen, hat­ta gö­rün­tü ol­du­ğu­na da­hi ih­ti­mal ver­me­di­ği­miz bir kop­ya­sı­nı zih­ni­miz­de iz­le­riz. Evin için­de kar­şı­laş­tı­ğı­mız her­ke­sin gö­rün­tü­sü­nü yi­ne zih­ni­miz­de sey­re­de­riz. Bü­tün ha­ya­tı­mız, bey­ni­mi­zin için­de­ki kü­çük bir me­kan­da ge­çer.
Bu ko­nu üze­rin­de araş­tır­ma ya­pan nö­ro­log ve psi­ko­log­la­rın bir­ço­ğu, bu­ra­ya ka­dar­ki so­nu­ca ra­hat­ça ula­şır­lar. Ama "al­gı­la­ya­nın kim" ol­du­ğu so­ru­su­nun ce­va­bı­nı ver­mek­ten ge­nel­lik­le uzak du­rur­lar. Be­yin­de kü­çük in­san­lar arar, tüm bun­la­rı al­gı­la­yan bir mad­de­sel var­lı­ğı bul­ma­ya ça­lı­şır­lar. Bu­nu ki­tap­lar, ma­ka­le­ler, kon­fe­rans­lar bo­yun­ca tar­tı­şır, ko­nu­yu çö­ze­me­miş di­ğer bi­lim adam­la­rı­nı ör­nek gös­te­rir ve işin için­den çı­ka­ma­dık­la­rı­nı id­di­a eder­ler. Oy­sa tüm tek­nik ve bi­lim­sel ger­çek­le­rin açık­ça gös­ter­di­ği so­nuç, bü­tün bun­la­rı al­gı­la­yan, gö­ren ve his­se­de­nin, in­sa­nın sa­hip ol­du­ğu ruh ol­du­ğu­dur. Bi­lim adam­la­rı­nın be­yin­de ara­dık­la­rı şey, ya­ni "gö­ren var­lık" ruh­tur. Bi­zim "dış dün­ya" ola­rak ka­bul et­ti­ği­miz ya­şa­ma ait her şey, bu ru­ha iz­let­ti­ri­len gö­rün­tü­ler­den iba­ret­tir. Bu ger­çek, ba­zı bi­lim adam­la­rı­nın yü­ce­li­ği­ne inan­dık­la­rı ma­ter­ya­liz­mi or­ta­dan kal­dır­mak­ta­dır. Her şe­yin mad­de­sel var­lık­lar­dan iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a eden ma­ter­ya­list­ler için ru­hun var­lı­ğı, ke­sin ola­rak ka­bul edi­le­mez­dir. İş­te bu ne­den­le, "al­gı­la­ya­nın kim" ol­du­ğu so­ru­su, ma­ter­ya­list­ler için dai­ma ce­vap­sız ka­la­cak­tır.
İn­sa­na sa­hip ol­du­ğu ru­hu ve­ren Al­lah'tır. Bu ru­ha işit­ti­ren, iz­let­ti­ren, his­set­ti­ren Al­lah'tır. Mü­kem­mel net­lik­te, ku­sur­suz de­tay­lı ve ola­ğa­nüs­tü can­lı­lık­ta bir dün­ya­yı biz­ler için yal­nız­ca ha­yal ola­rak ya­ra­tan, ru­ha tüm bun­la­rı ya­şı­yor­muş his­si ve­ren, her şe­yi yok­tan var eden Yü­ce Al­lah'tır. Al­lah, ayet­le­rin­de bu ger­çe­ği in­san­la­ra ha­ber ver­miş­tir:

İş­te gay­bı da, mü­şa­he­de edi­le­bi­le­ni de bi­len, üs­tün ve güç­lü olan, esir­ge­yen O'dur.
Ki O, ya­rat­tı­ğı her şe­yi en gü­zel ya­pan ve in­sa­nı ya­rat­ma­ya bir ça­mur­dan baş­la­yan­dır.
Son­ra onun so­yu­nu bir öz­den (sü­la­le'den), bas­ba­ya­ğı bir su­dan yap­mış­tır.
Son­ra onu 'dü­zel­tip bir bi­çi­me sok­tu' ve ona Ru­hun­dan üf­le­di. Si­zin için de ku­lak, göz­ler ve gö­nül­ler var et­ti. Ne az şük­re­di­yor­su­nuz? (Sec­de Su­re­si, 6-9)
Ses­ler Yal­nız­ca Bey­ni­miz­de Var­dır
Duy­ma iş­le­mi­nin sis­te­mi, gör­me ile ay­nı­dır. Ses ola­rak bi­ze ula­şan bil­gi­ler, tıp­kı gö­rün­tü­de ol­du­ğu gi­bi yal­nız­ca elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Dış ku­lak, çev­re­de­ki ses dal­ga­la­rı­nı ku­lak kep­çe­si ile top­la­yıp or­ta ku­la­ğa ile­tir. Or­ta ku­lak, ses tit­re­şim­le­ri­ni güç­len­di­re­rek iç ku­la­ğa ak­ta­rır. İç ku­lak ise, bu tit­re­şim­le­ri se­sin yo­ğun­lu­ğu­na ve sık­lı­ğı­na gö­re elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­re­rek bey­ne gön­de­rir. Be­yin­de bu me­saj­lar, söz ko­nu­su sin­yal­le­rin iş­le­me ko­nu­lup yo­rum­lan­dı­ğı duy­ma mer­ke­zi­ne ile­ti­lir. Böy­le­ce duy­ma iş­le­mi ger­çek­le­şir.
An­cak bu­ra­da dik­kat edil­me­si ge­re­ken önem­li bir nok­ta var­dır: Tıp­kı gö­rün­tü­ler gi­bi, ses­ler de bey­ni­mi­zin dı­şın­da bir yer­ler­de de­ğil­dir. Özel­lik­le in­san bi­lin­ci ko­nu­sun­da­ki ça­lış­ma­la­rı ile ta­nı­nan Cam­brid­ge Üni­ver­si­te­si ma­te­ma­tik ve teo­rik fi­zik bö­lü­mün­den Pe­ter Rus­sell bu du­ru­mu şu şe­kil­de açık­lar:
Pis­ko­pos Ber­ke­ley bi­zim al­gı­la­rı­mız dı­şın­da hiç­bir şe­yin ol­ma­dı­ğı­nı sa­vu­nur­ken, bu­nu, eğer onu du­ya­cak hiç kim­se yok­sa, dev­ri­len bir ağaç ses çı­ka­rır mı tar­tış­ma­sı ta­kip et­ti. O dö­nem­ler­de se­sin ha­va­da na­sıl ile­til­di­ği­ne ve­ya ku­la­ğın ya da bey­nin na­sıl iş­lev gös­ter­di­ği­ne da­ir hiç­bir şey bi­lin­mi­yor­du. Gü­nü­müz­de bu­ra­da dev­re­ye gi­ren iş­lem­ler hak­kın­da çok da­ha faz­la şey bi­li­yo­ruz ve bu­nun ce­va­bı açık­ça "ha­yır"dır. Fi­zik­sel ger­çek­lik­te hiç­bir ses yok­tur, yal­nız­ca ha­va­da ba­sınç dal­ga­la­rı var­dır. Ses yal­nız­ca, bir al­gı­la­yı­cı­nın onu tec­rü­be et­me­si ile var olur –bu al­gı­la­yı­cı ya in­san­dır, ya bir ge­yik ve­ya bir kuş ya da bir ka­rın­ca.58 (vur­gu ori­ji­na­li­ne ait­tir.)
Dı­şa­rı­da­ki ses, bi­zim için, an­cak biz onu al­gı­la­dı­ğı­mız sü­re­ce var­dır. An­cak, bu­ra­da be­lir­til­me­si ge­re­ken önem­li bir nok­ta da­ha var­dır: Tıp­kı gö­rün­tü­ler gi­bi ses­ler de bey­ni­mi­zin için­de de­ğil­dir­ler. Be­yin­de var olan şey, yi­ne sa­de­ce elek­trik sin­yal­le­ri­dir. "Ger­çek" ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız her tür­lü ses, bey­ni­mi­zin için­de­ki bu elek­trik sin­yal­le­ri­nin bir ürü­nü­dür. Bir dos­tu­muz­la soh­bet eder­ken, onun üç bo­yut­lu gö­rün­tü­sü­nü bey­ni­miz­de mü­kem­mel şe­kil­de al­gı­lar; on­dan ge­len se­si de, söz ko­nu­su de­rin­lik his­si­ni onay­lar şe­kil­de du­ya­rız. Dos­tu­muz uzak­ta ise, se­sin uzak­tan gel­di­ğin­den emin olu­ruz. Oy­sa bu ses, ne uzak­ta ne de ya­kın­da­dır. Yal­nız­ca elek­trik sin­ya­li ola­rak var­dır. Bir baş­ka de­yiş­le bu ses, bey­ni­mi­zin için­de de de­ğil­dir. Bey­ni­mi­zin için­de de­rin bir ses­siz­lik ha­kim­dir. Ne ka­dar ka­la­ba­lık ve gü­rül­tü­lü bir or­ta­mın için­de olur­sak ola­lım, bey­ni­mi­zin için­de hiç ses yok­tur. Elek­trik sin­yal­le­ri­nin ilet­ti­ği uya­rı­lar, bi­ze dı­şa­rı­da ka­la­ba­lık ve gü­rül­tü­lü bir dün­ya­nın var ol­du­ğu bil­gi­si­ni ve­rir. Oy­sa ne dı­şa­rı­da­ki bu ka­la­ba­lık ve gü­rül­tü­lü dün­ya­ya ula­şa­bi­lir, ne de on­la­rı bey­ni­mi­zin için­de oluş­tu­ra­bi­li­riz. Ses, bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız bir şey­dir.
Pe­ter Rus­sell, bu ger­çe­ği şu şe­kil­de açık­la­mak­ta­dır:
Bir ke­ma­nın mü­zi­ği­ni du­yu­yo­rum, ama duy­du­ğum ses zih­nim­de or­ta­ya çı­kan bir ni­te­lik. Bu­nun gi­bi bir ses dış dün­ya­da yok­tur, sa­de­ce tit­re­şen ha­va mo­le­kül­le­ri var­dır."59
Do­la­yı­sıy­la ses­le­ri işi­tir­ken de, gö­rün­tü ile il­gi­li ola­rak ya­şa­dı­ğı­mız ay­nı ya­nıl­gı­ya dü­şe­riz. Ses­le­rin dış dün­ya­dan gel­di­ği­ni zan­ne­de­riz. Oy­sa bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız ses­ler, bi­zim için mey­da­na ge­ti­ril­miş göl­ge dün­ya­nın bir par­ça­sı­dır. Tıp­kı bu dün­ya­ya ait gö­rün­tü­ler, tat­lar, ko­ku­lar ve his­ler gi­bi, ses­ler de bi­ze ait bu al­gı dün­ya­sı­nın bir kıs­mı­nı oluş­tu­rur. Dış dün­ya­da var ol­du­ğu­nu dü­şün­dü­ğü­müz ka­la­ba­lık or­ta­mın gü­rül­tü­sü, bi­ze ses­le­nen ar­ka­da­şı­mı­zın se­si ve din­le­di­ği­miz mü­zik, yal­nız­ca bi­ze ait bu al­gı dün­ya­sın­da olu­şur. Tüm bun­la­rın dı­şa­rı­da­ki ger­çek­lik ile mu­ta­bık olup ol­ma­dı­ğı­nı bil­me­mi­ze im­kan yok­tur. Çün­kü bey­ni­mi­zin dı­şı­na çı­ka­rak asıl dün­ya­ya ulaş­ma­mız hiç­bir za­man müm­kün de­ğil­dir.

Ko­ku­lar ve Lez­zet­ler de Yal­nız­ca
Bey­ni­miz­de Mey­da­na Ge­lir
Pi­şen gü­zel bir ye­me­ğin ko­ku­su­nun, ger­çek­ten ye­mek­ten gel­di­ği­ni zan­ne­de­riz. Ye­mek pi­şer­ken, baş­ka­la­rı­nın da bi­zim­le ay­nı ko­ku­yu al­gı­la­dı­ğı­nı dü­şü­nür ve or­tak bir his­si pay­laş­tı­ğı­mı­za ina­nı­rız. Ama bu yal­nız­ca bir zan­dır. Bi­ze ula­şan şey, ko­ku mo­le­kül­le­ri­nin elek­trik sin­ya­li­ne dö­nüş­tü­rü­lüp bey­ni­mi­ze ulaş­mış ha­li­dir. Bir baş­ka de­yiş­le, "ko­ku" de­di­ği­miz şey de tıp­kı gör­me ve duy­ma gi­bi, elek­trik sin­yal­le­rin­den olu­şan bir al­gı­dır. Dı­şa­rı­da­ki ko­ku mo­le­kül­le­ri, hiç­bir za­man bey­ni­mi­ze ulaş­maz.
Ün­lü dü­şü­nür Ge­or­ge Ber­ke­ley, bu ger­çe­ği şu söz­ler­le açık­la­mış­tır:
Ön­ce renk­le­rin, ko­ku­la­rın vb. ger­çek­te var ol­du­ğu sa­nıl­dı; ama da­ha son­ra, bu çe­şit gö­rüş­ler red­de­dil­di ve gö­rül­dü ki bun­lar an­cak du­yum­la­rı­mız sa­ye­sin­de var­dır.60
Ko­ku al­gı­sı, fi­zik­sel an­lam­da hiç­bir ko­ku mo­le­kü­lü­nün ger­çek­te var ol­ma­dı­ğı rü­ya­lar sı­ra­sın­da da en ger­çek­çi şe­kil­de his­se­di­le­bi­len bir al­gı­dır. İn­san­lar rü­ya­lar­da, gö­rün­tü­yü son de­re­ce net ve mü­kem­mel şe­kil­de gör­dük­le­ri, se­si en ku­sur­suz ha­liy­le duy­duk­la­rı gi­bi, ko­ku­yu da ay­nı şek­liy­le al­gı­la­ya­bil­mek­te­dir­ler. Do­la­yı­sıy­la, bu­ra­dan yo­la çı­ka­rak, ko­ku­nun al­gı­la­na­bil­me­si için onun mad­de­sel var­lı­ğı­nın şart ol­ma­dı­ğı­nı an­la­mak ko­lay ola­cak­tır.
Bu du­rum, tat al­ma al­gı­sı için de ge­çer­li­dir. İn­san di­lin­de­ki tat al­gı­la­yı­cı böl­ge­le­rin gö­re­vi de, tıp­kı di­ğer du­yu or­gan­la­rın­da ol­du­ğu gi­bi, ge­len uya­rı­yı elek­trik sin­ya­li­ne dö­nüş­tür­mek­tir. Do­la­yı­sıy­la biz ho­şu­mu­za gi­den bir pas­ta­yı ye­di­ği­miz za­man, onun hiç­bir za­man ger­çek ta­dı­na ula­şa­ma­yız. Onun ger­çek gö­rün­tü­sü­nü gör­me­di­ği­miz, ger­çek ko­ku­su­nu duy­ma­dı­ğı­mız gi­bi, ger­çek lez­ze­ti­ni de ala­ma­yız. Al­dı­ğı­mız tad, bey­ni­mi­ze elek­trik sin­ya­li ola­rak ile­ti­len uya­rı­la­rın mey­da­na ge­tir­di­ği et­ki­dir. Bir baş­ka de­yiş­le, ha­ya­tı­mız bo­yun­ca sev­di­ği­miz bir yi­ye­ce­ğin, çi­ko­la­ta­nın, mey­ve­nin bi­zim al­gı dün­ya­mız­da mey­da­na ge­len şek­li ile mu­ha­tap olu­ruz. Beş du­yu­muz yo­luy­la bey­ni­miz­de mey­da­na ge­ti­ri­len al­gı­lar, biz­le­re bun­la­rın gü­zel gö­rü­nüm­lü, gü­zel ko­ku­lu ve lez­zet­li ol­du­ğu­nu söy­ler. Ama bu tü­müy­le bi­ze ait bir bil­gi­dir. Bi­zim zih­ni­miz­de bi­ze al­gı­lat­tı­rı­lan ni­te­lik­ler­dir. Bu­nun dı­şın­da, dış dün­ya hak­kın­da hiç­bir fik­ri­miz yok­tur.

Do­kun­ma His­si Yal­nız­ca
Bey­ne İle­ti­len Elek­trik Sin­yal­le­ri­dir
Al­gı­la­dı­ğı­mız dış dün­ya, öy­le­si­ne ger­çek­çi­dir ki, al­gı­la­rı­mı­zın oluş­tur­du­ğu bir dün­ya­da ya­şı­yor ol­ma­mız bi­lim­sel bir ger­çek ol­ma­sı­na rağ­men, in­san­la­rın bü­yük bir ço­ğun­lu­ğu al­gı­nın mü­kem­mel­li­ğin­den do­la­yı ya­nı­lır­lar. İn­san­la­rı ya­nıl­tan en bü­yük et­ki­ler­den bi­ri ise, do­kun­ma his­si­ne sa­hip ol­ma­la­rı­dır. İn­san­lar, gör­dük­le­ri, kok­la­dık­la­rı ve­ya tat­tık­la­rı şey­le­rin ger­çek­li­ğin­den şüp­he du­ya­bi­lir­ler. Ama nes­ne­le­re do­ku­na­bil­me al­gı­sı, dış dün­ya­nın ger­çek var­lı­ğı­na ula­şa­bi­li­yor his­si ve­re­rek on­la­rı ya­nıl­ta­bi­lir. Oy­sa, do­kun­duk­la­rı şe­yin bir elek­trik sin­ya­li ola­rak bey­ne ile­til­di­ği ger­çe­ği, bu ko­nu­da­ki tüm ön yar­gı­la­rı or­ta­dan kal­dır­mak­ta­dır. Di­ğer tüm al­gı­la­rı­mız gi­bi, do­kun­ma his­si de be­yin­de olu­şur. Bir şe­yi his­set­me­miz, an­cak onun­la il­gi­li bey­ni­miz­de al­dı­ğı­mız bil­gi­ye bağ­lı­dır. Bey­ni­miz al­gı­la­maz­sa, mad­de­ye do­kun­ma­mı­za rağ­men, onu his­set­me­miz müm­kün de­ğil­dir.
Pe­ter Rus­sell, bu du­ru­mu şu şe­kil­de açık­lar:
Mad­de­nin ka­tı bir ma­ter­yal ol­du­ğu­na da­ir fik­ri­miz ise, tıp­kı ye­şil renk gi­bi, bi­linç­te mey­da­na ge­len bir va­sıf­tır. Bu, "dı­şa­rı­da ola­nın" bir mo­de­li­dir. Ama tıp­kı di­ğer mo­del­ler gi­bi, dı­şa­rı da ger­çek­te olan­dan ol­duk­ça fark­lı­dır.61
Pe­ter Rus­sell'ın vur­gu­la­dı­ğı ger­çek­lik kav­ra­mı, son de­re­ce doğ­ru­dur. Dı­şa­rı­da­ki mad­de­ye do­ku­nur­ken onun­la iliş­ki­miz, yal­nız­ca eli­mi­zin elek­tron­la­rı­nın söz ko­nu­su nes­ne­nin elek­tron­la­rı­nı it­me­sin­den iba­ret­tir. Ya­ni ger­çek­te ona do­kun­ma­yız bi­le. Dı­şa­rı­da­ki nes­ne ile ara­mız­da hiç­bir te­mas yok­tur. Bu­na rağ­men olu­şan his, onun ni­te­li­ği­ni al­gı­lı­yor­muş iz­le­ni­mi ve­rir bi­ze. Bir ağaç göv­de­si­nin sert ol­du­ğu­nu, pa­mu­ğun yu­mu­şak ol­du­ğu­nu al­gı­la­ya­bi­li­riz. İki­si­ni fark­lı ni­te­lik­ler­de al­gı­la­rız ama as­lın­da mo­le­kü­ler dü­zey­de ger­çek­le­şen iş­lem, elek­tron­la­rın bir­bir­le­ri­ni it­me­sin­den iba­ret­tir. Do­kun­du­ğu­muz mad­de­den ge­len sert­lik his­si, bir ke­di­nin tüy­le­rin­den ve­ya bir du­va­rın pü­rüz­lü yü­ze­yin­den edin­di­ği­miz his, bi­ze yal­nız­ca elek­trik sin­ya­li ola­rak ulaş­mak­ta­dır. Bir baş­ka de­yiş­le, fi­zik­sel ola­rak ger­çek­le­şen de­ne­yi­mi­miz, biz­de olu­şan his ile tü­müy­le fark­lı­dır. Do­la­yı­sıy­la, dı­şa­rı­da var olan mad­de­nin hiç­bir za­man as­lı­na do­ku­na­ma­yız. Bi­ze ula­şan, dış dün­ya­ya da­ir bir al­gı­dır ve bu al­gı­la­ra da­ya­na­rak dış dün­ya­nın na­sıl bir yer ol­du­ğu­nu bil­me­mi­ze im­kan yok­tur.
Pen­sil­van­ya Üni­ver­si­te Has­ta­ne­si nük­le­er tıp bö­lü­mün­de yar­dım­cı do­çent dok­tor An­drew B. New­berg ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şun­la­rı be­lir­tir:
Geç­miş­te şöy­le di­yen ba­zı fi­lo­zof­lar var­dı: "Bak, eğer bir ka­ya­ya tek­me atar­sam ayak par­ma­ğım acır, bu ger­çek­tir. Bu­nu his­se­de­rim. Ger­çek ol­du­ğu­nu his­se­de­rim. Bu can­lı­dır. Bu­na ger­çek­lik de­nir." Fa­kat as­lın­da bu ha­la bir de­ne­yim­dir ve bu ha­la ki­şi­nin ger­çek­lik al­gı­sı­dır.62
Ör­ne­ğin sı­cak bir mad­de­ye do­kun­du­ğu­muz­da, onun his­si­ni bey­ne ilet­mek­le gö­rev­li olan si­nir­ler dev­re­den çı­ka­rıl­sa, yan­mak­ta olan eli­mi­zi his­set­me­miz müm­kün de­ğil­dir. Sı­cak­tan yan­ma, onu his­set­me ve bun­dan do­la­yı acı duy­ma his­si, yal­nız­ca bey­nin yo­ru­mu­dur. Ben­zer şe­kil­de dı­şa­rı­da bir uya­rı­cı ol­ma­ma­sı­na rağ­men, sırf elek­trik sin­yal­le­ri­nin ya­pay üre­ti­mi so­nu­cun­da da al­gı his­si olu­şa­bi­lir. Dı­şa­rı­da ya­nan bir ateş ol­ma­ma­sı­na kar­şın, eli­mi­zin yan­dı­ğı­nı his­se­de­bi­li­riz. Bu du­rum, bu­ra­da­ki yan­ma his­si­nin yal­nız­ca bi­zim al­gı dün­ya­mız­da mey­da­na gel­di­ği­nin bir di­ğer de­li­li­dir. Üze­rin­de dik­kat­le dü­şü­nül­me­si ge­re­ken bu önem­li ger­çe­ği 20. yüz­yı­lın ün­lü dü­şü­nü­rü Ber­trand Rus­sell şöy­le ifa­de et­miş­tir:
…Par­mak­la­rı­mız­la ma­sa­ya bas­tı­ğı­mız za­man­ki do­kun­ma du­yu­su­na ge­lin­ce, bu, par­mak uç­la­rın­da­ki elek­tron ve pro­ton­lar üze­rin­de bir elek­trik et­ki­si­dir. Mo­dern fi­zi­ğe gö­re, ma­sa­da­ki elek­tron ve pro­ton­la­rın ya­kın­lı­ğın­dan oluş­muş­tur. Eğer par­mak uç­la­rı­mız­da­ki ay­nı et­ki, bir baş­ka yol­la or­ta­ya çık­mış ol­say­dı, hiç ma­sa ol­ma­ma­sı­na rağ­men ay­nı şe­yi his­se­de­cek­tik.63
Mad­de­nin te­mel ni­te­li­ği, ya­ni sert­lik, bi­zim al­gı dün­ya­mız için, bi­lim­sel an­lam­da or­ta­dan kalk­mış bu­lun­mak­ta­dır. Bir şe­yi gö­rü­yor ol­ma­mız onun ger­çek fi­zik­sel gö­rü­nü­mü­ne da­ir bir de­lil ve ipu­cu ver­me­di­ği gi­bi, bir şe­ye do­kun­ma­mız da, onun sert­li­ği­ne da­ir hiç­bir de­lil ve ipu­cu ver­me­mek­te­dir. Do­kun­du­ğu­muz şey, yal­nız­ca bey­ni­miz­de olu­şan var­lık­tır. Dı­şa­rı­da­ki ger­çek ni­te­li­ği­ni ve gö­rün­tü­sü­nü bi­le­me­ye­ce­ği­miz bir ha­yal­dir. Bi­lim ya­za­rı J. R. Min­kel, New Sci­en­tist der­gi­sin­de­ki bir ya­zı­sın­da bu ger­çe­ği şu şe­kil­de açık­lar:
Şu an bir der­gi tu­tu­yor­su­nuz, bu­nu ka­tı bir mad­de ola­rak al­gı­lı­yor­su­nuz ve siz bu­nun ev­ren­de ba­ğım­sız bir şe­kil­de var ol­du­ğu­nu gö­rü­yor­su­nuz. Et­ra­fı­nız­da­ki ob­je­ler de ay­nı şe­kil­de, bel­ki bir fin­can kah­ve ya da bir bil­gi­sa­yar, hep­si dı­şa­rı­da ger­çek­miş gi­bi gö­rü­nü­yor. Ama hep­si yal­nız­ca bir ha­yal.64

Me­sa­fe de bir Al­gı­dır,
Yal­nız­ca Bey­ni­miz­de Olu­şur
Kar­şı­mız­da­ki bir in­sa­nın uzak bir yer­den yak­laş­mak­ta ol­du­ğu­nu he­men an­la­rız. Gö­rün­tü­sü, se­si ve bü­yük­lü­ğü bu­lun­du­ğu or­ta­ma gö­re de­ği­şik­lik gös­te­rir. Bu et­ken­le­re gö­re bir de­ğer­len­dir­me ya­par ve ki­şiy­le ara­mız­da na­sıl bir me­sa­fe ol­du­ğu­nu ta­yin ede­riz. Ama ger­çek­te kar­şı­mız­da­ki ki­şi ile ara­mız­da her­han­gi bir uzak­lık yok­tur. Onu uzak­ta bir yer­ler­de gör­dü­ğü­müz inan­cı, yal­nız­ca bey­ni­miz­de yap­tı­ğı­mız bir kı­yas ne­de­niy­le­dir. Bir baş­ka de­yiş­le, uzak­lık his­si yal­nız­ca bir al­gı­dır.
Dış dün­ya adı­nı ver­di­ği­miz gö­rün­tü o ka­dar inan­dı­rı­cı ve o ka­dar et­ki­le­yi­ci­dir ki, in­sa­nın, bun­la­rın tü­mü­nün bi­rer al­gı­dan iba­ret ol­du­ğu­na inan­ma­sı için de­rin­le­me­si­ne dik­kat ve­re­rek dü­şün­me­si ge­rek­mek­te­dir. Gö­rün­tü­yü bu ka­dar inan­dı­rı­cı ve et­ki­le­yi­ci ya­pan şey­ler ise me­sa­fe, de­rin­lik, renk, göl­ge, ışık gi­bi un­sur­lar­dır. Bu mal­ze­me­ler o ka­dar ku­sur­suz­ca kul­la­nıl­mış­tır ki, bey­ni­miz­de üç bo­yut­lu, renk­li ve can­lı bir gö­rün­tü ha­li­ne ge­lir­ler. Son­suz sa­yı­da­ki ay­rın­tı bu gö­rün­tü­ye ek­le­nin­ce, or­ta­ya, hiç far­kı­na var­ma­dan bü­tün bir ömür bo­yun­ca as­lı zan­ne­de­rek için­de ya­şa­dı­ğı­mız ama ger­çek­te sa­de­ce zih­ni­miz­de mu­ha­tap ol­du­ğu­muz ve as­lı­nın sa­de­ce bir kop­ya­sı olan bir dün­ya çı­kar.
Me­sa­fe de­di­ği­miz al­gı, bir çe­şit üç bo­yut­lu gör­me şek­li­dir. Gö­rün­tü­ler­de me­sa­fe ve de­rin­lik his­si­ni uyan­dı­ran şey­ler ise pers­pek­tif, göl­ge ve ha­re­ket de­di­ği­miz un­sur­lar­dır. Op­tik bi­li­min­de me­kan (spa­ce) al­gı­sı de­ni­len bu al­gı şek­li, çok kar­ma­şık sis­tem­ler­le sağ­la­nır. Bu sis­te­mi en ba­sit şek­liy­le şöy­le an­la­ta­bi­li­riz: Gö­zü­mü­ze ge­len gö­rün­tü sa­de­ce iki bo­yut­lu­dur. Ya­ni yük­sek­lik ve ge­niş­lik öl­çü­le­ri­ne sa­hip­tir. Göz mer­ce­ği­ne ge­len gö­rün­tü­le­rin bo­yut­la­rı ve iki gö­zün ay­nı an­da iki fark­lı gö­rün­tü gör­me­si de­rin­lik ve me­sa­fe his­si­ni oluş­tu­rur. Bi­zim her bir gö­zü­mü­ze dü­şen gö­rün­tü, di­ğer gö­ze ge­len gö­rün­tü­den açı, ışık gi­bi un­sur­lar açı­sın­dan fark­lı­dır. Be­yin bu iki fark­lı gö­rün­tü­yü tek bir re­sim ha­li­ne ge­ti­re­rek de­rin­lik ve me­sa­fe his­si­ni oluş­tu­rur.
Uzak­lık, bi­zim için yal­nız­ca bir his ola­rak ya­ra­tı­lır. Bi­raz ön­ce de be­lirt­ti­ği­miz gi­bi uzak­tan gel­di­ği­ni san­dı­ğı­mız bir in­san­la bi­zim ara­mız­da as­lın­da her­han­gi bir me­sa­fe yok­tur. Kar­şı­mız­da­ki ki­şi, bi­zim bey­ni­mi­zin için­de tek bir sa­tıh üze­rin­de ya­ra­tıl­mak­ta­dır. Al­gı­la­dı­ğı­mız me­sa­fe his­si ise, yal­nız­ca bey­nin yo­ru­mu­dur. Kar­şı­mız­da­ki in­sa­nın biz­den uzak­ta ol­du­ğu­na öy­le­si­ne mut­lak bir inan­cı­mız var­dır ki, ona se­si­mi­zi du­yur­mak için yük­sek ses­le ba­ğı­rır, ona ye­tiş­mek için tüm gü­cü­müz­le ko­şa­rız. Oy­sa ulaş­mak is­te­di­ği­miz in­san, bi­zim­le ay­nı yer­de­dir. Ko­şa­rak aş­tı­ğı­mı­zı zan­net­ti­ği­miz her san­ti­met­re ka­re­lik alan bi­zim bey­ni­mi­zin için­de var olan gö­rün­tü­nün par­ça­sı­dır. As­lın­da ne biz ha­re­ket ede­riz, ne de kar­şı­mız­da­ki ki­şi bi­ze yak­la­şır ve­ya biz­den uzak­la­şır. Her şey, bey­ni­mi­zin için­de­ki kü­çü­cük bir nok­ta­da bi­ze yal­nız­ca sey­ret­ti­ril­mek­te­dir.
Ör­ne­ğin gök­yü­zün­de uçan bir uça­ğın biz­den ki­lo­met­re­ler­ce uzak­ta ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­rüz. Oy­sa o as­lın­da, bi­zim ya­nı ba­şı­mız­da, bey­ni­mi­zin için­de­dir. Uça­ğa bak­tı­ğı­mız­da uça­ğın çı­kar­dı­ğı ses dal­ga­sı­nın ve o mad­de­nin yay­dı­ğı ışık dal­ga­la­rı­nın, gö­zü­mü­ze yan­sı­yan fre­kans­la­rı ve bo­yut­la­rı so­nu­cun­da uça­ğın biz­den bin­ler­ce ki­lo­met­re uzak­ta ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­rüz. An­cak be­yin eğer 2 bi­rim olan fre­kans ve bo­yu­tu 1 bi­rim ola­rak al­gı­la­say­dı, du­rum çok da­ha baş­ka olur­du. Bu du­rum­da, bin­ler­ce ki­lo­met­re uzak­ta ol­du­ğu­na emin ol­du­ğu­muz uça­ğın, çok da­ha fark­lı bir me­sa­fe­de ol­du­ğu­na ik­na olur ve bu­nun ger­çek­li­ğin­den şüp­he et­mez­dik.
İn­san, kar­şı­sın­da­ki de­rin­lik his­si için­de pek çok de­tay gö­rür. Bi­raz ile­ri­sin­de elin­de tut­tu­ğu ki­ta­bı, onun da­ha ile­ri­sin­de te­le­viz­yon, bi­raz da­ha uzak­ta pen­ce­re, da­ha ile­ri­ler­de pen­ce­re­den gö­rü­len uç­suz bu­cak­sız or­man ve en uzak­ta ise Gü­neş'i gör­mek­te­dir. El­le­ri, ba­cak­la­rı, göv­de­si de bu gö­rün­tü­nün için­de­dir. Her bi­ri­nin be­lir­li bir pers­pek­ti­fi, göz­lem­le­di­ği yer­den bel­li bir uzak­lı­ğı var­dır. Ya da baş­ka bir de­yiş­le, o böy­le al­gı­la­mak­ta­dır. De­rin­lik his­si, pers­pek­tif, göl­ge­ler ve gö­rün­tü­nün için­de gör­dü­ğü ken­di be­de­ni, ger­çek bir dış dün­ya gör­dü­ğü ko­nu­sun­da ken­di­si­ni ik­na et­mek­te­dir. Oy­sa göz­lem­le­di­ği ken­di be­de­ni de da­hil ol­mak üze­re her şey, bey­ni­nin için­de­ki elek­trik sin­yal­le­ri­nin bir et­ki­si­dir. He­men kar­şı­sın­da du­ran ki­tap ile en uzak­ta zan­net­ti­ği Gü­neş ara­sın­da bir me­sa­fe yok­tur. Bun­lar­la ken­di­si ara­sın­da da bir me­sa­fe yok­tur. Göz­lem­le­di­ği her şey, bey­nin­de olu­şan tek bir gö­rün­tü­nün bi­rer par­ça­sı­dır.
İki bo­yut­lu bir re­ti­na­da de­rin­lik his­si­nin oluş­ma­sı, iki bo­yut­lu bir re­sim tu­va­lin­de ger­çek­çi bir de­rin­lik his­si oluş­tur­ma­ya ça­lı­şan res­sam­la­rın kul­lan­dı­ğı tek­ni­ğe çok ben­zer. De­rin­lik his­si­ni oluş­tu­ran ba­zı önem­li un­sur­lar var­dır. Bun­lar; nes­ne­le­rin üst üs­te yer­leş­me­si, pers­pek­tif, do­ku de­ği­şi­mi, bo­yut, yük­sek­lik ve ha­re­ket­tir. Res­sam­la­rın tab­lo­la­rın­da kul­lan­dık­la­rı yön­tem, bey­ni­miz­de mey­da­na ge­len gö­rün­tü için de ge­çer­li­dir. Bey­ni­miz­de­ki iki bo­yut­lu bir me­kan­da de­rin­lik, ışık, göl­ge ay­nı me­tod­la mey­da­na ge­lir. Bir gö­rün­tü­de ay­rın­tı­lar, ya­ni ışık, göl­ge ve bo­yut­lar ne ka­dar de­tay­lı ola­rak iş­le­nir­se, o gö­rün­tü o ka­dar ger­çek­çi olur ve du­yu­la­rı­mı­zı al­da­tır. Böy­le­ce biz üçün­cü bo­yut olan de­rin­lik ve me­sa­fe var­mış gi­bi ha­re­ket ede­riz. Hal­bu­ki gör­dü­ğü­müz bü­tün gö­rün­tü­ler bir film ka­re­si gi­bi tek bir sa­tıh üze­rin­de bu­lu­nur. Bey­ni­miz­de­ki gör­me mer­ke­zi son de­re­ce kü­çük­tür! Bü­tün o uzak me­sa­fe­ler, uzak­ta­ki ev­ler, gök­te­ki yıl­dız­lar, Ay, Gü­neş, ha­va­da uçan uçak­lar, kuş­lar gi­bi gö­rün­tü­ler bu kü­çük me­ka­na sığ­dı­rı­lır. Ya­ni si­zin ba­kıp bin­ler­ce ki­lo­met­re yu­ka­rı­da de­di­ği­niz bir uçak­la, eli­ni­zi uza­tıp tu­ta­bil­di­ği­niz bar­dak ara­sın­da tek­nik an­lam­da bir me­sa­fe yok­tur, tü­mü bey­ni­niz­de­ki al­gı mer­ke­zin­de tek bir yü­zey üze­rin­de­dir.
Bu, müt­hiş bir ya­ra­tı­lış de­li­li, muh­te­şem bir sa­nat, mü­kem­mel bir eser­dir. Al­lah, her bir in­sa­nın zih­nin­de, bu mü­kem­mel gö­rün­tü­yü ve de­ta­yı, her an, ke­sin­ti­siz ola­rak var et­mek­te­dir. İn­sa­nın, kar­şı­sın­da­ki üç bo­yut­lu, de­rin­lik­li gö­rün­tü­nün var­lı­ğın­dan şüp­he ede­bi­le­ce­ği hiç­bir ek­sik­lik bu­lun­ma­mak­ta­dır. Bi­ze ait dün­ya, san­ki dı­şa­rı­da­ki as­lı­nın kop­ya­sı ola­rak sü­rek­li ya­ra­tıl­mak­ta­dır ve bu dün­ya­ya ait her ay­rın­tı­da, her sa­nat­ta, tüm bun­la­rın Sa­hi­bi'nin gü­cü, kud­re­ti ve ya­rat­ma sa­na­tı te­cel­li et­mek­te­dir. Tüm alem­le­ri ya­ra­tan, bun­la­rın tü­mü­nü her in­san için ay­rı ay­rı var eden, tüm var­lık­la­rın Sa­hi­bi ve Ha­ki­mi olan Yü­ce Al­lah'tır.
Al­lah ayet­le­rin­de şöy­le bu­yu­rur:

Al­lah, ye­di gö­ğü ve yer­den de on­la­rın ben­ze­ri­ni ya­rat­tı. Emir, bun­la­rın ara­sın­da dur­ma­dan iner; si­zin ger­çek­ten Al­lah'ın her şe­ye güç ye­tir­di­ği­ni ve ger­çek­ten Al­lah'ın il­miy­le her şe­yi ku­şat­tı­ğı­nı bil­me­niz, öğ­ren­me­niz için. (Ta­lak Su­re­si, 12)
Gör­mü­yor­lar mı; gök­le­ri ve ye­ri ya­ra­tan Al­lah, on­la­rın ben­ze­ri­ni ya­rat­ma­ya gü­cü ye­ter ve on­lar için ken­di­sin­de şüp­he ol­ma­yan bir sü­re (ecel) kıl­mış­tır. Zul­me­den­ler ise an­cak in­kar­da ayak di­ret­ti­ler. (İs­ra Su­re­si, 99)

Bi­zim İçin "Ger­çek" Ne­dir?
"Ken­di­le­ri­ni gör­dü­ğü­müz ve do­kun­du­ğu­muz için ve bi­ze al­gı­la­rı­mı­zı ver­dik­le­ri için nes­ne­le­rin var­lı­ğı­na ina­nı­rız. Oy­sa al­gı­la­rı­mız sa­de­ce zih­ni­miz­de var olan fi­kir­ler­dir. Şu hal­de al­gı­lar ara­cı­lı­ğıy­la ulaş­tı­ğı­mız nes­ne­ler fi­kir­ler­den baş­ka bir şey de­ğil­dir­ler ve bu fi­kir­ler, zih­ni­miz­den baş­ka yer­de bu­lun­maz­lar zo­run­lu ola­rak… Bü­tün bun­lar ma­dem­ki sa­de­ce zi­hin­de var olan şey­ler­dir, öy­ley­se ev­re­ni ve şey­le­ri zih­nin dı­şın­da var­lık­lar ola­rak ha­yal et­ti­ği­miz­de, ya­nıl­ma­la­rın içi­ne düş­müş olu­yo­ruz de­mek­tir…"65
Ge­or­ge Ber­ke­ley
Her­han­gi bir var­lı­ğı gör­me­miz, onun se­si­ni duy­ma­mız ve­ya ona do­kun­ma­mız, dı­şa­rı­da­ki mad­de­sel dün­ya­nın ni­te­li­ği hak­kın­da hiç­bir bil­gi ver­me­mek­te­dir. Bi­zim için bir mad­de­yi mad­de ya­pan, onun fi­zik­sel var­lı­ğı­na da­ir bi­ze de­lil ve­ren şey, onu al­gı­lı­yor olu­şu­muz­dur. Ama as­lın­da bi­zim al­gı dün­ya­mız­da, al­gı­nın ger­çek­leş­ti­ği mer­kez olan bey­nin için­de ne gö­rün­tü, ne ses, ne lez­zet, ne de ko­ku var­dır. Bey­nin içi zi­fi­ri ka­ran­lık­tır, bey­nin içi ses­siz­dir. Bey­nin için­de ko­ku­yu al­gı­la­yan, olu­şan gö­rün­tü­le­ri iz­le­yen kü­çük var­lık­lar yok­tur. Do­la­yı­sıy­la, bey­nin için­de gö­rün­tü­le­rin ve ses­le­rin oluş­ma­sı man­tık­sız­dır, an­lam­sız­dır ve bi­lim­sel ola­rak im­kan­sız­dır. An­cak biz­ler, bu zi­fi­ri ka­ran­lık ve ses­siz me­ka­nın için­de, hay­ran­lık uyan­dı­rı­cı de­re­ce­de mü­kem­mel, renk­li, ha­re­ket­li ve net bir dün­ya gö­rü­rüz. Bu öy­le bir dün­ya­dır ki, yal­nız­ca bey­ni­mi­zin için­de olu­şan bir al­gı dün­ya­sı ol­ma­sı­na rağ­men, ger­çek­li­ği ol­duk­ça ik­na edi­ci­dir.
Be­yin­de, dün­ya­nın en mü­kem­mel ka­me­ra­sın­dan da­ha ka­li­te­li gö­rün­tü sağ­la­yan, en ge­liş­miş üç bo­yut­lu si­ne­ma ve te­le­viz­yon­dan da­ha net ve renk­li bir gö­rün­tü mey­da­na gel­mek­te­dir. Be­yin­de, en ge­liş­miş mü­zik sis­te­min­den da­ha mü­kem­mel olan, da­ha net ve çok bo­yut­lu, ger­çe­ğin­den ayırt edi­le­me­yen ses­ler mey­da­na gel­mek­te­dir. Yi­ne be­yin­de, par­fü­mün, gü­lün ko­ku­su oluş­mak­ta; sı­cak, so­ğuk his­si mü­kem­mel şe­kil­de mey­da­na gel­mek­te­dir. Bu ku­sur­suz net­lik­te­ki dün­ya, Al­lah'ın di­le­me­si ile ke­sin­ti­siz ola­rak biz­le­re su­nul­mak­ta­dır.
Ka­la­ba­lık bir pa­zar ye­rin­de et­ra­fı­na ba­kan in­san, et­raf­ta ko­şuş­tur­mak­ta olan ço­cuk­la­rı, alış­ve­riş ya­pan bir­bi­rin­den fark­lı in­san­la­rı, ren­ga­renk vit­rin­le­ri, yi­ye­cek­le­ri, yol bo­yun­ca do­la­şıp du­ran so­kak ke­di­le­ri­ni, sı­cak ha­va­yı, ci­var­da­ki ka­fe­ter­ya­lar­dan yük­se­len ye­mek ko­ku­la­rı­nı ay­nı an­da al­gı­la­yıp his­se­de­bil­mek­te­dir. Ki­mi za­man ya­nın­da­ki ki­şiy­le soh­be­te dal­mak­ta, ya­nın­dan ge­çen ta­nı­dı­ğı ki­şi­le­re se­lam ver­mek­te, et­raf­ta­ki çi­çek­le­ri kok­la­mak­ta­dır. Ama as­lın­da bu in­san, sa­de­ce bey­ni­nin için­de olu­şan bir gö­rün­tü­yü iz­le­mek­te­dir. Et­ra­fın­da gör­dü­ğü ka­la­ba­lık, göz­lem­le­di­ği de­tay­lar, bur­nu­na ge­len hoş ko­ku­lar, bey­ni­nin için­de­ki ha­ya­li ek­ran­da oluş­mak­ta­dır. O ise, du­yu­la­rı va­sı­ta­sıy­la ken­di­si­ne iz­let­ti­ri­len gö­rün­tü­yü sey­ret­mek­te ve his­set­mek­te­dir. Bun­la­rın tü­mü, bu ki­şi­nin ya­şan­tı­sı­dır ama as­lın­da her bi­ri onun bey­nin­de olu­şan al­gı­lar bü­tü­nün­den baş­ka bir şey de­ğil­dir.
Ger­çek­te için­de bu­lun­du­ğu or­tam, ya­ni bu dün­ya­nın as­lı, ki­şi­nin ken­di­si­ne his­set­ti­ri­len gi­bi mi­dir? Bu­nu bi­le­me­yiz. Ger­çek­ten et­ra­fın­da ka­la­ba­lık in­san­la­rın olup ol­ma­dı­ğı ve­ya çi­çek­le­rin ko­ku­su­nun bü­tün or­ta­mı kap­la­yıp kap­la­ma­dı­ğı ko­nu­suy­la il­gi­li bir bil­gi edin­me­miz müm­kün de­ğil­dir. Bi­ze gös­te­ri­len, yal­nız­ca or­ta­mın al­gı­la­dı­ğı­mız şek­li­dir. Bi­zim için dış dün­ya, yal­nız­ca al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya­dır. Or­gan­la­rı­mı­zın bi­ze ilet­ti­ği elek­trik sin­yal­le­ri or­ta­dan kalk­tı­ğın­da, dı­şa­rı­da bir dün­ya ol­ma­sı­na rağ­men, bi­zim dış dün­ya­mız da or­ta­dan kal­ka­cak­tır.
Biz; bi­ze ile­ti­len, ulaş­tı­rı­lan ve gös­te­ri­len ka­da­rı­nı bi­le­bi­li­riz. O da zih­ni­mi­zin için­de olan bi­ten­le­rin ta­ma­mı­dır.
Ge­rard O'Bri­en, dış dün­ya ile al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya kav­ra­mı­nı şu şe­kil­de açık­lar:
Bi­zim ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­nın, bir an­lam­da ka­fa­la­rı­mı­zın için­de oluş­tu­ru­lan dün­ya­nın, ger­çek­te dün­ya­nın as­lı olup ol­ma­dı­ğı ile il­gi­li bir so­ru ak­la ge­li­yor. Çün­kü eğer bir di­zi teo­ris­ye­nin be­nim­se­di­ği gi­bi dün­ya­nın as­lın­da bey­ni­miz­de oluş­tu­rul­du­ğu­nu ka­bul eder­sek, bu du­rum­da bi­zim dün­ya­da tec­rü­be et­tik­le­ri­miz ile de­ne­yim­le­ri­miz dı­şın­da­ki ger­çek dün­ya ara­sın­da­ki ben­zer­lik ger­çek bir so­ru işa­re­ti ola­rak kar­şı­mı­za çı­kı­yor. Eğer bi­zim dün­ya­da­ki de­ne­yim­le­ri­miz ile dün­ya­nın ger­çek­te na­sıl ol­du­ğu ara­sın­da bü­yük uyuş­maz­lık­lar ol­du­ğu­nu dü­şü­nü­yor­sa­nız, bu du­rum­da bi­zim gör­dü­ğü­müz dün­ya­nın ve de­ne­yim­le­ri­mi­zin bir ba­kı­ma ha­yal ol­du­ğu dü­şü­nü­le­bi­lir.66 (vur­gu ori­ji­na­li­ne ait­tir.)

Şu du­rum­da bi­ze gö­re ger­çek ne­dir?
İn­sa­nın ger­çek­lik de­di­ği şey, bey­ni­nin ve his­le­ri­nin dı­şın­da mad­di ola­rak var olan bir ger­çek dün­ya­ya işa­ret eder. İn­san, bu dün­ya­yı göz­lem­le­se de göz­lem­le­me­se de bu­nun var­lı­ğı­na olan inan­cı tam­dır. Sa­bah kalk­tı­ğın­da ken­di oda­sı­nın için­de ol­du­ğun­dan emin­dir. Bü­ro­su­nu ve bü­ro­sun­da­ki bil­gi­sa­ya­rı­nın tam ola­rak bu­lun­duk­la­rı yer­de ol­duk­la­rı­nı var­sa­yar, er­te­si sa­bah tek­rar işe git­ti­ğin­de bun­la­rı bu­ra­da bu­la­ca­ğın­dan da emin­dir. Gü­nün so­nun­da eve git­mek için yo­la çık­tı­ğın­da evi­nin ora­da ola­ca­ğı­nı farz eder. Ar­ka­daş­la­rı­nın, ai­le­si­nin, ta­nı­dık­la­rı­nın, ak­ra­ba­la­rı­nın, on­la­rı gör­se de gör­me­se de var ol­duk­la­rı­nı ka­bul eder. Her gün ya­şa­dı­ğı ve tek­rar­la­dı­ğı bu gün­lük tec­rü­be­le­rin ço­ğu, tüm bu du­rum­la­rı sor­gu­la­ma­ya ma­hal ver­me­mek­te, hat­ta tam ter­si­ne tüm bun­la­rı te­yid ede­cek şe­kil­de ger­çek­leş­mek­te­dir.
Ama as­lın­da bun­la­rın tü­mü zih­ni­miz­de­dir. Bi­ze his­set­ti­ri­len şey­ler­dir. Dı­şa­rı­da var ol­du­ğu­na emin ol­du­ğu­muz o mad­de­sel dün­ya­nın yal­nız­ca ha­ya­li bir kop­ya­sı­nı gör­mek­te­yiz. Bi­zim dün­ya­mı­zı, sa­de­ce sa­hip ol­du­ğu­muz al­gı­lar mey­da­na ge­tir­mek­te­dir.
Su­san Black­mo­re, bey­nin için­de­ki bu dün­ya­yı, şu şe­kil­de ta­nım­la­mış­tır:
Zi­hin, ki­şi­sel bir ti­yat­ro gi­bi­dir. Ben, bu ti­yat­ro­nun için­de, ka­fa­mın için­de bir yer­ler­de­yim ve göz­le­rim­den dı­şa­rı doğ­ru ba­kı­yo­rum. Ama bu, çok du­yu­lu bir ti­yat­ro­dur. Bu ne­den­le, do­ku­nuş­la­rı, ko­ku­la­rı, ses­le­ri ve his­le­ri de tec­rü­be ede­bi­li­yo­rum. Ay­rı­ca ben, ha­yal gü­cü­mü de kul­la­na­bi­li­yo­rum. İç gö­züm ve­ya iç ku­la­ğım sa­ye­sin­de zi­hin­sel bir ek­ran üze­rin­de gö­rün­tü­le­ri ve ses­le­ri gö­rü­nür ha­le ge­ti­re­bi­li­yo­rum. Bun­la­rın tü­mü be­nim bi­lin­ci­mi oluş­tu­ru­yor ve "ben" bun­la­rı tec­rü­be eden iz­le­yi­ci­yim.67
Bi­zim göz­lem­le­di­ği­miz dün­ya, yal­nız­ca bir kop­ya dün­ya­dır. Işık­lar­la do­na­tıl­mış bir lu­na­park, be­yin­de olu­şan bir kop­ya gö­rün­tü­dür. Kay­na­ğı yal­nız­ca elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Çev­re­miz­de­ki in­san­la­rın, ya­kın­la­rı­mı­zın, et­raf­ta­ki kuş­la­rın ses­le­ri, bey­ni­mi­zin için­de olu­şan kop­ya ses­ler­dir. Kay­na­ğı yal­nız­ca elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Ye­di­ği­miz bir mey­ve­nin ta­dı ve ko­ku­su, bey­ni­miz­de olu­şan kop­ya lez­zet ve kop­ya ko­ku­dan iba­ret­tir. Mey­ve­nin as­lı­nı ye­me­miz im­kan­sız­dır. Bey­ni­miz­de­ki mey­ve­nin her tür­lü özel­li­ği­nin kay­na­ğı elek­trik sin­yal­le­ri­dir. Hiç­bir za­man Gü­neş'in ger­çek sı­cak­lı­ğı­nı, de­ni­zin ger­çek se­rin­li­ği­ni ve bir buz par­ça­sı­nın ger­çek so­ğuk­lu­ğu­nu his­set­miş de­ği­liz. Çün­kü Gü­neş'in, de­ni­zin ve bu­zun asıl­la­rı­na hiç­bir za­man ula­şa­ma­dı­ğı­mız gi­bi, on­la­rın biz­de mey­da­na ge­tir­di­ği et­ki­ler de yal­nız­ca elek­trik sin­yal­le­ri­dir.
Kar­şı­mız­da du­ran su bar­da­ğı, as­lın­da biz­den uzak­ta de­ğil­dir. Kar­şı­mız­da dur­ma­mak­ta­dır. O, bey­ni­mi­zin için­de­dir. Onun gö­rün­tü­sü­nü bey­ni­mi­zin için­de gö­rü­rüz. Bar­da­ğın cam yü­ze­yi­ne do­kun­du­ğu­mu­zu zan­net­ti­ği­miz­de, as­lın­da bar­da­ğın as­lı­na do­kun­ma­yız. Çün­kü do­kun­ma­yı his­se­den par­mak­lar de­ğil, bey­ni­miz­dir. Bu du­rum­da in­san, hiç­bir za­man ger­çek bir bar­da­ğa do­ku­na­maz. O bar­dak­ta­ki su­yu içe­mez. İç­ti­ği su, yi­ne in­sa­nın ken­di bey­nin­de olu­şan al­gı­la­rın ver­di­ği bir su iç­me his­sin­den iba­ret­tir.
Ül­ke­miz­de de gös­te­ri­me gi­ren What The Ble­ep Do We Know? (Ne Bi­li­yo­ruz ki?) bel­ge­sel fil­min­de At­lan­ta Ge­or­gi­a'da Li­fe Üni­ver­si­te­si'nden tıp dok­to­ru Jo­e Dis­pen­za, "bey­ni­niz şu­ra­da (dı­şa­rı­da) olan­la bu­ra­da (bey­nin için­de) olan ara­sın­da­ki far­kı bil­mez" di­ye be­lirt­mek­te, ay­nı bel­ge­sel­de Fred Alan Wolf ise, "'bu­ra­da' (bey­nin için­de) olan­dan ba­ğım­sız bir 'şu­ra­da' (dı­şa­rı­da olan) yok­tur"68 de­mek­te­dir.
Ya­şa­dı­ğı­mız ha­yat, söz ko­nu­su kop­ya al­gı­la­rın bir bü­tü­nü­dür. Bun­la­rın ger­çek­çi gö­rün­tü­sü ise ol­duk­ça al­da­tı­cı­dır. Biz, kar­şı­mız­da­ki ki­şi­nin de bi­zim­le ay­nı şey­le­ri al­gı­la­dı­ğı­nı dü­şü­nür, onun­la bu ko­nu­da hem­fi­kir olur ve al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya­nın ger­çek ha­li­ni göz­lem­le­di­ği­mi­zi zan­ne­de­riz. Oy­sa gör­dü­ğü­müz ve duy­du­ğu­muz şey­ler ko­nu­sun­da bi­zim­le hem­fi­kir olan kar­şı­mız­da­ki ki­şi de, bi­zim bey­ni­miz­de olu­şan bir gö­rün­tü­den iba­ret­tir. Ay­rı­ca, onun al­gı­la­dı­ğı şey­le­rin bi­zim­kin­den far­kı­nın ne ol­du­ğu­nu hiç­bir za­man bi­le­me­yiz. Bi­zim için ye­şi­lin na­sıl bir şey ol­du­ğu­nu, ıh­la­mur ko­ku­su­nun ne­ye ben­ze­di­ği­ni ona ta­rif ede­bil­me­miz müm­kün de­ğil­dir.
Bu du­rum­da ger­çek ne­dir? Jo­e Dis­pen­za, ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu so­ru­la­rı so­rar:
Bi­lim­sel de­ney­ler gös­ter­di ki, eğer bir ki­şi­yi alıp bey­ni­ni bel­li PET ta­ra­ma­la­rıy­la ve­ya bil­gi­sa­yar tek­no­lo­ji­siy­le in­ce­ler­ken bel­li bir nes­ne­ye bak­ma­la­rı­nı is­ter­sek bey­nin bel­li böl­ge­le­ri ay­dın­la­nı­yor. Son­ra göz­le­ri­ni ka­pa­tıp ay­nı nes­ne­yi ha­yal et­me­le­ri is­ten­di­ğin­de, san­ki o nes­ne­ye ger­çek­ten göz­le ba­kı­yor­muş gi­bi, bey­nin ay­nı böl­ge­le­ri ay­dın­la­nı­yor. Bu, bi­lim adam­la­rı­nın şu so­ru­yu sor­ma­sı­na ne­den ol­du: O za­man kim gö­rü­yor? Be­yin mi gö­rü­yor? Yok­sa göz­ler mi? Ger­çek ne? Ger­çek olan bey­ni­miz­le gör­dü­ğü­müz mü? Yok­sa göz­le­ri­miz­le gör­dü­ğü­müz mü? Ay­rı­ca ger­çek şu ki, be­yin çev­re­sin­de gör­dük­le­riy­le ha­tır­la­dık­la­rı ara­sın­da­ki far­kı bil­mez. Çün­kü ay­nı özel si­nir ağ­la­rı ateş­le­nir. Bu­nun üze­ri­ne bi­lim adam­la­rı yi­ne ay­nı so­ru­yu so­rar: Ger­çek ne­dir?69
"What the Ble­ep Do We Know?" bel­ge­se­lin­de J. Z. Knight, ger­çek­li­ği şöy­le ta­nım­la­mış­tır:
Bu ger­çek­li­ğe ger­çek de­me­ye izin ver­dik... ha­yal gü­cüy­le... ha­re­ket­siz­li­ği kır­mak, ka­os­tan çık­mak ve onu bi­çi­min­de tut­mak için ona "mad­de" di­yo­ruz.70
Biz­ler, yal­nız­ca bi­ze ait olan bir al­gı dün­ya­sı­nın için­de ya­şa­rız. Bu dün­ya­da­ki gö­rün­tü­ler, baş­ka kim­se­nin bi­zim­le pay­la­şa­ma­ya­ca­ğı, kim­se­nin onay­la­ya­ma­ya­ca­ğı gö­rün­tü­ler­dir ve biz bu gö­rün­tü­le­ri ger­çek ola­rak ka­bul ede­riz. Bu du­rum­da, ger­çek sa­de­ce bir ha­yal mi­dir? Sa­de­ce bi­ze his­set­ti­ri­len­ler­den mi iba­ret­tir? Ken­di be­de­ni­miz ola­rak sa­hip­len­di­ği­miz be­den, ken­di ya­şa­mı­mız di­ye ka­bul et­ti­ği­miz ya­şam, bi­zim zih­ni­miz­de sa­de­ce bir ha­yal ola­rak mı var ol­mak­ta­dır?
Bun­la­rın tü­mü ger­çek­ten de bi­rer ha­yal­dir. Ken­di bey­ni­mi­zin için­de var edi­len bir ha­yal ale­mi­nin için­de var­lı­ğı­mı­zı sür­dü­rü­rüz. Dı­şa­rı­da­ki ger­çek dün­ya­yı iz­le­di­ği­mi­zi dü­şü­nü­rüz. Ama as­lın­da bi­zim için bey­ni­miz­de ya­ra­tı­lan yep­ye­ni bir dün­ya var­dır ve bi­zim bu­nun dı­şı­na çık­ma­mız im­kan­sız­dır.
Fi­lo­zof Ge­off Ha­sel­hurst, bi­zim bey­ni­miz­de oluş­tur­du­ğu­muz ger­çek­lik kav­ra­mı ko­nu­sun­da bi­li­min açık­la­ma­sız kal­dı­ğı­nı şu söz­ler­le açık­lar:
İkin­ci ola­rak, (ve ha­yal kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­tı­cı­dır ki) al­gı­la­rı­mız bi­zi al­da­tır­lar. Fel­se­fe­ci­ler, bin­ler­ce yıl­dır zih­ni­mi­zin al­gı­la­rı­mı­zı tem­sil et­ti­ği­ni ve bu ne­den­le bi­zim gör­dü­ğü­müz, tat­tı­ğı­mız ve do­kun­du­ğu­muz dün­ya­nın, bi­zim al­gı­la­rı­mı­za se­bep olan ger­çek dün­ya­dan fark­lı ol­du­ğu­nu bi­li­yor­lar­dı. Renk al­gı­mız, zih­ni­mi­zin na­sıl be­lir­li bir ışık fre­kan­sı­nı tem­sil et­ti­ği­ne çok açık bir ör­nek­tir. Da­hası, eğer ger­çek­li­ği tanımla­ya­cak­sak, bu­nu algılarımızı mey­da­na ge­ti­ren ger­çek varlıklar­dan yo­la çıka­rak yap­mamız ge­re­kir, aslını tam tem­sil et­me­yen du­yu­larımızdan de­ğil. Bu ne­den­le bi­lim, de­ney­sel­lik üze­ri­ne ku­rul­muş ol­du­ğun­dan, ger­çek­li­ği ta­nım­la­ma ko­nu­sun­da pek ba­şa­rı­lı ol­ma­mak­ta­dır.71
Pe­ter Rus­sell ise şu açık­la­ma­la­rı ya­par:
Ön­ce­lik­le, mo­dern fi­zi­ğin var­dı­ğı so­nuç­la­rın bi­zim de­ne­yim­le­ri­miz­den ve­ya ger­çek­ler­den çok uzak­laş­tı­ğı­nı şa­şır­tı­cı bu­la­bi­li­riz... Ama bun­dan da­ha şa­şır­tı­cı olan, in­san bey­nin­de olu­şan ger­çek­lik gö­rün­tü­sü­nün, her şe­yin as­lı­na uy­gun olan tam bir gö­rün­tü­sü ol­ma­sı­dır... Mad­de­sel dün­ya­dan bah­set­ti­ği­miz­de, ge­nel­lik­le onun al­tın­da ya­tan ger­çek­li­ği kas­te­de­riz – bi­zim "dı­şa­rı­da" ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız dün­ya­yı. Ama as­lın­da biz sa­de­ce ger­çe­ğin gö­rün­tü­sü­nü ta­rif ede­riz. Bi­zim tec­rü­be et­ti­ği­miz mad­de­sel­lik, his­set­ti­ği­miz ka­tı­lık, bil­di­ği­miz "ger­çek dün­ya"nın tü­mü, zi­hin­de ya­ra­tı­lan gö­rün­tü­nün par­ça­la­rı­dır. Bun­la­rın tü­mü ger­çe­ği yo­rum­la­ma şe­kil­le­ri­dir. Her ne ka­dar ku­la­ğa çe­liş­ki­li gel­se de, mad­de, zi­hin­de ya­ra­tı­lan bir şey­dir.72 (vur­gu ori­ji­na­li­ne ait­tir.)
Bu du­rum­da bi­zim için ger­çek, dı­şa­rı­da as­lı­na hiç­bir za­man ula­şa­ma­ya­ca­ğı­mız mad­de de­ğil­dir. Bey­ni­miz­de bun­la­rın tü­mü­nün elek­trik sin­yal­le­rin­den olu­şan bir gö­rün­tü­sü mey­da­na gel­di­ği­ne gö­re, ger­çek, bi­zim bey­ni­miz­de olu­şan dün­ya da de­ğil­dir. Bu dün­ya tü­müy­le ha­yal­dir, bir il­lüz­yon­dur. Biz bu dün­ya­yı iz­le­ye­rek ya­nı­lır, al­da­nı­rız. Do­la­yı­sıy­la "ger­çek", bi­zim için ne dı­şa­rı­da, ne de bey­ni­mi­zin için­de­ki gö­rün­tü­de­dir.
Pe­ki bu du­ru­mu fark edip ka­bul­len­mek zor mu­dur? Fred Alan Wolf, in­san­la­rın için­de ya­şa­dık­la­rı ha­yal dün­ya­sı­na olan alış­kan­lık­la­rı­nı ve "asıl ger­çek­lik" kav­ra­mın­dan na­sıl uzak dur­ma­ya ça­lış­tık­la­rı­nı şu söz­ler­le özet­ler:
Biz­ler bi­linç­siz­ce içi­miz­de gö­mü­lü olan bu sır­rı sak­la­ma ça­ba­sı için­de­yiz... Bir baş­ka de­yiş­le, biz­ler bi­linç­siz­ce, her şe­yin gör­dü­ğü­müz şe­kil­de ol­du­ğu il­lüz­yo­nun al­tın­da ya­şa­ma­yı se­çi­yo­ruz. Bu yal­nız­ca be­nim ve­ya si­zin için ge­çer­li olan önem­li bir ger­çek de­ğil, bu ev­re­nin var­lı­ğı­nın en de­rin sır­rı­dır... Bu­nun (bu sır­rı sak­la­ma ça­ba­sı­nın) so­nuç ver­me­si­nin tek ne­de­ni, bu­na inan­mak­ta he­pi­mi­zin hem­fi­kir olu­şu­muz­dur. Eğer bu­na inan­ma­yı bir da­ki­ka ve­ya sa­de­ce bir sa­ni­ye, hat­ta tek bir mi­li­sa­ni­ye ka­dar dur­du­rur­sak ve bi­lin­ci­mi­zin bu­nu dur­du­ğu­mu­zun far­kı­na var­ma­sı­nı sağ­lar­sak, bu sır­rın açı­ğa ka­vuş­tu­ğu­nu gö­rü­rüz.
Ya­şan­tı­mı­zın ba­zı nok­ta­la­rın­da, bir şe­kil­de, bir yer­ler­de, sa­de­ce bir an­lı­ğı­na, bu bü­yük sır­rın or­ta­ya çık­tı­ğı za­man­lar olur... Ama hiç­bir za­man "ya­şa­sın" di­ye ba­ğır­ma­yız. Ti­yat­ro sa­lo­nun­da kim­se­nin şaş­kın­lık­tan ne­fe­si ke­sil­mez. Tek bir ya­ra­tı­cı ey­lem sı­ra­sın­da, bir şey hiç­lik­ten ayırt edi­lir olur, ama ken­di­mi­zi kan­dı­ra­rak bu­nu gör­me­yiz. Bu, bu şe­kil­de de­vam eder. Et­ra­fı al­kış­lar dol­dur­maz. Ar­ka­mı­za da­ya­nır, gös­te­ri­yi iz­ler, de­rin bir ne­fes alır ve şöy­le de­riz: "Biz bu­nu hiç­bir za­man çö­ze­me­ye­ce­ğiz, en iyi­si sa­de­ce ka­bul ede­lim."
... Pek ço­ğu­muz alış­kan­lık ola­rak bu ko­nu­da bi­linç­siz şe­kil­de ka­lır ve var­lı­ğı­mı­zın son na­no­sa­ni­ye­si­ne ka­dar bu ha­ya­le sı­kı­ca ya­pış­mış ola­rak ya­şa­rız. Ok­ya­nus ile yer­yü­zü ara­sın­da­ki ha­va, yer ve su ara­sın­da­ki sı­nı­ra ba­ka­rız. Ka­ba­ran ku­ma, su­ya ve ha­va­ya ba­kar ve fark­la­rı ha­tır­la­rız. Ay­nı şe­kil­de, ya­şa­mı­mı­zı gö­rün­me­yen bir za­rın bi­zi "ora­da­ki dış dün­ya­dan" ayır­dı­ğı ol­duk­ça ra­hat bir zan için­de ge­çi­ri­yo­ruz. "İçe­ri­de", zih­ni­mi­zin için­de, bi­zim ha­yal gü­cü­mü­zün iç dün­ya­sın­da, gü­ven­lik­te ve yal­nı­zız. Hiç­bir şe­kil­de, hiç kim­se ve­ya hiç­bir şey bi­zim zi­hin dün­ya­mı­zın içi­ne izin­siz gi­re­mez. Be­de­ni­miz­de­ki her du­yu, bi­ze sü­rek­li ola­rak bu­nun ger­çek ol­du­ğu­nu söy­ler, her bi­ri­miz yal­nı­zız­dır. "Dı­şa­rı­da­ki" ve "içe­ri­de­ki" dün­ya­la­rı bir­bi­rin­den ayı­ran al­gı­sal gös­te­ri­le­ri­miz­le yüz­leş­ti­re­cek her tür­lü bil­gi­yi, her dü­şün­ce­yi, her al­gı­yı, her ha­ya­li hi­ka­ye­yi in­kar ede­riz. Bi­ze fark­lı bir hi­ka­ye an­la­tan ki­şi­le­re şüp­hey­le ba­kar ve muh­te­me­len on­la­rın yan­lış yo­la sap­mış ol­du­ğu­nu dü­şü­nür, hat­ta de­li ol­duk­la­rı­na ka­na­at ge­ti­re­rek on­la­rı ba­şı­mız­dan at­ma­ya ça­lı­şı­rız.73
Bey­ni­miz­de olu­şan dün­ya­nın ger­çek ol­ma­dı­ğı­nı kav­ra­mak ve bu­nu ka­bul­len­mek, bir ma­ter­ya­list için ol­duk­ça zor­dur. Ama bu, bu­gün bi­li­min doğ­ru­la­mış ol­du­ğu bir du­rum­dur. Bu­na rağ­men, Fred Alan Wolf'un da be­lirt­ti­ği gi­bi, bu bü­yük ger­çek gör­mez­den ge­li­nir. Bir ha­yal dün­ya­sın­da ya­şa­mak­ta ol­ma­mız, sı­ra­dan bir bi­lim­sel bu­luş gi­bi yan­sı­tı­lır ve çö­zü­le­me­yen bir prob­lem ola­rak ka­bul edi­lir. Bu­nun tek ne­de­ni, bi­zim için "ger­çek" ola­nın, ma­ter­ya­list zih­ni­yet için "ka­bul edi­le­mez" olu­şu­dur. Ma­ter­ya­list­le­rin ka­bul ede­me­dik­le­ri ve bi­lim adam­la­rı­nın ara­yıp dur­duk­la­rı bu "ger­çek", in­sa­na ait ruh­tur. Bu dün­ya­da mut­lak olan ve ahi­ret­te son­su­za ka­dar var­lı­ğı­nı sür­dü­re­cek olan in­san ru­hu­dur. Bu ru­hu in­sa­na ve­ren Al­lah'tır. İn­sa­nın dı­şın­da var olan mad­de de, in­sa­nın ken­di be­de­ni de, zih­nin­de mey­da­na ge­len ha­ya­tı da bir gün yok olup gi­de­cek­tir. Ba­ki ve Mut­lak olan, Yü­ce Al­lah'ın di­le­di­ği­ne ver­di­ği Ken­di em­rin­den olan "ruh"tur.

Ha­ni Rab­bin me­lek­le­re: "Ger­çek­ten Ben, ça­mur­dan bir be­şer ya­ra­ta­ca­ğım" de­miş­ti.
"Onu bir bi­çi­me so­kup, ona Ru­hum'dan üf­le­di­ğim za­man siz onun için he­men sec­de­ye ka­pa­nın." (Sad Su­re­si, 71-72)

Rü­ya­da­ki Ger­çek­lik
Rü­ya gör­dü­ğü­müz sı­ra­da, as­lın­da hiç kim­sey­le ko­nuş­ma­yız. Hiç kim­se­yi gör­me­yiz, göz­le­ri­miz ka­pa­lı­dır. Koş­ma­yız, yü­rü­me­yiz. Kar­şı­mız­da ür­küp kaç­ma­mı­za ne­den olan var­lık­lar ve­ya gü­zel­li­ği­ni iz­le­di­ği­miz yem­ye­şil ve ge­niş bir çi­men­lik ve­ya aşa­ğı­ya bak­ma­ya kork­tu­ğu­muz dev gök­de­len­ler ve­ya ka­la­ba­lık in­san top­lu­luk­la­rı yok­tur. Biz­ler, kar­şı­mız­da tüm bu gö­rün­tü­ler var­ken, as­lın­da ya­ta­ğı­mız­da yal­nız ba­şı­mı­za­yız. Et­ra­fı­mız­da ol­du­ğu­nu zan­net­ti­ği­miz ka­la­ba­lı­ğın çı­kar­dı­ğı şid­det­li gü­rül­tü, ses­siz oda­mız­da bi­ze hiç­bir za­man ulaş­ma­mak­ta­dır. Hız­la koş­tu­ğu­mu­zu zan­net­ti­ği­miz bir an­da as­lın­da ne­re­dey­se hiç ha­re­ket et­me­mek­te­yiz. Ya­nı­mız­da­ki in­san ile ha­ra­ret­li bir ko­nuş­ma ya­par­ken as­lın­da ağ­zı­mı­zı bi­le aç­ma­yız. Ama rü­ya gör­dü­ğü­müz sı­ra­da, tüm bun­la­rı net ola­rak ya­şa­rız. Çev­re­miz­de­ki in­san­lar, or­tam, ya­şa­dı­ğı­mız olay­lar o ka­dar ger­çek­çi­dir ki, rü­ya sı­ra­sın­da bun­la­rı ger­çek­te ya­şa­dı­ğı­mız­dan hiç­bir za­man şüp­he duy­ma­yız.
Rü­ya­mız­da bi­ze ara­ba çarp­tı­ğı­nı gö­re­bi­lir ve bu­nun­la il­gi­li his­le­ri net ola­rak al­gı­la­ya­bi­li­riz. Ara­ba yak­la­şır­ken his­set­ti­ği­miz kor­ku­yu, ara­ba­nın ge­liş şek­li­ni ve hı­zı­nı, bi­ze çarp­tı­ğın­da be­de­ni­miz­de mey­da­na ge­len acı­yı ger­çek­te ol­du­ğu şe­kil­de ya­şar ve bu ola­yın ger­çek­li­ği­ne da­ir hiç­bir kuş­ku duy­ma­yız. Ha­va­nın sı­cak­lı­ğı, in­san­la­rın ba­kış­la­rı, giy­di­ği­miz kı­ya­fet­ler, her şey son de­re­ce ger­çek­çi­dir. Ama as­lın­da bun­la­rın hiç­bi­ri­ni ya­şa­ma­mı­şız­dır. Bi­ze ula­şan hiç­bir ışık, hiç­bir ses yok­tur. Gö­rün­tü­nün, se­sin, ko­ku­nun oluş­ma­sı için hiç­bir se­bep yok­tur. Dış dün­ya de­di­ği­miz kav­ram, yok ol­muş­tur. Sa­de­ce zih­ni­miz­de ya­şa­nan bir ha­yat var­dır. Ama bu­nun bu şe­kil­de ol­du­ğu­nun far­kın­da ol­ma­yız. Rü­ya gör­dü­ğü­müz sı­ra­da bi­ze tüm bun­la­rın bir rü­ya­dan iba­ret ol­du­ğu ha­tır­la­tı­la­cak ol­sa, bu­na ih­ti­mal ver­mez, için­de ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­nın ger­çek­li­ği­ne ol­duk­ça ik­na olu­ruz. Bi­zim için, rü­ya sı­ra­sın­da gör­dü­ğü­müz, kok­la­dı­ğı­mız, do­ku­na­rak his­set­ti­ği­miz ve duy­du­ğu­muz şey­le­rin ke­sin bir ger­çek­li­ği var­dır. İş­te bu ne­den­le, rü­ya sı­ra­sın­da kor­ku­la­rı­mız, se­vinç­le­ri­miz, en­di­şe­le­ri­miz ger­çek­tir. Bü­tün fi­zik­sel de­ne­yim­le­ri, uya­nık­ken ya­şa­dı­ğı­mız şek­li ile ya­şa­rız. Rü­ya sı­ra­sın­da, rü­ya­da ol­du­ğu­muz­dan şüp­he­len­me­mi­zi ge­rek­ti­re­cek hiç­bir de­lil söz ko­nu­su de­ğil­dir.
Rü­ya ör­ne­ği, bi­ze ait dış dün­ya­nın bir al­gı­dan iba­ret ol­du­ğu ger­çe­ği­ni ka­nıt­la­mak için ol­duk­ça et­ki­li bir ör­nek­tir. Rü­ya sı­ra­sın­da in­san, çev­re­sin­de­ki­le­rin ger­çek ol­ma­dı­ğı­na ik­na ola­ma­dı­ğı gi­bi, ger­çek ha­yat de­di­ği bu dün­ya için­de ya­şar­ken de, bu­nun yal­nız­ca zih­ni­miz­de al­gı­la­nan bir ger­çek­lik­ten iba­ret ol­du­ğu­na ik­na ol­mak­ta ol­duk­ça zor­luk çe­ker. Oy­sa "ger­çek ha­yat" de­di­ği­miz gö­rün­tü­le­ri al­gı­la­yış bi­çi­mi­miz, rü­ya­la­rı al­gı­la­yış bi­çi­mi­miz­le ta­ma­men ay­nı­dır. Her iki gö­rün­tü de zih­ni­miz­de olu­şur. Her iki gö­rün­tü­yü de iz­ler­ken bun­la­rın ger­çek­li­ğin­den şüp­he duy­ma­yız. Oy­sa rü­ya­la­rın ger­çek ol­ma­dı­ğı­na da­ir eli­miz­de ger­çek bir de­lil var­dır. Rü­ya­dan uyan­dı­ğı­mız­da, "de­mek ki gör­dük­le­rim sa­de­ce bir rü­yay­mış" de­riz. Öy­le ise, şu an­da gör­dük­le­ri­mi­zin bir rü­ya ol­ma­dı­ğı­nı na­sıl is­pat­la­ya­bi­li­riz?
Al­lah, ayet­le­rin­de bu ger­çe­ği şöy­le ha­ber ve­rir:

Sur'a üfü­rül­müş­tür; böy­le­ce on­lar ka­bir­le­rin­den (di­ril­ti­lip) Rab­le­ri­ne doğ­ru (dal­ga­lar ha­lin­de) sü­zü­lüp-gi­der­ler. De­miş­ler­dir ki: "Ey­vah­lar bi­ze, uy­ku­ya-bı­ra­kıl­dı­ğı­mız yer­den bi­zi kim di­ril­tip-kal­dır­dı? Bu, Rah­man (olan Al­lah)ın va'det­ti­ği­dir, (de­mek ki) gön­de­ri­len (el­çi)ler doğ­ru söy­le­miş". (Ya­sin Su­re­si, 51-52)

Şu an­da bu­nun is­pa­tı, bi­ze bi­lim­sel ola­rak ve­ri­len de­lil­ler­dir. Rü­ya­dan uya­na­ca­ğı­mız an ise, ya­şa­mı­mı­zın so­na er­me­si ile baş­la­ya­cak­tır. Şu du­rum­da, asıl doğ­ru olan bu dün­ya­nın biz­ler için sa­de­ce bir ha­yal, bir rü­ya gi­bi zi­hin­de ya­şan­dı­ğı­nı ka­bul edip ona gö­re dav­ran­mak­tır.
Pe­ter Rus­sell, rü­ya­da­ki ger­çek­lik ile ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­ya ait ger­çek­li­ği şu şe­kil­de kar­şı­laş­tı­rır:
Dün­ya al­gı­mız, "dı­şa­rı­da" ola­nın ol­duk­ça ik­na edi­ci bir gö­rün­tü­sü­dür. Ama bi­zim ge­ce gör­dü­ğü­müz rü­ya­lar­dan da­ha "dı­şa­rı­da" olan hiç­bir şey yok­tur. Rü­ya­la­rı­mız­da et­ra­fı­mız­da gö­rün­tü­le­rin, ses­le­rin ve his­le­rin ol­du­ğu­nun far­kın­da olu­ruz. Ken­di be­de­ni­mi­zin far­kın­da olu­ruz. Dü­şü­nür ve ka­rar ve­ri­riz. Kor­ku­yu, kız­gın­lı­ğı, mut­lu­lu­ğu ve sev­gi­yi ya­şa­rız. Di­ğer in­san­la­rı, bi­zim­le ko­nu­şan ve bi­zim­le et­ki­le­şim için­de olan ay­rı ay­rı ki­şi­ler ola­rak al­gı­la­rız. Rü­ya, bi­zim et­ra­fı­mız­da­ki "dı­şa­rı­da­ki" dün­ya­da ger­çek­le­şi­yor gi­bi­dir. Sa­de­ce uyan­dı­ğı­mız­da, bü­tün bun­la­rın rü­ya ol­du­ğu­nu an­la­rız – her şey zih­ni­miz­de ya­ra­tıl­mak­ta­dır.
"Bu sa­de­ce rü­yay­mış" de­di­ği­miz­de, bu de­ne­yim­le­ri­mi­zin fi­zik­sel bir ger­çek­li­ğe da­yan­ma­dı­ğı­nı kas­te­de­riz. Bun­lar; ha­tı­ra­lar­dan, umut­lar­dan, kor­ku­lar­dan ve di­ğer fak­tör­ler­den oluş­mak­ta­dır. Uya­nık hal­dey­ken, bi­zim dün­ya gö­rün­tü­müz, ken­di fi­zik­sel çev­re­miz­den al­dı­ğı­mız du­yu­sal bil­gi­le­re da­yan­mak­ta­dır. Bu du­rum, uya­nık­ken ya­şa­dı­ğı­mız de­ne­yim­le­re bir tu­tar­lı­lık ve rü­ya­lar­da ol­ma­yan bir ger­çek­lik his­si ve­rir. Ama ger­çek­te, uya­nık­ken ya­şa­dı­ğı­mız de­ne­yim­ler de, rü­ya­la­rı­mız­da ol­du­ğu ka­dar zih­ni­mi­zin ürü­nü­dür.74
Des­car­tes ise bu ger­çe­ği şu şe­kil­de ta­nım­la­mış­tır:
Rü­ya­la­rım­da şu­nu bu­nu yap­tı­ğı­mı, şu­ra­ya bu­ra­ya git­ti­ği­mi gö­rü­rüm; uya­nın­ca da hiç­bir şey yap­ma­mış, hiç­bir ye­re git­me­miş ol­du­ğu­mu, us­lu us­lu ya­tak­ta yat­tı­ğı­mı an­la­rım. Be­nim şu an­da rü­ya gör­me­di­ğim, hat­ta bü­tün ha­ya­tı­mın bir rü­ya ol­ma­dı­ğı gü­ven­ce­si­ni ba­na kim ve­re­bi­lir?75
El­bet­te ne et­ra­fı­mız­da­ki in­san­lar, ne de al­gı­la­rı­mı­zın sa­hi­bi olan biz şu an­da ya­şa­dı­ğı­mız ha­ya­tın bir rü­ya ol­ma­dı­ğı gü­ven­ce­si­ni hiç­bir za­man ve­re­me­yiz.
Rü­ya sı­ra­sın­da bir bu­za do­kun­du­ğu­muz­da, onun so­ğuk­lu­ğu­nu, ıs­lak­lı­ğı­nı, şef­faf gö­rün­tü­sü­nü bey­ni­miz­de mü­kem­mel şe­kil­de al­gı­la­rız. Bir gü­lü kok­la­dı­ğı­mız­da, gü­lün ken­di­ne has ko­ku­su­nu ku­sur­suz şe­kil­de his­se­de­bi­li­riz. Bu­nun ne­de­ni, bir gü­lü ger­çek­te kok­lar­ken de, onu rü­ya­mız­da gör­dü­ğü­müz­de de bey­ni­miz­de ay­nı iş­lem­le­rin mey­da­na gel­me­si­dir. Bu du­rum­da, han­gi du­rum­da gü­lün ger­çek gö­rün­tü­sü ve ger­çek ko­ku­su ile mu­ha­tap ol­du­ğu­mu­zu bi­le­me­yiz. İşin as­lı ise, her iki du­rum­da da ger­çek gül ile mu­ha­tap ol­ma­dı­ğı­mız ve her iki du­rum­da da gü­lün gö­rün­tü­sü­nün de ko­ku­su­nun da bey­nin hiç­bir ye­rin­de var ol­ma­dı­ğı­dır. Bu du­rum­da her iki­si de ger­çek­li­ği tem­sil et­me­mek­te­dir. Ge­rald O'Bri­en, bu du­ru­mu şu söz­ler­le ta­rif et­miş­tir:
Ya­ta­ğı­mız­da uyu­yo­ruz, göz­le­ri­miz ka­pa­lı, ama yi­ne de bir­ço­ğu­muz çok can­lı gör­sel de­ne­yim­ler ya­şı­yo­ruz. Bu gör­sel de­ne­yim­ler­de in­san­la­rın bu­lun­du­ğu bir dün­ya­da­yız, çev­re­miz­de olay­lar olu­yor ve biz bu rü­ya­yı gö­rür­ken, bu or­tam, bir bi­çim­de bi­ze ger­çek­ten dün­ya­day­mı­şız gi­bi gö­rü­nü­yor. Şim­di bu ger­çek­ten önem­li, çün­kü bi­ze be­yin­le­ri­mi­zin as­lın­da gör­me de­ne­yi­mi­ni rü­ya­la­rı­mız­da ol­du­ğu şe­kil­de üret­me ye­te­ne­ği ol­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Bu da ba­zı fel­se­fe­ci­ler ve zi­hin üze­rin­de ça­lı­şan teo­ris­yen­ler için ge­nel an­lam­da şu­nu gös­te­ri­yor, bel­ki de biz­ler uya­nık­ken ve dün­ya­yı göz­lem­ler­ken, yan­lış bir an­la­yı­şa sa­hi­biz. Bel­ki de ger­çek­ten tüm de­ne­yim­le­ri­mi­zi, dün­yay­la il­gi­li tüm gör­sel tec­rü­be­le­ri­mi­zi bir bi­çim­de bey­ni­miz şe­kil­len­di­ri­yor ve bi­zim dün­yay­la doğ­ru­dan bağ­lan­tı ha­lin­de ol­du ğu­muz ile il­gi­li ge­nel ka­bul tü­müy­le yan­lış.76
İn­san rü­ya gör­dü­ğü sı­ra­da, bir rü­ya­da ol­du­ğu­nu bil­se, üze­ri­ne doğ­ru ge­len ara­ba onu kor­kut­maz, el­de et­ti­ği mal ve pa­ra­nın ge­çi­ci ol­du­ğu­nu bi­lir, bu­nun için hırs yap­maz. Sa­hip ol­du­ğu ni­met­le­rin ve gü­zel­li­ğin, uyan­ma­sı ile son bu­la­ca­ğı­nı bi­lir, bü­yük­len­mez. Rü­ya sı­ra­sın­da, in­san­la­rın ken­di­si­ne kar­şı olum­suz tu­tum­la­rı ve ta­vır­la­rı bir öne­me sa­hip de­ğil­dir. Çün­kü hem bu or­ta­mın hem de bu in­san­la­rın ger­çek ol­ma­dık­la­rı­nı bi­lir. Rü­ya sı­ra­sın­da, mut­la­ka rü­ya­dan uya­na­ca­ğı­nı bi­lir; iş­te bu yüz­den dün­ye­vi hırs­la­rın pe­şin­de koş­maz, dün­ye­vi hu­zur­suz­luk­la­ra ya­naş­maz, bu ya­şa­mı hiç bit­me­ye­cek zan­ne­dip men­fa­at pe­şin­de koş­maz. Rü­ya or­ta­mı­nın dı­şın­da ger­çek bir ha­yat ol­du­ğun­dan emin­dir. İş­te bu ne­den­le, rü­ya gör­dü­ğü­nü bi­len bir in­san için rü­ya sı­ra­sın­da için­de bu­lun­du­ğu or­ta­mın hiç­bir öne­mi ve de­ğe­ri yok­tur.
Rü­ya için ve­re­bi­le­ce­ği­miz bu ör­nek, ger­çek ha­yat ola­rak ad­lan­dır­dı­ğı­mız bu ha­yat için de ge­çer­li­dir. Bu ha­ya­tın ger­çek ol­ma­dı­ğı­nı, yal­nız­ca bir al­gı ola­rak gös­te­ril­di­ği­ni bi­len bir ki­şi için, bu­ra­da dün­ya­ya yö­ne­lik ola­rak ya­şa­dık­la­rı­nın ve duy­duk­la­rı­nın hiç­bir öne­mi yok­tur. Çün­kü tıp­kı rü­ya­da ol­du­ğu gi­bi, ger­çek ol­ma­yan bir ha­ya­tın için­de ya­şar­ken, bu­nun sah­te­li­ği­ni fark et­miş­tir. Ken­di­sin­den men­fa­at gö­zet­mek is­te­yen ki­şi­le­rin ger­çek­te var ol­ma­dık­la­rı­nı, çev­re­sin­de­ki al­da­tı­cı gü­zel­lik ve me­ta­la­rın ger­çek­te bir ha­yal­den iba­ret ol­du­ğu­nu ar­tık bil­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la, dün­ya­da var olan şey­ler üze­rin­de hırs yap­ma­sı­nın, men­fa­at edin­mek için ça­ba sar­fet­me­si­nin bir an­la­mı yok­tur. Ge­lip ge­çi­ci bir rü­ya­nın için­de ya­şa­mak­ta­dır ve asıl ha­ya­tın bun­dan son­ra baş­la­ya­ca­ğı­nı bil­mek­te­dir.
Ya­zar Re­mez Sas­son, ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu söz­le­ri söy­le­mek­te­dir:
Bu san­ki bir film gös­te­ri­mi gi­bi­dir. Fil­mi sey­re­den ki­şi, ka­rak­ter­le­re ve ek­ran­da olan­la­ra ta­ma­men ken­di­si­ni kap­tır­mış­tır. Kah­ra­man­lar­la bir­lik­te mut­lu olur ve­ya üzü­lür, si­nir­le­nir, ba­ğı­rır ya da gü­ler.
Eğer be­lir­li bir an­da ek­ra­nı ar­tık iz­le­me­me­ye ka­rar ve­rir­se ve dik­ka­ti­ni oy­na­yan film­den ge­ri çek­me­yi ba­şa­ra­bi­lir­se, fil­min mey­da­na ge­tir­di­ği il­lüz­yon­dan sıy­rı­la­rak ken­di­ne ge­lir. Film ma­ki­ne­si ek­ra­na gö­rün­tü­ler ver­me­ye de­vam ede­cek­tir. Ama o ar­tık bu­nun sa­de­ce film­den ek­ra­na yan­sı­tı­lan ışık ol­du­ğu­nu bil­mek­te­dir. Ek­ran­da gör­dük­le­ri ger­çek de­ğil­dir, ama yi­ne de ora­da­dır. Fil­mi iz­le­ye­bi­lir ve­ya göz­le­ri­ni ve ku­lak­la­rı­nı ka­pat­ma­ya ve ek­ra­na bak­ma­ma­ya ka­rar ve­re­bi­lir.
Bir film sey­re­der­ken, her­han­gi bir an­da ma­ka­ra­nın sı­kış­ma­sı ve­ya elek­trik ke­sin­ti­si yü­zün­den fil­min dur­du­ğu ol­du mu? Te­le­viz­yon­da il­ginç, sü­rük­le­yi­ci bir film sey­re­der­ken ani­den ara­ya rek­lam­lar gir­di­ğin­de si­ze ne olu­yor? Et­ra­fı­nız­da­ki il­lüz­yon­dan kur­tu­la­rak ken­di­ni­ze ge­li­yor­su­nuz. Siz uyur­ken ve rü­ya gö­rür­ken, bi­ri­si si­zi kal­dır­sa, bir dün­ya­dan baş­ka bir dün­ya­ya sü­rük­len­miş ol­du­ğu­nu­zu his­se­der­si­niz. Bu, bi­zim ger­çek­lik de­di­ği­miz dün­ya­da da böy­le­dir. Bun­dan uyan­mak müm­kün­dür.77
Ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya da, tıp­kı rü­ya­lar gi­bi ha­yal gö­rün­tü­ler­den, ha­yal ko­ku­lar­dan, ha­yal tat­lar­dan ve ha­yal his­ler­den oluş­mak­ta­dır. El­bet­te, bu ha­ya­tın so­nu gel­me­den ev­vel is­te­yen bu rü­ya­dan uya­nıp ger­çek­le­ri gö­re­bi­lir. Bu rü­ya­dan uyan­mak, ger­çek ola­nın bu dün­ya ol­ma­dı­ğı­nı fark et­mek, asıl ger­çek­li­ğin ahi­ret ol­du­ğu­nu an­la­ma­yı sağ­la­ya­cak­tır. Ahi­re­ti kav­ra­yan bir ki­şi ise, dün­ya­nın ge­çi­ci­li­ği­nin far­kın­da olur, ahi­ret­te kur­tu­lu­şa er­mek için Al­lah'ı ra­zı et­me­si ge­rek­ti­ği­ni bi­lir ve bu amaç uğ­ru­na ya­şa­ma­ya baş­lar. İn­sa­na dün­ya­da ve ahi­ret­te son­suz ni­met­le­ri ge­ti­re­cek olan ger­çek­ler­den bi­ri, iş­te bu­dur. Ayetlerde, kı­ya­met gü­nün­de uyan­dı­rı­lan in­san­lar şu şe­kil­de ha­ber ve­ril­mek­te­dir:

Sur'a da üfü­rül­müş­tür. İş­te bu, teh­di­din (ger­çek­leş­ti­ği) gün­dür. (Ar­tık) Her bir ne­fis, ya­nın­da bir sü­rü­cü ve bir şa­hid ile gel­miş­tir. "An­dol­sun, sen bun­dan gaf­let için­dey­din; iş­te Biz de se­nin üze­rin­de­ki ör­tü­yü açıp-kal­dır­dık. Ar­tık bu­gün gö­rüş-gü­cün kes­kin­dir." (Kaf Su­re­si, 20-22)
Be­yin­de Al­gı Bo­zuk­luk­la­rı ve
Fark­lı Bir Dış Dün­ya
Dün­ya­nın ger­çek gö­rün­tü­sü­nü gör­dü­ğü­mü­ze da­ir bi­zi ik­na eden beş du­yu­muz, söz ko­nu­su al­gı­la­rı mey­da­na ge­ti­ren elek­trik sin­yal­le­rin­den mah­rum kal­dı­ğın­da, dış dün­ya da or­ta­dan kal­kar. Bu, bi­lim­sel bir ger­çek­tir. Beş du­yu, an­cak elek­trik sin­yal­le­ri yo­luy­la bi­ze bil­gi ve­rir. Dış dün­ya­da her­han­gi bir bil­gi ol­sa, fa­kat il­gi­li elek­trik sin­yal­le­ri bi­ze ulaş­ma­sa, bun­dan ha­be­ri­miz ol­ma­ya­cak­tır.
Be­yin­de al­gı ya­nıl­ma­la­rı, bu ger­çe­ği bi­ze açık­ça gös­te­ren en önem­li de­lil­ler­den­dir. Ör­ne­ğin kar­şı­mız­da­ki oda­ya ba­kar ve oda­nın ta­ma­mı­nı mü­kem­mel şe­kil­de gör­dü­ğü­mü­zü zan­ne­de­riz. Ama ger­çek bu şe­kil­de de­ğil­dir. Kar­şı­mız­da­ki oda­nın kü­çük bir nok­ta­sı­nı hiç­bir şe­kil­de gö­re­me­yiz. Bu, sa­de­ce bu oday­la sı­nır­lı bir du­rum de­ğil­dir. Bak­tı­ğı­mız her yer­de o ka­yıp alan mut­la­ka var­dır. Ha­ya­tı­mız bo­yun­ca gör­dü­ğü­müz gö­rün­tü ka­re­le­ri­nin her bi­rin­de as­lın­da o kü­çük nok­ta­yı hiç­bir za­man gö­re­me­mi­şiz­dir. Bu, her in­san­da var olan "kör nok­ta­dır".
Bu kör­lü­ğün se­be­bi, gö­zü bey­ne bağ­la­yan si­nir­le­rin gö­zün bir nok­ta­sın­da bu­lun­ma­ma­sı­dır. An­cak bu­na rağ­men, kar­şı­mız­da­ki gö­rün­tü­yü dai­ma ek­sik­siz gö­rü­rüz. Bu­nun ne­de­ni, bey­nin ta­mam­la­yı­cı özel­li­ği­dir. Kör nok­ta ne­de­niy­le gö­rün­me­yen alan, bey­nin "bo­ya­ma" ve ar­ka plan­da­ki di­ğer gö­rün­tü­ler ile "ta­mam­la­ma" ye­te­ne­ği ne­de­niy­le gö­rü­nür ha­le ge­lir. Bu, as­lın­da ola­ğa­nüs­tü bir du­rum­dur. O nok­ta­da bi­zim için ger­çek an­lam­da hiç­bir şey yok­tur. Bey­nin ora­da var et­ti­ği şey ta­ma­men ha­ya­li­dir. Ve biz, o nok­ta­yı "gö­re­me­di­ği­mi­zi" as­la bil­me­yiz. Be­yin kör nok­ta­yı, ora­da ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne ka­rar ver­di­ği en iyi tah­min­le, ya­ni ar­ka­da­ki fon­la dol­du­rur. Bu tah­mi­nin na­sıl oluş­tu­ğu, bi­lim adam­la­rı için ha­la bir so­ru işa­re­ti­dir. Ka­li­for­ni­ya Üni­ver­si­te­si, Psi­ko­lo­ji Bö­lü­mü ve Nö­ro­bi­lim Prog­ra­mı pro­fe­sö­rü ve Be­yin ve Al­gı­la­ma Mer­ke­zi Baş­ka­nı Vi­la­ya­nur S. Ra­mac­han­dran, bu sır­rı şu şe­kil­de ta­nım­lar:
Ör­ne­ğin kör nok­ta­nı­zı bir ka­re­nin kö­şe­si­ne "he­def­le­me­ye" ça­lı­şa­bi­lir­si­niz. Di­ğer üç nok­ta­yı fark eden gör­me sis­te­mi­niz ek­sik kö­şe­yi ta­mam­la­ya­cak mı? Bu de­ne­yi ken­di­niz­de uy­gu­la­dı­ğı­nız­da as­lın­da kö­şe­nin göz­den kay­bol­du­ğu­nu, "ısı­rıl­mış" ya da bu­la­nık­laş­mış ol­du­ğu­nu gö­re­cek­si­niz. Gö­rü­nü­şe ba­kı­lır­sa kör nok­ta üze­rin­de ta­mam­la­ma ya­pan si­nir me­ka­niz­ma­sı kö­şe­ler ile ba­şa çı­ka­mı­yor­dur, dol­du­ru­la­bi­le­cek ve­ya dol­du­ru­la­ma­ya­cak şey­le­rin bir sı­nı­rı var­dır.78
Pe­ki be­yin­de­ki bu ta­mam­la­ma iş­le­mi üze­rin­de bi­zim bir ter­ci­hi­mi­zin ol­ma­sı müm­kün mü­dür? Ra­mac­han­dran, bu so­ru­ya da şu ce­va­bı ve­rir:
Gör­mey­le bağ­lan­tı­lı ek­sik­le­ri ta­mam­la­ma çok fark­lı­dır. Kör nok­ta­nı­zı bir ha­lı de­se­ni ile dol­dur­du­ğu­nuz­da, bu nok­ta­yı ne­yin ta­mam­la­dı­ğıy­la il­gi­li ter­cih­le­ri­niz yok­tur, zih­ni­ni­zi bu ko­nu­da de­ğiş­ti­re­mez­si­niz. Gör­sel boş­luk­la­rı dol­dur­ma gö­re­vi­ni gör­mey­le iliş­ki­li nö­ron­lar ye­ri­ne ge­ti­rir. On­lar bir kez ka­rar ver­dik­ten son­ra on­la­rın bu ka­ra­rı ge­ri çev­ri­le­mez: Di­ğer be­yin mer­kez­le­ri­ne bir kez "evet, bu ken­di­ni tek­rar eden bir de­sen­dir" ve­ya "evet, bu düz bir çiz­gi­dir" ta­li­mat­la­rı git­ti­ğin­de, al­gı­la­dı­ğı­nız şe­yi ge­ri ala­maz­sı­nız.79
Biz bir ma­sa­ya ba­kar­ken, gör­me sis­te­mi­miz ma­sa­nın ön­ce­lik­le ke­nar­la­rı hak­kın­da bil­gi edin­mek­te ve ma­sa­nın çi­zi­li ha­li­ne ben­zer bir tem­si­li res­mi­ni zih­ni­miz­de mey­da­na ge­tir­mek­te­dir. Gör­me sis­te­mi, bu­nun ar­dın­dan ma­sa­nın ren­gi­ni ve mal­ze­me­si­ni se­çer. Bun­lar, "ta­mam­la­ma" iş­le­mi için önem­li un­sur­lar­dan­dır. Edi­ni­len bu bil­gi­ler son­ra­sın­da be­yin, kar­şı­sın­da­ki gö­rün­tü ile il­gi­li ge­nel bir tah­min ya­par. Bey­ni­miz, kar­şı­mız­da­ki gö­rün­tü­nün her de­ta­yı­nı in­ce­le­mek zo­run­da kal­maz ve de­tay­lı he­sap­la­ma­la­ra gi­riş­mez.80 Bey­ni­miz, kar­şı­mız­da, "ih­ti­mal da­hi­lin­de" olan gö­rün­tü­yü var et­miş­tir.
Do­la­yı­sıy­la be­yin, biz­de var ol­du­ğu­na inan­dı­ğı­mız bir il­lüz­yon mey­da­na ge­ti­rir. Söz ko­nu­su kör nok­ta­da­ki gö­rün­tü, kar­şı­mız­da­ki ger­çek gö­rün­tü de­ğil­dir. Ama biz bu­nun far­kın­da ol­ma­yız. Fa­kat il­ginç olan, gö­rün­tü­nün bü­tü­nü­nün ger­çek ol­du­ğu­na da­ir de hiç­bir ka­nı­tı­mı­zın ol­ma­ma­sı­dır. Ger­çek­te kör nok­ta­da­ki var ol­ma­yan gö­rün­tü de, tıp­kı di­ğer gö­rün­tü­ler ka­dar ger­çek­tir. Gün­lük ha­ya­tı­mız­da sa­hip ol­du­ğu­muz kör nok­ta­nın ne­re­de bu­lun­du­ğu­nun far­kın­da bi­le ol­ma­yız. Bu du­rum­da gün için­de edin­di­ği­miz gö­rün­tü­le­rin de bi­rer ha­yal olup ol­ma­dı­ğı­nı bi­le­me­yiz. Bi­ze "ger­çek­çi" gö­rün­me­le­ri, ger­çek ol­duk­la­rı­na inan­mak için ye­ter­li de­ğil­dir.
Be­yin­de­ki di­ğer al­gı ya­nıl­ma­la­rı ve­ya al­gı bo­zuk­luk­la­rı da bu ger­çe­ği de­lil­len­dir­mek­te­dir. Bun­lar­dan bi­ri kor­ti­kal renk kör­lü­ğü­dür. Eğer bey­nin her iki ya­rım kü­re­sin­de de renk­ler­le il­gi­li bö­lüm olan V4 ha­sar alır­sa, söz ko­nu­su has­ta­lık or­ta­ya çı­kar. Bu has­ta­lı­ğa sa­hip olan ki­şi­ler dün­ya­yı gri­nin göl­ge­le­ri şek­lin­de gö­rür­ler. Her şey san­ki si­yah be­yaz bir film gi­bi­dir. Ama ga­ze­te oku­mak, in­san­la­rın yü­zü­nü ta­nı­mak ve­ya ha­re­ket­le­ri ve yön­le­ri se­çe­bil­mek ko­nu­la­rın­da hiç­bir prob­lem­le­ri yok­tur.81 Bu­na kar­şı­lık eğer or­ta tem­po­ral alan (MT) ha­sar gö­rür­se, has­ta ha­la ki­tap oku­ya­bi­lir, renk­le­ri gö­re­bi­lir ama bir şe­yin han­gi yö­ne doğ­ru git­ti­ği­ni ve han­gi hız­da git­ti­ği­ni an­la­ya­maz. Prof. Ra­mac­han­dran, bu ko­nuy­la il­gi­li şun­la­rı yaz­mış­tır:
(Be­yin­de), bir ya da da­ha faz­la alan ha­sar gör­dü­ğün­de bir­kaç nö­ro­lo­jik has­ta­da göz­lem­le­nen çe­liş­ki­li zi­hin­sel du­rum­lar ile kar­şı­la­şır­sı­nız. Bun­la­rın için­de nö­ro­lo­jik an­lam­da en bi­li­nen ör­nek­ler­den bi­ri­si "ha­re­ket kör­lü­ğü" bu­lu­nan İs­viç­re­li bir ka­dın (ona In­grid di­ye­ce­ğim) ile il­gi­li­dir. In­grid'in bey­nin­de or­ta tem­po­ral (MT) alan­da çift ta­raf­lı bir ha­sar mey­da­na gel­miş­ti. Bir­çok açı­dan nor­mal gö­rü­yor­du, ci­sim­le­rin şe­kil­le­ri­ni söy­le­ye­bi­li­yor, in­san­la­rı ta­nı­ya­bi­li­yor ve hiç­bir so­run ol­mak­sı­zın ki­tap oku­ya­bi­li­yor­du. Fa­kat ko­şan bir in­sa­na ya da yol­da iler­le­yen bir ara­ca bak­tı­ğın­da, düz­gün ve sü­rek­li ha­re­ket­ler gör­mek ye­ri­ne ha­re­ket­siz, hız­la ya­nıp sö­nen ke­sik ve ani ha­re­ket­ler gö­rü­yor­du. Ge­len ara­ba­la­rın mo­de­li­ni, ren­gi­ni ve hat­ta pla­ka­la­rı­nı tes­pit ede­bil­me­si­ne rağ­men, on­la­rın hı­zı­nı tah­min ede­me­di­ği için cad­de­nin kar­şı­sı­na geç­mek­ten kor­ku­yor­du. Bi­ri­siy­le yüz yü­ze ko­nuş­ma­nın te­le­fon­la ko­nuş­ma­ya ben­ze­di­ği­ni, çün­kü nor­mal bir ko­nuş­ma sı­ra­sın­da ki­şi­nin yüz ifa­de­si­nin de­ğiş­ti­ği­ni gör­me­di­ği­ni söy­lü­yor­du. Hat­ta bir fin­can kah­ve ik­ram et­mek bi­le bü­yük bir sı­kın­tı ve­si­le­siy­di, çün­kü sı­vı ka­çı­nıl­maz ola­rak ta­şı­yor ve ye­re sa­çı­lı­yor­du. Ne za­man ya­vaş­la­ma­sı ve ne za­man kah­ve cez­ve­si­nin açı­sı­nı de­ğiş­tir­me­si ge­rek­ti­ği­ni bi­le­mi­yor­du, çün­kü sı­vı­nın fin­ca­nın için­de ne hız­la yük­sel­di­ği­ni ön­gö­re­mi­yor­du. Bu be­ce­ri­ler si­zin ve be­nim için çok zah­met­siz ola­bi­lir ve bun­la­rı ol­duk­ça do­ğal kar­şı­la­rız. Fa­kat an­cak bir şey ters git­ti­ğin­de, ör­ne­ğin bu alan ha­sar gör­dü­ğün­de gör­me­nin ne ka­dar kar­ma­şık ol­du­ğu­nu an­la­ma­ya baş­la­rız.82
Ha­li­sü­nas­yon­lar da, al­gı ya­nıl­ma­la­rı­nın bir di­ğer ör­nek­le­ri­dir. Ge­nel­lik­le be­yin­de mey­da­na ge­len bir ha­sar, çe­şit­li ateş­li has­ta­lık­lar, kul­la­nı­lan ilaç­lar ve­ya yaş­lı­lık ve bu­na­ma so­nu­cun­da olu­şan ha­li­sü­nas­yon­lar, ki­şi­nin, kar­şı­sın­da as­lın­da var ol­ma­yan şey­le­ri var ola­rak al­gı­la­ma­sı­dır. Ha­li­sü­nas­yon­lar, ki­şi­le­rin et­raf­la­rın­da ol­ma­yan gö­rün­tü­le­ri gör­me­le­ri ve ol­ma­yan ses­le­ri duy­ma­la­rı şek­lin­de mey­da­na ge­lir. Bu ki­şi­ler, ha­li­sü­nas­yon gör­dük­le­rin­de bi­linç­li ve uya­nık du­rum­da­dır­lar. Gö­rün­tü­le­rin, gö­ren ki­şi için ger­çek­li­ği ol­duk­ça ik­na edi­ci­dir.
Say­dı­ğı­mız sen­drom­lar, be­yin­de mey­da­na ge­len ha­sar­lar ve­ya baş­ka se­bep­ler so­nu­cun­da olu­şan has­ta­lık­lar­dan sa­de­ce bir­kaç ta­ne­si­dir. Bu has­ta­lık­lar so­nu­cun­da, in­san­la­rın ba­zı­la­rı ol­ma­yan gö­rün­tü­le­ri gör­mek­te, ger­çek­te gör­me­di­ği ama ken­di­si için çok net olan bir ha­yat ya­şa­mak­ta­dır. Ba­zı­la­rı için dı­şa­rı­da­ki renk­ler bam­baş­ka­dır. Gör­dü­ğü­müz ren­ga­renk dün­ya on­la­ra ne­re­dey­se si­yah-be­yaz bir film gi­bi gö­rü­nür. Eğer ger­çek­ten dış dün­ya­nın ken­di­si ile mu­ha­tap isek, eğer ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya bey­ni­mi­ze ge­len elek­trik sin­yal­le­rin­den iba­ret de­ğil­se, bu du­rum­da bu in­san­lar ne­den fark­lı bir al­gı­ya sa­hip­tir­ler? Dış dün­ya eğer "tek"se, ne­den on­lar da dış dün­ya­yı bi­zim al­gı­la­dı­ğı­mız şe­kil­de al­gı­la­ma­mak­ta, ne­den ay­nı şey­le­ri ay­nı şe­kil­de gö­re­me­mek­te­dir­ler?
Tüm bun­la­rın açık­la­ma­sı şu­dur: Biz­ler, dış dün­ya­yı mü­kem­mel şe­kil­de al­gı­la­dı­ğı­mız­dan ve al­gı­la­rı­mı­zın bir bü­tün ol­du­ğun­dan şüp­he et­me­yiz. Ama ki­mi za­man ha­li­sü­nas­yon gö­ren bir ki­şi için de ay­nı şey ge­çer­li­dir. O da gör­dü­ğü ha­ya­li gö­rün­tü­le­rin ger­çek­te var ol­du­ğu­nu dü­şün­mek­te­dir. Bu du­rum­da, bey­ni­miz­de olu­şan dış dün­ya­nın ne­ye ben­ze­di­ği ve­ya di­ğer ki­şi­le­rin al­gı­la­rın­dan fark­lı olup ol­ma­dı­ğı ko­nu­sun­da söy­le­ye­bi­le­ce­ği­miz hiç­bir şey yok­tur. Bu, 21. yüz­yı­lın bi­li­mi ile hiç­bir şe­kil­de test edi­le­me­ye­cek, de­ney­ler­le sap­ta­na­ma­ya­cak bir ger­çek­tir. Her bi­ri­miz için var edi­len dün­ya­nın na­sıl bir dün­ya ol­du­ğu­nu bil­me­miz im­kan­sız­dır. Biz­ler, bu dün­ya­nın için­de, yal­nız­ca bi­ze al­gı­la­tı­lan­lar­la mu­ha­tap olu­ruz. Bun­la­rın dı­şı­na çık­ma­mız, bu­nun faz­la­sı­nı dü­şün­me­miz müm­kün de­ğil­dir.
Du­yu­la­rı­mız­la ile­ti­len elek­trik sin­yal­le­ri, bi­zim için dış dün­ya­nın kop­ya­sı­nı mey­da­na ge­ti­rir­ler. Ama te­mel­de, bu dış dün­ya­yı al­gı­la­yan, al­gı­la­dı­ğı şey­ler­den an­lam çı­ka­ran, en­di­şe­le­nen, se­vi­nen, üzü­len, he­ye­can­la­nan, dü­şü­nen, ta­nı­yan, ana­liz ya­pan bir "ben­lik" bu­lun­mak­ta­dır. "Ben" de­di­ği­miz bu var­lık, aca­ba bey­nin için­de bir yer­ler­de mi­dir? Nö­ron­la­rın bir­bir­le­riy­le et­ki­le­şim­le­ri bi­zi dü­şün­dü­rüp mut­lu eder mi? Ça­lan bir mü­zik­ten hoş­lan­ma­mı­zı sağ­lar mı? Bu et­ki­le­şim, bir man­za­ra­ya bak­mak­tan ve­ya lez­zet­li bir ye­me­ği ye­mek­ten zevk duy­ma­mı­zın kay­na­ğı mı­dır?
El­bet­te akıl ve vic­dan sa­hi­bi bir in­san bun­la­rın hiç­bi­ri­ne "evet" ce­va­bı ve­re­mez. Ben­li­ği­miz, bey­nin ta­ma­men dı­şın­da bir şey­dir ve bu­nun adı "ruh"tur.

Sa­na ruh­tan so­rar­lar; de ki: "Ruh, Rab­bim'in em­rin­den­dir, si­ze ilim­den yal­nız­ca az bir şey ve­ril­miş­tir." (İs­ra Su­re­si, 85)


Benliğimizin Kaynağı Beyin Değildir


Mükemmel Donanımı ile İnsan Beyni
Önceki bölümlerde detaylarına değindiğimiz algılar dünyası, elektrik sinyalleri yoluyla meydana gelen yapay bir dünyadır. Peki bu sinyalleri yorumlayıp, onları tanıdığımız bir dostumuza, güzel bir çiçeğe, uçsuz bucaksız bir manzaraya, annemize, sokakta oynayan çocuklara, sevimli bir yavru kediye dönüştüren beynimiz midir?
Teknik anlamda sinyallerin beyinde yorumlandığı doğrudur. Materyalistler buradan yola çıkarak, bir beynin içindeki nöronlardan ibaret olduğumuzu ve yaşadığımız dünyanın bu nöronların birbirleri ile olan iletişiminin bir sonucu olduğunu iddia ederler. Düşünen, gülen, sevinen, karşısındaki insanı tanıyan, yorum yapabilen varlığın, DNA'yı keşfeden materyalist evrimci fizikçi Francis Crick'in deyimiyle, "bir nöron yığını" olduğunu savunurlar.83 Bir materyalist için insanın nasıl düşündüğü ve algılardan nasıl anlam çıkardığı önemli değildir. Önemli değildir, çünkü bunlar için yapabileceği bir açıklama yoktur. Ona göre her şey, maddesel anlamda incelenmelidir. Oysa bu, insanları Allah inancından uzaklaştırmak için ortaya atılmış büyük bir yalandır.
Bunu daha detaylı açıklayabilmek için beyni genel hatlarıyla tanımak yerinde olacaktır.
İnsan beyni dünyanın en kompleks yapılarından biridir. Yeni doğmuş bir bebeğin beyni 100 milyar sinir hücresine sahiptir. Bu miktar, bir beynin sahip olabileceği en fazla nöron (sinir hücresi) sayısıdır. İnsan beyninde nöron sayısı hiçbir zaman artmaz, zaman ilerledikçe sadece azalır. Nöronlar sinir sisteminin en temel ve işlevsel yapı birimleridir. Her nöron diğer nöronlarla binden on bine kadar bağlantı yapar. Bunların birleştiği noktalara ise sinaps adı verilir. Bu noktalar, bilgi alışverişinin yapıldığı yerlerdir. Profesör Ramachandran'a göre; "beyin aktivitesinin muhtemel permütasyonları ve kombinasyonları, yeryüzünün başlangıcındaki bilinen tüm parçacıkların sayısını geçmektedir."84
Beyindeki bir sinir hücresi, hücrenin metabolizmasını sürdürmesi, proteinleri sindirmesi ve hücrelerdeki işlemlerin yapılabilmesi için gereken tüm yardımcılara sahiptir.
Bir nörondan sayısız dallara ayrılmış dokungaçlar çıkar. Bunlara dentrit adı verilir. Dentritlerin yaşamdaki en büyük işlevleri diğer nöronlardan gelen elektromanyetik mesajları almak ve mesajları, bunların ait olduğu hücrelere götürmektir. Dentritler, hücreden ayrıldıkları noktada nispeten kalındırlar ama daha sonra düzinelerce hatta yüzlerce dala ayrılırlar. Çok daha incelirler ve her defasında daha da incelirler. Dentritlerin sayısı, hücrenin fonksiyonuna bağlı olarak değişir.
Nörondan ayrılan bir başka uzantı daha vardır. Buna akson adı verilir. Bunun görevi, diğer nöronlara bilgi taşımaktır. Bu bilgi, elektrik akımı şeklinde olur. Beyinde, özellikle nörokimyasallar için saklama depoları bulunmaktadır. Bu keseler, mesajları devredeki bir sonraki hücreye taşımak için kimyasallar salgılarlar. Bu yolla nöronlar, bilgiyi, aksonları vasıtasıyla bir sonraki nörona taşırlar. Bir başka deyişle bir başka nörondan iletilen bilgiyi dentritler alır, aksonlar ise diğer nöronlara iletirler. Aksonlar bir metre kadar uzayabilirler veya milimetrenin onda birine kadar küçük olabilirler.
Tam olarak ne kadar farklı tipte nöronun beyinde bulunduğu yanıtlanamamış bir sorudur, yapılan tahminler 50 farklı nöronun bulunduğunu belirtmektedir.85 Şekillerindeki, büyüklüklerindeki, bağlantı tiplerindeki ve nörokimyasal içeriklerindeki farklılıklara rağmen, bütün nöronlar neredeyse aynı şekilde bilgi taşırlar. Birbirleriyle elektrokimyasal bir dille konuşurlar. Bir nörondan çıkan ve diğeri tarafından alınan bilgi, pozitif yüklü atomlar veya iyonlar tarafından meydana getirilen elektrik sinyalleri şeklinde alınırlar. Bunlar özellikle pozitif yüklü sodyum ve potasyum iyonları ve negatif yüklü klorid iyonlarıdır.86 100 milyar nöronun tamamı, birkaç binden 100 bine kadar farklı nöronla bağlantı kurar. Genel bir hesaplama ile yetişkin bir insanın beyninin 100 trilyon sinaps (bağlantı noktası) meydana getirdiği söylenebilir.87
Craig Hamilton, bu konuyu şöyle açıklar:
Şimdiye dek geliştirilmiş en kompleks şebeke hangisidir? Eğer İnternet olduğunu düşünüyorsanız bir tahminde daha bulunun. Yüz milyar nörondan meydana gelen elektrokimyasal matris sayesinde insan beyni internetin sadece güzel bir örümcek ağı gibi görünmesini sağlıyor. Her bir nöronun, 50.000 diğer nöronla bağlantısı olduğu düşünülürse, bu da toplamda yüz trilyon bağlantı anlamına geliyor.88
Bir nörondaki bilgiyi ileten aksonun, bir başka nöronun dendritine ulaştığı noktada meydana gelen boşluk, yani sinaps, bir santimetrenin milyonda biri kadardır.89 Dolayısıyla, akson ve dendritler birbirlerine dokunmazlar. Bağlantıları saniyenin binde birinde gerçekleşir. Bazı nöronlar birkaç dendrit şeklinde filizlenirler. Diğerleri ise, neredeyse bir orman oluşturacak kadar çok dendrite sahiptir. Eğer bir insan, beyninde gerçekleşen bağlantıları saymaya kalkışırsa, her birini bir saniyede saymak koşuluyla, tamamını sayıp bitirmesi 3 milyon yılını alacaktır. Bu, yaklaşık 42.000 insan nesli demektir.90 The New Yorker gazetesi yazarlarından Cornell Üniversitesi'nden Diane Ackerman, An Alchemy of Mind (Zihnin Simyası) adlı kitabında, bu kompleks sistemle ilgili şu sayısal detayları vermiştir:
Ne kadar imkansız gözükse de evrendeki yıldızların sayısı kadar çok beyin hücresi bağlantısına sahibiz. En azından bize görünen evreni kastediyorum, çünkü ölçülebilir evrenin %96'sı bizim için görünmezdir. Sadece bir saniye için uzayın sonsuzluğunu gözünüzde canlandırın... Daha sonra bir beynin içindeki mikroskobik hareketliliği düşünün. Tipik bir beyin 100 milyar nöron barındırır ve vücudun oksijeninin çeyrek miktarını yakar. Sadece yaklaşık 1.5 kg gelmesine rağmen vücudun kalorilerinin büyük bir bölümünü tüketir. 10 watt'lık bir ampul oranında elektrik enerjisi kullanmaktadır. Beynin tek bir kum tanesinden daha büyük olmayan tek bir noktasında 100.000 nöron, yaklaşık bir milyar sinaps ile çalışarak işlerini yapar. Sadece beyin kabuğunda (serebral korteks), 30 milyar nöron, her biri 1 inç'in (1 inç = 2.54 cm) milyarda biri kadar büyüklüğündeki 60 trilyon sinapsta buluşur.91
Verilen bu bilgiye göre, eğer her saniye beyin kabuğunda meydana gelen tek bir sinapsı sayacak olursak, bunu saymayı 32 senede bitiremeyiz. Eğer muhtemel nöral devreleri (beyinde kendisine ulaşan sinyalleri çeşitli şekillerde yorumlayan ve değerlendiren merkezler) de dikkate alacak olursak, hiperastronomik bir sayı ile karşılaşırız: 10'un arkasında en az bir milyon sıfır.92
Bu konuyla ilgili en şaşırtıcı gerçeklerden biri de, olağanüstü rakamlara sahip olan bir insan beyninin, hiçbir zaman bir başkasının beyni ile aynı olmamasıdır. Tek yumurta ikizlerininki bile aynı değildir. Bir başka deyişle bu hayranlık uyandırıcı komplekslikteki sistem, Allah'ın dilemesiyle her insanda ayrı ayrı düzenlenmiş ve farklı bir yapı şeklinde meydana gelmiştir. Ama hala aynı kompleksliği barındırmaktadır.93
Bilgisayarlar, beynin mükemmel sisteminin taklit edilmesi yoluyla üretilmektedir. Bilgisayar teknolojisinde en büyük firmalardan biri olan IBM'in deneyimli teknoloji uzmanı Kerry Bernstein, beynin birçok yönüyle bilgisayar tasarımında taklit edildiğini ancak beyindeki tasarımın aynı kalitede kopyalanmasının var olan hiçbir teknolojiyle mümkün olamayacak kadar mükemmel olduğunu belirtmektedir. Bernstein konuyla ilgili olarak şu açıklamaları yapmaktadır: "Beyinde olağanüstü bir paralellik hakim. Yani tek bir bit bilgi, bir anda tam 100.000 nörona yayılabiliyor. Böylece beyin, bilinen en hızlı bilgisayardan yüz binlerce kat daha hızlı oluyor. Bizim ise bunu elektronikte gerçekleştirebilmemiz mümkün değil."94 Dolayısıyla, beyin için yapılan bilgisayar benzetmesi son derece basit ve beynin üstün kapasitesi hakkında yeterince delil teşkil etmeyen bir benzetmedir. Rockefeller Üniversitesi Nörobilimler Enstitüsü Başkanı, Nobel Tıp Ödülü Sahibi Gerald M. Edelman bunu şu şekilde açıklamıştır:
Öncelikle, bir seri önceden belirlenmiş sinyale sahip manyetik bilgisayar parçası gibi, dünya, beyne önceden sunulmamıştır. Ama yine de ... beyin öğrenmeye ve hafızaya aracılık eder ve aynı anda vücut fonksiyonlarını düzenler. Sinir sisteminin, görüş, ses vs. gibi farklı sinyalleri algısal kategorizasyonlarını gerçekleştirme ve bunları daha önceden belirlenmiş bir kod olmadan tutarlı sınıflara bölme yeteneği kesinlikle özeldir ve bilgisayarla karşılaştırılamaz bile. Bu kategorize etme işleminin nasıl gerçekleştiği henüz tam olarak anlaşılamamıştır...95
Beyindeki sistem, gerçek anlamda mükemmeldir. Ancak burada bahsettiklerimiz, nöronların birbirleri ile etkileşimleri; akson ve dendritlerin kompleks bir sistem dahilinde bilgiyi alıp iletmelerini kapsamaktadır. Peki beyindeki "dış dünya" ve insanı insan yapan özelliklerin kaynağı nerededir? Kör ve şuursuz atomların birleşmesiyle meydana gelen nöronlar ve onların meydana getirdiği beyin, böylesine yüksek bir bilincin kaynağı olabilir mi? Profesör Vilayanur S. Ramachandran, bu konuyla ilgili şunları söylemektedir:
Genel inanış bu olmasına rağmen, zihinsel yaşantımızın tüm zenginliğini – tüm duygularımızın, hislerimizin, düşüncelerimizin, hırslarımızın, sevgimizin, inançlarımızın, hatta her birimizin kendi özel ve kişisel benliğimizin – sadece kafamızın içinde, beynimizin içindeki küçük jöle zerreciklerinin bir aktivitesi olarak düşünmek beni şaşırtmaktan alıkoymamıştır.96
Bu durum materyalistler için şaşırtıcıdır, çünkü materyalistler, insanı insan yapan tüm unsurları, insanın sevincini, endişelerini, inançlarını, insanın kendi kişisel benliğini beyninin içinde bir yerlerde ararlar. Bir dostunu gördüğünde insanı sevindirenin, bir yavru köpek gördüğünde insanın içini coşturan duygunun, insanın karar verme, inanma, hissetme, duygulanma, sevinme, üzülme gibi hislerinin kaynağının nöronlar olduğunu iddia ederler. Ancak beynin içine girip nöronları inceleyen bilim adamları ve nörologlar, bunların hiçbirinin kaynağını beynin içinde bulamamışlardır. İşte bu yüzden yeni bir tanımlama yapmışlar ve insanı insan yapan unsurların kaynağı "bilinçtir" demişlerdir. Peki bilinç nasıl bir şeydir ve acaba materyalistler tarafından açıklanabilmiş midir?

Materyalistlerin Açıklayamadığı "Bilinç" Kavramı
Eğer gören gözlerimiz değilse, kapkaranlık mekan içinde göze, retinaya, merceğe, göz sinirlerine ihtiyaç duymadan rengarenk bir çiçek bahçesini seyreden ve bundan zevk alan kimdir?
Kulağa ihtiyaç duymadan elektrik sinyallerini tanıdıklarının sesi gibi duyan, bu sesleri duyduğunda sevinen, bu sesleri tanıyan varlık kimdir?
Hiçbir kokunun girmediği beynin içinde fırındaki kekin kokusunu duyan, bundan zevk alan kimdir?
Bir çiçeği gördüğünde ondan zevk alan, bir kedi yavrusu gördüğünde ona sevgi duyan, hiçbir ele, parmaklara ve kasa ihtiyaç duymadan kedinin tüylerini okşadığını hisseden kimdir?
Sadece sinir hücrelerinden oluşan birkaç yüz gramlık et parçası, yaşadığımız hayatın, üzüntülerin, sevinçlerin, dostlukların, vefanın, samimiyetin, coşkunun sebebi olabilir mi?
Eğer bunların sebebi beyin değil, tüm bunları algılayan varlık ise, bu durumda algılayan kimdir?
Dış dünyayı algılayan, beynimizin içindeki "küçük insan" mı?
Kuantum fizikçilerinin bahsettiği "gözlemci" mi?
Bu gözlemci, beynin içinde bir yerlerde mi?
Eğer değilse nerede?
Fred Alan Wolf, bu soruyu şu şekilde cevaplamaktadır:
Bir gözlemcinin kuantum fiziği bakış açısından ne yaptığını biliyoruz. Fakat kimin ya da neyin gerçekten gözlemci olduğunu bilmiyoruz. Bu demek değil ki bir cevap bulmaya çalışmadık. İnceledik. Kafanızın içine girdik. Her yere baktık gözlemci denen bir şey bulmak için. Kimse yoktu. Beyinde kimse yoktu. Beynin kabuksal (kortikal) bölgelerinde kimse yoktu. Alt kabuksal (kortikal) bölgelerde ya da kenar bölgelerde de kimse yoktu. Gözlemci denecek kimse yoktu. Ama yine de dış dünyayı gözlemlerken bizler, gözlemci denen şeyin varlığının deneyimlerine sahibiz.97
Bilim adamları, artık, beynin algıların kaynağı olmadığının, yalnızca bir aracı görevi gördüğünün farkındalar. Ayrıca bilim adamları, yüzyıllar öncesinin inanışı olan "beynin içindeki küçük insan" kavramından da tamamen uzaklaşmış durumdalar. Bilim adamları, "gözlemci" adını verdikleri benliğin, beyinden bağımsız olduğunu açıkça gördüler. Onlar artık, algıların kaynağının insan bilinci olduğunu biliyorlar.
Robert Lawrence Kuhn, Closer to Truth (Gerçeğe Daha Yakın) isimli kitabında, bunu şu şekilde tarif etmektedir:
Neden bazı fizikçiler aniden insan zihniyle bu kadar ilgilenmeye başladılar? "Bir kısmı zihnin, gerçek gerçeklik" olduğunu ve maddenin ise aldatıcı bir hayal olabileceğini düşünmeye başlamış durumdalar. Bu kadar akıllı insanın böylesine şaşırtıcı spekülasyonlar ortaya atmasını gerektirecek derecede zihinsel faaliyetlerle ilgili olan konu nedir? Bunun nedeni kısmen bizim gerçekliği algılama şeklimizi sonsuza dek değiştirmiş olan iki temel teorinin garip etkileridir: Kuantum mekaniği atom altı parçacıklar seviyesine belirsizlik aşılamıştır, rölativite ise evrenin büyük çaplı ölçeği üzerinde zaman ve uzayı birleştirmiştir. Fakat fizik teorileri zihinde olup bitenleri açıklayabilir mi? Atomların davranışları, insanların davranışlarını belirleyebilir mi? Evrenin yapısı bizim nasıl düşündüğümüzü, hissettiğimizi ve bildiğimizi tarif edebilir mi?98
Bir insanın yaşayışı, algılayışı, sevgisi, sevinci, üzüntüsü, düşünceleri, kısacası insanı insan yapan özellikler, kuşkusuz ki atomların davranışlarının bir sonucu değildir. Dış dünyayı algılayıp fark edebilen, insana insan olma özelliği veren şey, insanın beyninden bağımsız bir şeydir. İnsanın bir şeyin farkına varabilmesi, bir şey üzerine analiz yapabilmesi, düşünebilmesi, seçim yapabilmesi ve sahip olduğu diğer tüm insani vasıflar için, maddesel her türlü kavramın dışında bir açıklama gerekmektedir. Bir evrimci olmasına, hatta "Darwin'in buldog"u99 olarak anılmasına rağmen Thomas Huxley'in şu sözleri, hararetli bir materyalistin bile gerçekleri fark edebileceğinin önemli bir kanıtıdır:
Bilinç gibi hayranlık uyandırıcı bir şeyin, birbiriyle etkileşim halindeki sinir dokusunun bir sonucu olması, Alaaddin'in lambasını ovaladığında içinden cinin çıkması gibi açıklanamaz bir şeydir.100
Yağ, su ve proteinlerin oluşturduğu bir yapının insanın benliğini meydana getirmesi, insanı algılayan, düşünen, sevinen, tepki veren, gurur duyan, heyecanlanan bir varlık haline getirmesi kuşkusuz ki mümkün değildir. Materyalistlerin iddiaları, algıların beyinden bağımsız olduğu gerçeği karşısında tümüyle çöküntüye uğramıştır. 20. yüzyılın önde gelen fizikçilerinden Sir Rudolf Peleris, bu konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir:
İnsanın tüm işlevini - bilgi ve bilinç de buna dahil - fizik koşullarıyla tanımlamaya çalıştığınız önermenin savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Burada eksik kalan bir şeyler bulunmaktadır.101
Peter Russell ise, bize ait maddesel dünyanın sadece bilincin ürettiği bir şey olduğunu söyler:
Bildiğimiz her şeyin, "dışarıda" olarak algıladığımız tüm maddesel dünyanın, bu hadisenin bir parçası, bilinçte oluşturulan bir görüntü olduğunu anladığımızda, gerçeğin, bizim günlük görüntümüzün tamamen tersi olduğunu anlarız. Bildiğimiz kadarıyla madde, bilincin ürettiği bir şeydir... Bu nedenle gerçekliğin doğası, bilinçtir. Mekan, zaman, madde, enerji –bizim duyularımızla oluşan katı dünya– bilincin içinde oluşmaktadır. Bu olağan dışı dünyanın temeli, madde değil, bilinçtir.102
Bizim gerçeklik olarak tanımlamaya çalıştığımız şey, aslında bilinç temellidir. Renk, ses, koku, tat, zaman, madde, kısacası dünyada algıladığımız her özellik, bilincin içindeki bir şekil ve özelliktir. Bilincimiz sayesinde evrendeki her şeyi kavrayabiliriz. Ama bilinci, dış dünyada gözlemleyemeyiz. Peter Russell, bunun nedenini şu şekilde açıklar:
Bilinci gözlemlediğimiz dünyada göremememizin sebebi, bilincin, zihnimizde meydana gelen görüntünün bir parçası olmamasıdır.103
Peter Russell'ın da belirttiği gibi dış dünyayı algılayan bilincimiz, gözlemlediğimiz dış dünyanın içinde değildir. Dolayısıyla, onu görüp analiz etmemiz mümkün olmaz. Russell, bilinci, bir sinema perdesine yansıtılan ışığa benzetmektedir. Filmde gösterilen hikaye içinde, ekrana yalnızca ışık ışınlarının yansıdığına dair hiçbir delil yoktur. İnsan, yalnızca perde üzerindeki görüntü ile muhataptır. Ama ışığın kendisi -ki onsuz hiçbir görüntünün varlığı mümkün değildir- fark edilmez bile. Bilinç de aynı bu şekilde, izlediğimiz maddesel dünyanın içinde olmadığından, elle tutulur gözle görülür bir varlığa sahip değildir.
Diane Ackerman, bilinci şu şekilde tanımlamıştır:
... Beyin sessizdir, karanlıktır ve suskundur. O hiçbir şey hissetmez. O hiçbir şey görmez... Beyin kendisini dağların arasına veya uzaya fırlatabilir. Beyin bir elmayı hayal eder ve bunu gerçek gibi yaşar. Gerçekten de, beyin, hayal ettiği bir elma ile gözlemlediği arasında zar zor fark görür...
Beyin, bilinç değildir... Bir deyişle, makine içinde hayalettir.104


Bilincin Kaynağı: İnsan Ruhu

Buraya kadarki açıklamalar dahilinde, algıladığımız dış dünyanın bilincin içinde meydana gelen bir gölge dünyadan ibaret olduğunu ve maddesel varlığın aslına ulaşamadığımızı delillendirdik. Bu gerçekler ışığında, materyalist felsefenin öngördüğü "mutlak madde" kavramı tam olarak geçersiz kalmıştır. Ama bütün bunlara rağmen, yine de açıklanması gereken önemli bir soru karşımıza çıkar. Peter Russell, bu soruyu şöyle özetlemiştir:
Bilim adamları, kompleks nöron ağının, nasıl bilinçli bir deneyim sağlayabildiğini soruyorlar. Bilinç gibi maddesel olmayan bir şey, nasıl maddesel dünya gibi bilinçsiz bir şeyden meydana gelebilir? Bu acaba verilerin sinir ağı boyunca kompleks bir biçimde şekillendirilmesinin bir sonucu mudur? Nöronların içindeki mikrotüplerin, kuantum uyumluluk etkilerinden mi kaynaklanıyor? Ya da başka bir şey midir?..105
Bu iki gerçekliği birbirinden ayırt ettiğimizde, bu soru tam tersi şekle dönüşür: Madde, mekan, zaman, renk, ses, şekil ve tecrübe ettiğimiz diğer tüm özellikler nasıl bilinçte meydana gelmektedir? Zihnin içinde bunu meydana getiren yöntem nedir?
Bu, gerçekten de açıklanması gereken önemli bir sorudur. Bilinç neden yapılmıştır? Bilinçte tüm bu hareketli dünyayı meydana getiren nedir? Bu soru, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bilim adamlarının halen cevabını aradıkları, üzerine kitaplar yazdıkları, konferanslar düzenledikleri, çözmeye çalıştıkları ama her nedense çözüm getirmekten çekindikleri bir sorudur. Bilincin kaynağının ne olduğu sorusu üzerine yazılmış yüzlerce kitap ve makale ve sayısız bilim adamının yorumu bu konuda beklenen açıklamayı vermemiştir. Bilinç konusu, 21. yüzyılın en büyük gizemlerinden biri olarak kabullenilmiş ve konuyla ilgili hemen her araştırmacı, yazar, profesör, bu konunun açıklamasız olduğunu belirterek sözlerine başlamış ve bu açıklamasızlığı vurgulayarak sözlerini bitirmiştir. Jeffrey M. Schwartz'ın şu sözleri, buna bir örnektir:
... Fiziksel beyin aktivitelerini zihinsel olaylarla bağlamak tartışılamaz bir bilimsel zafer olmasına rağmen, beyin üzerine çalışma yapan kişilerin pek çoğunu tatminsiz bırakmıştır. Çünkü ne nörobilimciler ne de filozoflar, nöronların davranışlarının, nasıl olup da öznel olarak hissedilen zihinsel durumları doğurduğunu, tatmin edici bir şekilde açıklayamamıştır. Aksine, nörobiyolog Robert Doty 1998 yılında, "nöronların faaliyet şekillerinin nasıl öznel farkındalığa dönüştüğü bilmecesinin insan varlığının ana gizemi olmaya devam ettiğini" savunmuştur.106
Acaba bu konu gerçekten açıklamasız mıdır? Yoksa, bilim adamlarının görmek istemedikleri, beklemedikleri bir gerçeğe mi işaret etmektedir? Acaba kuantum fiziğinin savunucusu bilim adamları, yıllarca doğru kabul ettikleri materyalizmin etkisi altında mıdırlar? Yoksa onların gerçeği görmelerini engelleyen bir sebep mi vardır?
Bilinç konusu, kuşkusuz ki açıklamasız değildir. Beynin içindeki görüntüyü "görüyorum" diyen, beyninin içindeki sesleri "duyuyorum" diyen, kendi varlığının şuurunda olan bilinç sahibi varlık, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. Materyalist zihniyet, işte bu gerçeğin bilinmesinden, bu gerçeğin fark edilmesinden çekinmektedir. Materyalist bilim adamlarının "hala çözümlenemeyen bilinç" iddialarının temel sebebi budur. Ruhun mutlak varlığı, ruhu insana verenin Allah olduğu gerçeği, onların tüm materyalist inançlarını ve iddialarını altüst etmektedir. Her ne kadar "açıklamasız" damgası vurmaya çalışsalar da, bilincin kaynağının ruh olduğu, insana ait gerçekliğin, "ben benim" diyen varlığın ruhuna ait olduğu, açık ve tartışılmaz bir gerçektir. Allah, Kuran'da, insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona "ruhundan üflediğini" bildirmiştir:

Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona Ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28 - 29)

Bilinç konusunu araştıran bilim adamlarının kabul ve itiraf etmeleri gereken en önemli gerçek budur. Stanford Üniversitesi madde bilimi ve mühendisliği profesörü William Tiller, bu gerçeği itiraf eden bilim adamlarındandır:
Benim modelime göre, gözlemci, dört katmanlı biyolojik bedenin içindeki ruh. Bu yüzden, o makinedeki hayalet gibi.
Göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen, insanın "ruhudur".107


İnsan Ruhu ve Yok Olan Materyalizm

Hayatınızı yaşamanızın yalnızca iki yolu vardır: Birincisi sanki hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak. Diğeri ise, sanki her şey mucizeymiş gibi yaşamak. Ben ikincisine inanıyorum.108
Albert Einstein

Ruhun varlığı, materyalistlerin yüzyıllardır uğruna mücadele ettikleri dinsizlik ilkesini bilimsel olarak ortadan kaldırmaktadır. Ruhun varlığı, materyalizmi öldürmekte, Allah'ın mutlak varlığını göstermektedir. Algılayanın, görenin, duyanın, idrak edenin, mutlu olanın, bir çiçeğin kokusundan zevk alanın, müzik dinlerken keyiflenenin, bu bedenden bağımsız bir ruh olduğunu bilmek, tüm insanların Allah'a karşı sorumluluklarını bilerek yaşamasını gerektirecektir. Tüm canlıların; tesadüfen, birbirlerinden evrimleşerek geliştiklerini ve nihayet insanın da şempanzelerle ortak bir ataya sahip olduğunu iddia eden evrim teorisi, ruh gerçeğinin kabulü ile yerle bir olacaktır. Dolayısıyla, materyalistlerin yüzyıllar boyunca çeşitli propaganda, yayın ve beyin yıkama yöntemleriyle meydana getirdikleri materyalist dünya düzeni ve görüşü, ruhun bilimsel kabulü ile altüst olacaktır.
Materyalist bilim adamları, insanı insan yapan vasfın, insanın ruhu olduğunu bilirler. Ancak tüm bu sebeplerden dolayı, bilmediklerini iddia ederler.
Fred Alan Wolf, bu gerçeği şu şekilde ifade eder:
Günümüzde, Allah, bilim, ve ruhun birbiriyle örtüşmesini açıklamaya çalışan, en son yayımlanmış kitapların çoğunu incelediğinizde şu gerçeği hemen göreceksiniz: Ruh; sahip olduğu en temel özellikler (bunlar kutsallık ve ölümsüzlüktür) ve temel amacı (bilincin var olması için gerekli olduğu) ihmal edilerek, maddesel bir süreç olarak tanımlanmaya çalışılmakta veya ön plana çıkan kitap adlarına rağmen hiçbir zaman tartışılmamaktadır.109
Bilim adamlarının sözlerinden de anlaşıldığı gibi bilimsellik, sadece maddecilik üzerine kurulmuş bir kavram haline gelmiştir. Bilimsellik adına yapılan şey ise, salt ortaya çıkan gerçeği kabul etmektense, bunun materyalizme uyarlanmış şeklini kabul etmektir. Bu durumda, bugün karşı karşıya olduğumuz şey, oldukça büyük bir çelişkidir. Çünkü bilim, insan bilinci ile ilgili olarak insanın muhatap olduğu tüm maddesel dünyayı reddetmekte ama sözde bilimsellik adına bu bilimsel gerçek göz ardı edilmektedir.
Kaliforniya Üniversitesi'nden parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, bir bilim adamı olarak, bilimselliğin nasıl olması gerektiğini şu şekilde tarif etmektedir:
Bilimin farklı aşamalarından çıkan ve beni asıl endişelendiren kendi kibirim olmuştur. Benim bilimsel görüşüme uygun olmayan başkalarının fikirlerini küçümserken ne kadar da kibirli davranmışım. Dünyayı gezip yerli halklar ve insanlar ile tanışıp vakit geçirince, kibirimin uygun olmadığını anladım. H.G. Wells'in hikayesinde anlattığı adam gibi bilimsel açıdan kör olan bir ülkede tek gözlü adam kral olabilir. Aslında asıl kör olan bendim. Bilgi donanımı açısından yetersizdim. Bilimsel görüşlerime bağlı kaldıkça göremiyordum. Ben her şeyi gördüğümü düşünüyordum, fakat aslında hiçbir şeyi göremiyordum. Bu yüzden önceden gerçek zannettiğim şeyleri bırakmak zorunda kaldım ve böylece bu insanların görebildiklerini ben de gördüm. Sonunda bu yeni vizyona sahip olduğumda bilime bakış açım tamamıyla değişti. Böylece bilimi sadece bir araç olarak görmeye başladım; evrende tek önemli olan veya var olan şey olarak değil. Bilim, insan olabilmenin ne anlama geldiğini daha derinlemesine araştırmamıza yardımcı olacak bir araçtır. Fakat sanırım henüz bu noktaya gelemedik. Sanırım henüz uyanmış değiliz. Şu an hala hepimiz uyuyor ve sürekli içinde olduğumuz bataklıktan bizi kurtarması için zihnimize mekanik olarak güvenip rüya görüyor, umut ediyor ve istiyoruz. Ne zaman kalbimizi ve ruhumuzu beynimiz ile birlikte kullanırsak, işte o zaman bilim yeni bir dünya düzenine uyum sağlamaya başlayacak.110
Fred Alan Wolf'un burada vurguladığı gerçek, bilimin, evrende hakim olan yaratılışı anlamak için yalnızca bir araç olduğu gerçeğidir. Bu üstün yaratılış ise yalnızca Allah'a aittir. Her şeyin sahibi tek gerçek Varlık Allah'tır. İnsan, beynini ve bilimi kullanarak Allah'ın yarattıklarını görebilir, onları keşfedebilir, bunların üzerindeki sanatı ve üstünlüğü kavrayabilir. Bilim, Allah'ın eserlerine ulaşmak ve onlardaki detayları görebilmek için yalnızca bir araçtır.
Bu gerçeğin farkına varmış bir diğer yazar ise What is Enlightenment? dergisinin editörlerinden Craig Hamilton'dır:
Yıllar geçtikçe dinden uzak bir anlayışla yetiştirilmiş olmama rağmen, kendimi manevi bir arayışa adadım ve kısa süre içinde bilimle ilgili ders kitaplarında tarif edilenin çok ötesinde derin bir gerçekliği hissetmeye başladım. Anlam, amaç ve gizemle dolu bu dünya ortaya çıktıkça, bilimin tüm gerçekliği açıklayabildiği iddiasını kabul etmem giderek güçleşti.
Evrimci biyologların, çocuklarımızı amaçsız bir evrende yaşadıklarına inandırmak için neo-Darwinizm'in henüz ispatlanmamış dogmalarını kullandıklarını görüyorum ve bir kez daha bilim adına duyduğum sempatiyi kaybediyorum.111
Materyalist bilim adamlarının da bu gerçeği fark etmeleri önemlidir. Çünkü "algılayan kim?" sorusunun tek bir cevabı vardır ve bu cevap artık fiziksel bir anlam taşımamaktadır: Algılayan, Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. İnsanlar, bunu bilmedikleri veya bilmiyormuş gibi davrandıkları sürece, bilinç ile ilgili yaptıkları çalışmaların ve açıklamaların hiçbir önemi yoktur. Kuantum fiziğinin vermiş olduğu delillerin gösterdiği gerçek açıkça göz ardı edilmiş olacaktır. Açıktır ki, insanı insan yapan şey, materyalistlerin iddia ettikleri her türlü maddesel kavramın ötesindedir. Buna maddesel bir açıklama aramak, gerçeği tam anlamıyla görmezden gelmektir ve bir zaman kaybıdır.
Beynimizdeki görüntüyü izleyen ruhumuzdur. Beynimizdeki kokuları, tatları alan, birisine dokunduğu zaman onu hisseden, karşımızdaki kişinin konuşmasını dinleyen ruhumuzdur. Sayısız delille anlattığımız ve günümüzde bilimsel olarak kanıtlanmış olan gerçek, algılayanın beyin olmadığıdır. Ünlü felsefeci Bergson'un belirttiği gibi, "dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendisi ise bu imgelerden bir tanesidir".112 Şu durumda, izleyen, sevinen, düşünen, şefkat duyan, yemeği lezzetli bulan, zevk alan, yumuşaklığı hisseden, yalnızca ruhumuzdur. İnsanı insan yapan vasıf, insanın kendi bedeninden bağımsız bir şeydir. Bir manzarayı seyretmekten zevk alan, küçük bir serçeye şefkat duyan, bir yemeğin lezzetinin farkına varan, güzel bir müzik dinlemekten keyif duyan, zor kararlar alabilen, düşünüp doğruyu bulabilen, kendi benliğini araştıran ve sonuçlara varan, insanın sahip olduğu ruhtur.
Kuantum fiziğinin kaşiflerinden ünlü fizikçi Erwin Schrödinger, yalnızca maddesel bedenin, algı dünyasının açıklaması olamayacağını şu şekilde açıklamaktadır:
...Çocuğunuzun ona yeni bir oyuncak aldığınız zaman size doğru gülümsemesindeki pırıltılı, sevinçli gözleri anımsayın ve sonra bırakın doktor size bu gözlerden hiçbir şeyin yayılmadığını anlatsın. Gerçekte, onların (gözlerin) nesnel olarak tek hissedilebilir işlevi, sürekli çarpan ışık kuantumlarını kabul etmektir. Gerçekte! Acayip bir gerçek! Onda (bu gerçekte) eksik bir şeyler varmış gibi görünüyor...113
Acaba, insanın düşüncelerinin, muhakeme ve yargı yeteneklerinin, karar alma mekanizmalarının, sevinç, heyecan, hayal kırıklığı gibi duygularının beyindeki nöronların hareketlerinin bir sonucu olduğunu düşünmek mantıklı mıdır? Şuursuz atomlar bir araya gelerek sevinmeyi, üzülmeyi, lezzeti, dostluğu, sohbet zevkini bilebilirler mi? Şuursuz atomlar bir araya gelerek, beyni inceleyen, bunun üzerine yorumlar yapan, bilinç konusu üzerine kafa yoran ve bir sonuç çıkarmaya çalışan bilim adamlarını meydana getirebilirler mi? İnsanı insan yapan, ona dış dünyayı algılatan, yalnızca bedeninin içinde dolaşan elektrik sinyalleri midir?
Bir şeye karar veren, bir şeyi özleyen, bir şeye sempati duyan, bir şeyin güzelliğine hayran kalan beyindeki hangi nörondur? Eğer bunların tümünü bilinç gerçekleştiriyorsa, bilinç beyindeki hangi nörondadır? Yeri neresidir? Hangi kimyasal reaksiyon bilinci meydana getirmektedir? Hangi kimyasal reaksiyon bir insanın elmayı sevmesine, ıspanaktan hoşlanmamasına karar vermektedir? Eğer her şey beynin içinde oluyorsa, bu durumda düşünen hangi nörondur? Karar veren hangisidir? Kararlarından dolayı heyecan duyan nöron nerededir? Materyalistlerin tüm bunların cevabını vermeleri gerekmektedir. Eğer "her şeyin kaynağı bilinç" sonucuna ulaştılarsa, bu durumda beynin içinde bilincin yerini göstermelidirler. Eğer her şey maddesel dünyadan ibaretse, bunu yapmaları gerekir. Eğer bunu yapamıyorlarsa, bu demektir ki, insan bir nöron veya atom yığınından ibaret değildir. Bilincin var olduğu yer, beynin gizli bir bölmesi değildir. Bilinç bedenin herhangi bir yerinde de saklı değildir. İnsan, tüm materyalist kavramların dışında bir şeydir. İnsan metafiziktir, sahip olduğu ruh ile insan vasfı kazanır. Bu ruh, yalnızca Allah'a aittir.
Freud'un çalışma arkadaşlarından ünlü İsviçreli psikiyatrist Carl Jung, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır:
... Bilimin tamamı, tüm bilginin içinde kök saldığı ruhun bir fonksiyonudur. Ruh, bütün evrensel mucizelerin en büyüğüdür, bir nesne olarak o dünyanın conditio sine qua non'udur (olmazsa olmaz koşul – zaruri şart). Batı dünyasının (çok nadir istisnaları dışında) bu varlığı bu denli az değerlendiriyor gibi görünmesi son derece şaşırtıcıdır.114
İnsan, sahip olduğu ruh ile onur, sevgi, saygı, dostluk, vefa, dürüstlük gibi kavramlara sahip olan, fikir yürütebilen, fikirlere karşı çıkabilen bir varlıktır. Nasıl parmağımızın ucundaki tek bir hücre düşünüp karar verme, üzülüp sevinebilme gibi yeteneklere sahip olamazsa, beyindeki benzer yapıya sahip nöronların da bu metafizik vasıflara sahip olma imkanları yoktur. Bu, insanların tümünün rahatlıkla görebileceği, bilimsel delillere ihtiyaç duymadan kolaylıkla kavrayabileceği bir gerçektir. Nitekim, materyalistler de bu gerçeğin farkındadırlar. Ancak materyalist ön yargıları, bilimselliği yalnızca maddesel varlıklardan ibaret sanma yanılgısı, onları gerçekleri çarpıtma yoluna itmektedir. Oysa materyalizmi savunmak adına kabul ettikleri şeyler, ciddi bir mantık çöküntüsünün göstergesi olmaktadır. "Düşüncelerimiz atomlarımızın ürünüdür" diyen bir insanın, rüyalarını gerçek zanneden veya akıl almaz masallar uydurup sonra bunlara inanan bir insandan hiçbir farkı yoktur. Ancak materyalistler, her nedense, Allah'ın varlığını kabul etmek yerine, bu küçük düşürücü duruma düşmeyi göze almaktadırlar.
Gerçek olan şudur: İnsan, Allah'ın kendisine verdiği ruh ile algılayan, bu ruh ile düşünen, bu ruh ile konuşan, sevinen, mutlu olan, kararlar alan, ülkeler yöneten, topluluklara hükmeden bir varlıktır. İnsan, Allah'ın ruhuna sahip bir varlıktır ve sonsuz olan bu ruhtur. Beden, bu dünya için yalnızca bir araçtır. İnsan, ölümü ile birlikte bedenini dünyada bırakacak ama ruhu varlığını sürdürecektir. Bu defa yaşamını sürdürdüğü yer, ya sonsuz cennet ya da sonsuz cehennem olacaktır.

Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah), 'toplanma ve buluşma' günü ile uyarıp-korkutmak için, Kendi emrinden olan ruhu kullarından dilediğine indirir. O gün, orta yere çıkarlar. Onlardan hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. (Allah sorar:) "Bugün mülk kimindir? Bir olan, Kahhar olan Allah'ındır." Bugün her bir nefis, kendi kazandığıyla karşılık görür. Bugün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı seri görendir. (Mümin Suresi, 15-17)

Tek Mutlak Varlık, Rabbimiz olan Yüce Allah'tır
Tarih boyunca materyalistler, Yüce Rabbimiz'in her şeyin Yaratıcısı ve hakimi olduğu gerçeğini inkar edebilmek için, "maddenin mutlak olduğu" kandırmacasına büyük bir hırsla sarılmışlardır. Maddenin aslına dair açıklamalar işte bu yüzden son derece önemlidir. Çünkü bu bilgiler, yüzyıllardır sürdürülmeye çalışılan bu aldatmacanın geçersizliğini ispat etmektedir. Maddenin yalnızca bir kopyasıyla muhatap olabildiğimizi anlamak, insanın yalnızca etten kemikten oluşan bir madde yığını değil, ruh ve bilinç sahibi bir varlık olduğunu da kavramamızı sağlar. İnsandaki bu ruh ve bilinci yaratan ise Yüce Rabbimiz'dir ve insan, Allah'a ait bir kuldur. Dolayısıyla, yerlere ve göklere hakim olan tek Varlık, yalnızca Yüce Rabbimiz'dir.
Bu ise, Allah'ın kudreti, hakimiyeti ve sanatındaki mükemmelliğe karşı büyük hayranlık uyandıracak bir gerçektir. Allah; adeta kusursuz ve sayısız detaya sahip devasa evreni, hem dışarıda maddesel olarak var etmekte hem de bunu her insanın beyninde ayrı ayrı ve yalnızca bir hayal olacak şekilde yaratmaktadır. Her insanın beynindeki bu hayal içerisinde, evrendeki tüm ayrıntılar kesintisiz ve eksiksiz olarak sürekli var edilmektedir. Allah'ın bu yaratışı o kadar kusursuz ve mükemmeldir ki, hayalden ibaret olduğu çok açık olduğu halde, en küçük detaylara kadar her şey son derece gerçek ve inandırıcı görünmektedir. Rabbimiz'in bu yaratışında hiçbir eksiklik ya da kusur yoktur. Aklını kullanmayan insanlar bu kusursuzluğa aldanmakta, maddenin gerçeği ile muhatap olduklarını sanmakta ve gördükleri görüntünün hayal olabileceğinden bir an bile şüphe etmemektedirler.
Tüm bunları izleyen ise ruhumuzdur. Yeryüzündeki milyonlarca insan, her an kendisine gösterilmekte olan görüntüyü izlemektedir. Bu görüntülerle sevinç duymakta, düşünmekte, kararlar almaktadır. İnsanın tüm bunları yapabilmesi ancak ruhu sayesindedir. Bu ruh ise, Rabbimiz'in Kendi ruhundan üflediği bir parçadır. Bu da, tek mutlak Varlık'ın, bu ruhun gerçek sahibi olan Yüce Rabbimiz olduğunu açıkça göstermektedir. Allah'ın varlığı, kudreti ve gücü her şeyi ve her yeri kuşatmıştır. Algıladığımız madde sanılan tüm varlıklar, gerçekte Rabbimiz'in yarattığı bir görüntüdür. Bu görüntüyü seyreden de, Allah'ın Kendi ruhundan yarattığı varlıklardır.
Allah bir ayetinde şöyle bildirir:
Allah... O'ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

İnsan, Rabbimiz'in yaratışındaki bu harikalığı ve algıladığı dünyanın aslını görüp kavrayabilmek için Allah'a dua etmelidir. Çünkü tüm bunları yaratan Allah'tır ve dilediği anda bunları insana kavratacak olan da ancak O'dur. Bu gerçeğin farkına varmış olan bilim adamlarından Peter Russell bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
Sanırım benim gerçekliğim, tek gerçeklik. Ancak bazen, etrafımdakileri görmenin başka yolları da olduğunu anlıyorum. Ama bunun ne olduğunu bilmiyorum. Kendi kendime bunu anlayamıyorum; yardıma ihtiyacım var. Ama yardım için nereye gidebilirim? Diğer insanlar da benimle aynı düşünce sistemine yakalanmışlar. Benim yardım için gideceğim yer bunlardan çok daha derindir, materyalist anlayışın ötesinde bir bilinç düzeyidir – Allah'ın Kendisi'dir. Yardımı Allah'tan istemeliyim. Bunun için dua etmeliyim."115
Maddenin gerçeğini kavrayan insan, Allah'tan başka güç sahibi bir varlık olmadığını da kesin olarak kavramış olur. Bu kavrayış da, insanın kendisine yalnızca Allah'ı İlah edinip, samimiyetle Rabbimiz'e yönelmesine neden olur. Çünkü ruhun varlığını anlamak, insanın Allah'a kul olmasını engelleyen tüm materyalist iddiaları geçersiz kılar. Kişi, Allah'tan başka İlah edinebileceği başka hiçbir varlık olmadığını açık bir gerçek olarak görecektir. Dolayısıyla da dünya hayatına dair kendisine sunulan materyalist açıklamalara inanmayacaktır. Bu kavrayış ile birlikte, dünyaya olan tutkulu bağlılık, maddi çıkara dayalı hırslar, büyüklenme isteği ve menfaat beklentileri son bulacaktır. Her şeyin hayal olduğu bir dünyada kibirlenmenin, hırs yapmanın, övünmenin, maddi üstünlük elde etmenin hiçbir anlamı olmadığını anlayacaktır. Kişinin tek hedefi Allah'ı razı etmek ve asıl sonsuz hayatını yaşayacağı ahirette cenneti kazanmak için çaba harcamak olacaktır.
Allah'ın Yüce varlığı her yeri ve her şeyi kuşatmıştır. İnsanın dünya hayatında muhatap olduğu küçük büyük her türlü detay, Rabbimiz'in aklının, sanatının, kudretinin varlığının birer delilidir. Ancak materyalist felsefenin etkisinde kalarak maddeyi tek mutlak varlık zanneden insanlar, tüm bu mükemmelliği atfedebilecekleri yine maddesel olan bir varlık ararlar. Bu da yine, bir hayal içerisinde yaşadıklarını kavrayamamalarından kaynaklanır. Her şeyi sarıp kuşatan, zamandan ve mekandan münezzeh ve Yüce olan yegane Varlık, ancak Rabbimiz'dir. Allah bir ayette bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder... (En'am Suresi, 103)

Allah, bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi ve tüm varlığımızı kuşatmıştır. Allah'ın bilgisi dışında hiçbir şey yapamayız, hiçbir söz söyleyemeyiz, nefes dahi alamayız. Maddenin bizim için bir hayalden ibaret olduğu gerçeği ve ruhun varlığı, bu açık gerçeği kesin olarak göstermektedir. Tek mutlak Varlık olan Yüce Rabbimiz, insan için bir hayal olarak yarattığı dünyayı ve ruhundan üflediği insanı, kuşkusuz ki her yönüyle bilmektedir. Bu, Allah için çok kolaydır. "Dış dünya" olarak düşündüğümüz algıları izlerken, yani yaşarken, bize en yakın olan, etraftaki hayali nesneler ve insanlar değil, Rabbimiz'dir. Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

"Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf Suresi, 16)

Bir insan, eğer maddenin aslı ile muhatap olduğuna inanır, kendi bedeninin de maddeden oluştuğunu zannederse, büyük bir yanılgının içine düşer ve bu büyük gerçeği fark edemez. Allah'ın, gökte veya kendisinden uzakta olduğunu zanneder (Allah'ı tenzih ederiz), Allah'ın ona kendi bedeninden bile daha yakın olduğunun farkına varmaz. Oysa, dışarıda var olan maddeye asla ulaşamayacağını, her şeyin zihninde yaşadığı kopyalar olduğunu kavradığında, artık içerisi, dışarısı, arabası, kendisinden uzakta zannettiği Güneş, yıldızlar, tek bir satıhtadır. Allah, kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve kendisine sonsuz yakındır. Allah bu gerçeği, "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..." (Bakara Suresi, 186) ayeti ile haber vermiştir.
İnsanın bu gerçeği bilerek yaşaması çok önemlidir. Bunun farkında olmayan insan, yalnızca imtihan olmak için gönderildiği geçici dünya hayatını asıl hayat zanneder, tüm hırslarını, beklentilerini ve zevklerini bu dünyada yaşaması gerektiğini düşünür. Maddenin aslına ulaşabildiğine dair kesin inancı, onu Allah inancından uzaklaştırabilir ve ölüp ahirette Allah'ın huzuruna çıkarılacağı gerçeğini unutturabilir. Dünyayı mutlak zannedip bu hayali metaları kazanmak adına, ahirette büyük bir hüsran ile karşılaşabilir. Allah Kuran'da, bu gerçekle ilgili olarak insanları şöyle uyarmıştır:

Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 54)


Allah'ın Ruhunu Taşıdığını
Bilen Bir İnsan Nasıl Yaşar?

Dış dünya bizim için yalnızca bir hayal olarak yaratılır ve biz de tüm bunları Allah'a ait olan ruhumuz ile izleriz. Bu gerçeğin şuuruna varan her insan, yaratılmış tüm varlıkların Allah'a ait olduğunu kavrar ve Rabbimiz'in bu üstün yaratışının hikmetlerini anlamaya çalışır. Dünya hayatının, kendisine gösterilen görüntüler doğrultusunda yaşadığı bir imtihandan ibaret olduğunun; asıl hayatın ise sonsuz ahirette yaşanacağının farkına varır. Dünya hayatının geçici bir hayalden ibaret olduğunu anlayınca, maddi hiçbir varlığı olmadığını anladığı dünyaya ve dünya metaına karşı olan bağlılığından da vazgeçer. Asıl sevgisini, bağlılığını, her şeyin tek ve gerçek sahibi, Varlığı her şeyi kuşatmış olan, sonsuz kudret sahibi Rabbimiz'e yöneltir. Hırs ve tutkuyla, hayalden ibaret olan bir dünyayı elde etmeye çalışmanın mantıksızlığını anlar. Asıl olarak, varlığın ve sonsuzluğun gerçek hakimi olan Rabbimiz'in rızasını kazanmaya çalışır. Allah'ın sevgisinin, hoşnutluğunun, rızasının ve cennetinin, hayal olarak yaratılan dünyadaki hiçbir şeyle değişilemeyecek kadar kıymetli olduğunu anlar.
Bu gerçeği kavramasıyla birlikte, hiçbir değeri olmayan geçici dünya hayatı için hırslara kapılıp üzülmek, menfaat elde etmek için çabalamak, bunun için zalimliğe, gaddarlığa ve acımasızlığa yönelmek yerine, nimetlerin sonsuz olanının dilediği an insana sunulduğu cennet hayatını kazanmayı hedefler. Kendisine verilen kısa ömür sürecini, en güzel ahlakı göstererek, en güzel davranışlarda bulunarak geçirmeye çalışır. Her şeyin aslına ve en güzeline ahirette kavuşacağını umut eder ve bu sonsuz hayatta pişman olmamak için gücünün yettiği en fazla çabayı harcar. Rabbimiz'in kudretini gereği gibi takdir edebildikçe, Allah'ın cennetteki sonsuz nimet gibi, cehennemde de sonsuz bir azap yarattığını anlar.
Tüm dünyasının gölge varlıklardan oluştuğunu ve mutlak var olanın yalnızca Yüce Rabbimiz olduğunu anlayan bir kişi için, dünyanın geçici hırsları değerini kaybeder. En korkutucu, en üzücü olduğunu sandığı olaylara karşı olan tüm bakış açısı değişir. Çünkü her şey, Rabbimiz'in kontrolünde, Allah'ın dilemesiyle yaratılan hayali varlıklardan ve hayali olaylardan oluşmaktadır. Rüyadan uyandığımızda, rüyamızdaki üzüntüler, sıkıntılar ve zorluklar nasıl tüm önemini kaybederse, bu gölge dünyada var olan olaylar, üzüntüler ve sıkıntılar da aynı şekilde önemsizdir. Dünya hayatında yaşadıklarımız sadece Allah'ın bizim için yarattığı imtihanın bir parçasıdır ve bizim sorumluluğumuz da bunlar karşısında Allah'ın en razı olacağı ahlakı gösterebilmektir. Bu imtihan içerisinde yaratılan hayali görüntüler, ahirette varlıklarını ve önemlerini tam anlamıyla yitireceklerdir. Geriye kalan sadece bunlara karşı gösterilen davranışlar, Allah rızası için yapılan salih ameller olacaktır. İnsan, bu gerçeği şimdi kavrasa da kavramasa da, ahiret hayatının başlamasıyla birlikte, dünyadaki her şeyin hayalden ibaret olduğunu, asıl gerçeğin ise Rabbimiz ve O'nun yarattığı ahiret olduğunu anlayacaktır. Bir ayette bu durum şöyle bildirilir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır'. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

İnsan, nasıl bir televizyon ekranına bakarken, oradaki karakterlerin tamamının hayali olduğunun farkında ise; onların yaptıklarına kızmıyor, başlarına gelenlere üzülmüyorsa, dünya hayatında da bu yanılgıya düşmemesi gerekir. Çünkü dünya hayatı, tıpkı televizyon ekranından seyrettiğimiz bir film gibi sürekli olarak bize izlettirilmekte olan görüntülerden oluşmaktadır. Rüyasında karşısındaki kişiye kızıp bağıran veya başına gelen olaylara üzülen bir insan, nasıl kalktığında boşa üzülüp kızdığını anlarsa, dünya hayatı için de aynı şeyler geçerlidir. İnsan, maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olmadığını ister dünyada anlasın ister ahirette, yaşadığı endişelerin son derece anlamsız ve boş olduğunu eninde sonunda fark edecektir. Bu görüntüler, yalnızca birer deneme olarak yaratılmaktadır. Asıl olan bunların bir hayal olduğunun farkına varıp, Allah'ın rızasına uygun davranmak ve bu amaç için yaşamaktır.
Allah, insan için görüntüden ibaret olan bu dünyayı yalnızca bir deneme olarak yaratmış olduğunu ayetlerinde şu şekilde haber verir:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah Katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, 'tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme, mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Dünya hayatını asıl hayat zannedenlerin durumunu ise Allah Kuran'da şöyle haber verir:

İnkar edenler ise; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi, 39)

İnsanlar, dünya hayatında sahip olduklarını sandıkları şeylerin gerçekte bir hayal olduğunu kavradıklarında, boşa üzülüp hırslandıklarını, boşa vakit geçirip oyalandıklarını, maddi istek ve hırslarına boşa önem verdiklerini anlayacaklardır. Büyüklük tasladıkları insanların bir anda hayal varlıklar olduklarını görecek ve kibirlerinin yersiz olduğunu fark edeceklerdir. Her şeyi yaratan Allah'a karşı boyun eğici olmaları gerektiğini kavrayacak, daha huzurlu ve güzel bir hayat yaşayacaklardır. Kendilerini insanlara kanıtlamaları, onların gözünde nasıl göründüklerini sınamaları gerekmeyecek, insanlara karşı kin, nefret, kıskançlık gibi olumsuz duyguları yaşamayacaklardır. Her şeyin hayalden ibaret olduğunu bilen insanlar, hayali varlıklarla rekabet içinde olmayacak, birbirlerine bu yüzden kin ve düşmanlık beslemeyeceklerdir. Herkesin kendini sadece Allah'a teslim ettiği bir ortamda, tevazu, teslimiyet, şefkat, sevgi ve samimiyet hakim olacaktır.
İnsan, tüm bu gerçekleri bu dünyada kabul etmek istemese de, ölüm ile karşılaştığında ve ölümünün ardından ahirette tekrar diriltildiğinde, her şeyi çok net olarak görmüş olacaktır. O gün, ayette belirtildiği gibi insanın "görüş gücü keskinleşecek" (Kaf Suresi, 22) ve insan her şeyi çok daha açık fark edecektir. Eğer dünyadaki yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa, orada hiç yaşamamış olmayı dileyecektir. Kuran'da bildirildiği gibi, "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı. Güç ve kudretim yok olup gitti" (Hakka Suresi, 27-29) diyerek pişman olacaktır.
Tek mutlak varlığın Rabbimiz olduğu gerçeğini dünyada fark edenler, bu gerçekle birlikte, ahirette büyük pişmanlığı yaşamaktan da kurtulmuş olurlar. Dünya hayatında kendilerine verilen süreyi Allah'ı razı edebilmek, Rabbimiz'in dilediği şekilde yaşayıp O'nun emirlerini uygulamak için kullanırlar. Dünyaya değer vermenin anlamsızlığını; rahatlık, huzur ve mutluluk getirecek olanın, dünya hırslarına kapılmadan, yalnızca Allah için yaşamak olduğunu anlarlar. Bu, büyük bir nimet ve büyük bir kolaylıktır. İnsanı yıpratan yalancı hırslar, yalancı beklentiler, var olduğunu sanarak ilah edindikleri putlar (Allah'ı tenzih ederiz) tamamen ortadan kalkar. Her şeyi ve her yeri sarip kuşatanın bir ve tek olan Rabbimiz olduğunu kavrarlar. Allah'a teslim olarak, en büyük güveni ve rahatlığı kazanmış olurlar. Bir ayette, dünyaya dair sahte ilahlar edinen insanlar ile yalnızca Allah'ı İlah edinen kişi arasındaki fark şöyle haber verilmiştir:

Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 29)

Allah'a inanan bir insan için, maddenin aslına dair gerçeği bilmek ve bunu derinlemesine düşünmek çok önemlidir. Çünkü Allah'ın her şeyi ve her yeri kapladığını bilen bir insan, Allah'a karşı hayatının her anında samimi davranır. Her an ölümle karşılaşabileceğini, bu dünyanın sona ereceğini ve gerçek ahiret hayatı ile karşılaşacağını aklından çıkarmaz. Bunu bilmek ve buna göre davranmak, insana sonsuz güzellikleri ve nimetleri getirecek olan büyük bir kazançtır.

Maddenin Gerçeği ve Yok Olan Materyalizm
Bir materyalist için, maddesel dünya ile hiçbir zaman muhatap olmadığımız gerçeğini anlamak büyük bir yıkımdır. Bir materyalist için, Allah'ın verdiği bir ruh ile yaratılmış olmamız ve bize ait tüm maddesel dünyanın bu ruha gösterilen görüntülerden ibaret olması, -kendi çarpık materyalist bakış açısına göre- korku ve dehşet uyandırıcıdır. Çünkü bir materyalist için madde sözde bir ilahtır (Allah'ı tenzih ederiz). Materyalistler oluşturdukları sahte "maddecilik" dininde maddeye tapar (Allah'ı tenzih ederiz), yeryüzünde amaçsızlık, bilinçsizlik ve tesadüflerin var olduğuna inanırlar. "Yaratıldıkları" gerçeğine karşı çıkabilmek için, bir başlangıç ve bir son olduğunu reddederler. Açıklanamaz bir şekilde evrenin ezeli ve ebedi olduğu yanılgısını savunurlar. Bir insanın da, bir kuşun da, bir solucanın da hareketlerinin kaynağının şuursuz süreçler olduğu aldatmacasını öne sürerler ve bunların her birinin materyalist dünyanın birer ürünü olduğunu iddia ederler. Materyalizmin bu çarpık anlayışına göre, insanın iç dünyasında algılayan, düşünen, karar veren bir varlık yoktur. Sözde her şey, insanı meydana getiren "maddelerin" yani şuursuz hücrelerin, organellerin ve atomların sonucudur. Kısacası materyalizmin sahte dünyasında, madde dışında bir varlığa yer yoktur. Materyalizmin bu mantığının en önemli sebebi ise, Allah inancına karşı çıkabilmek, Allah'a ve ahirete iman etmekten kaçmaya çalışmaktır.
Materyalistlerin, Allah'ın varlığına iman etmemek için kendilerince öne sürdükleri en büyük dayanak ve delil, maddenin varlığıdır. Oysa bu kitap boyunca anlatılmakta olanlar, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçeği, yani dışarıda var olan maddenin bizim için yalnızca bir kopya olarak var olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bu bilgilerle, materyalizmin elindeki en büyük delil ortadan kalkmakta ve açıkça yok olmaktadır.
Maddenin aslı gerçeği, işte bu nedenle materyalistleri son derece rahatsız etmektedir.
Maddenin aslı konusu, geçmişte belli birkaç düşünürün ve bilim adamının görüp fark ettiği ve dile getirdiği bir kavram iken, bugün artık dünya tarihinde ilk defa bu kadar kesin ve karşı konulamaz bir gerçek olarak açıklanmaktadır. Büyük ve kesinleşmiş bilimsel bulgularla gündeme getirilen bu konu, bilimin gözardı edeceği, materyalist bilim adamlarının da inkar edebilecekleri gibi değildir. Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu gerçekler ışığında materyalistlerin tek güvencesi olan madde, Allah'ın insan için yarattığı algı dünyasında bir hayale dönüşmüştür. Tüm dünyayı ve tüm varlığımızı kaplayan en somut olduğu sanılan şey, bir anda soyut bir kavram haline gelmiştir. Materyalistlerin, Allah inancına karşı en güçlü şekilde kullanabileceklerini sandıkları büyük delil, tüm bu bilimsel bilgiler ışığında aniden ortadan yok olmuştur. Yok olan yalnızca atomlar, moleküller değildir. Evler, arabalar, dev gemiler, gökler, dağlar, gezegenler, uzay ve nihayet insanın kendi bedeni, tümüyle hayal haline dönüşmüştür. Materyalistlerin kendilerine put ve ilah edindikleri (Allah'ı tenzih ederiz) madde iddiası artık son bulmuştur.
Artık materyalizmin tutunabileceği hiçbir delil yoktur. Materyalistlerin, kendilerince Allah'a karşı mücadele ederken güç bulup güvendikleri maddenin varlığı, artık açıklanamaz durumdadır.
Bu, Allah'ın inkarcılara kurduğu muhteşem bir tuzaktır. Allah'a karşı mücadele edebileceklerini sananlar, bu gerçekle birlikte, çok güvendikleri ve sarsılmaz gördükleri sahte putlarının insan için bir hayale dönüştüğünü anlamışlardır. Çok güçlü sandıkları maddecilik iddialarının en temel dayanağını kaybetmişlerdir. Allah'ın sonsuz gücü ve kudreti açıkça karşılarındadır. Kuşkusuz ki, onların kurdukları tüm tuzaklar, yok olup gitmeye ve çöküşe uğramaya mahkumdur.

Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 54)

Allah'ın muhteşem düzeni ile tüm varlıklarını yitiren materyalistler, dünya hayatında inkar ettikleri ahiret gerçeği ile er-geç buluşacak ve tüm diğer insanlar gibi Rabbimiz'in huzurunda hesap vereceklerdir. Dünyada sözde maddeyi ilah edinenler (Allah'ı tenzih ederiz), ahirette bir rüyadan uyandıklarını anlayacak, dünyada bir hayal uğruna mücadele vermiş olduklarını kavrayacaklardır. Ancak ahiretteki pişmanlık, geri dönüşü olmayan bir pişmanlıktır.
Allah Kuran'da şöyle buyurur:

Orada birbirleriyle çekişip tartışarak derler ki:
"Andolsun Allah'a, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz,"
"Çünkü sizi (yalancı olanları) alemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk.
"Bizi suçlu-günahkarlardan başka saptıran olmadı."
"Artık bizim için ne bir şefaatçi var,"
"Ne de candan-yakın bir dost."
"Bizim bir kere daha (dünyaya dönüşümüz mümkün) olsaydı da iman edenlerden olabilseydik."
Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. (Şuara Suresi, 96-103)

Dünyada bulunduğu süre boyunca, insanın doğruyu görmeye ve Allah'a yönelmeye hala fırsatı vardır. Yaşam boyunca materyalizme inanmış olmak, yaşamın sonuna kadar aynı yanılgıyı sürdürmeyi gerektirmez. Ölmüş ve toprağa gömülmüş bir felsefe için mücadele etmek, insanın yegane fırsatı olan dünya hayatını buna harcaması, akıllı ve vicdanlı bir insanın yapabileceği bir şey değildir. Önemli olan, gerçeği gördükten sonra buna direnmemek, ölümle birlikte zaten apaçık anlaşılacak olan bu gerçeği geç olmadan anlamaktır.



Darwin’in Açmazı: Ruh


İn­san Ru­hu Kar­şı­sın­da Açık­la­ma­sız Ka­lan
Ev­rim Te­ori­si
Vic­to­ri­a dö­ne­mi İn­gil­te­re­si'nde iki bi­yo­log, can­lı­la­rın tü­müy­le te­sa­dü­fi sü­reç­ler so­nu­cun­da bir­bir­le­rin­den tü­re­di­ği ve in­sa­na ka­dar uza­nan bir sü­reç­te ge­li­şip de­ğiş­tik­le­ri id­di­ası­nı or­ta­ya at­tı. Bu bi­yo­log­lar, Char­les Dar­win ve Al­fred Rus­sel Wal­la­ce idi. Do­ğal se­lek­si­yon yo­luy­la ev­rim hak­kın­da­ki ilk ça­lış­ma Dar­win ve Wal­la­ce ta­ra­fın­dan or­tak­la­şa ha­zır­lan­mış­tı. Bi­yo­log­lar, ev­rim te­ori­si ko­nu­su üze­ri­ne bir­bir­le­riy­le re­ka­bet et­mek ye­ri­ne, bu uy­dur­ma te­ori­ye bir­bir­le­ri­nin kat­kı­sı­nı ka­bul­len­di­ler. Hat­ta Wal­la­ce yaz­dı­ğı Dar­wi­nizm adın­da­ki ki­tap ile Dar­win'in do­ğal se­lek­si­yon te­ori­si­ni des­tek­le­di. Bu ki­ta­bı duy­du­ğun­da Dar­win'in ver­di­ği kar­şı­lık ise, "Dar­wi­nizm adın­dan söz et­me­yin çün­kü bu teo­ri ay­nı za­man­da Wal­la­sizm de ola­bi­lir." şek­lin­de idi.116
An­cak bu ha­yal ürü­nü teo­ri ile il­gi­li ola­rak iki bi­yo­lo­ğun yol­la­rı kı­sa bir sü­re son­ra ay­rı­la­cak­tı.
Ev­rim te­ori­si­ne gö­re can­lı­lar, tüm ana­to­mik ve fi­zik­sel özel­lik­le­riy­le, tü­müy­le te­sa­dü­fi ve do­la­yı­sıy­la şu­ur­suz bir sü­reç için­de, do­ğal se­lek­si­yon yo­luy­la, bir­bir­le­rin­den tü­re­miş­ler­di. Bu id­dia­ya gö­re, bir bak­te­ri ile baş­la­yan ya­şam, söz ko­nu­su ha­ya­li tü­re­me yo­luy­la, gü­nü­müz­de var olan can­lı çe­şit­li­li­ği­ni mey­da­na ge­tir­miş­ti. (De­tay­lı bil­gi için bkz. Ev­rim Al­dat­ma­ca­sı, Ha­run Yah­ya, Araş­tır­ma Ya­yın­cı­lık) Dar­win, do­ğal se­lek­si­yon pren­si­bi­nin yal­nız par­mak­lar ya da bu­run gi­bi mor­fo­lo­jik özel­lik­le­rin çı­kı­şı­nı açık­la­mak­la kal­ma­dı­ğı­na, ay­nı za­man­da bey­nin ya­pı­sı­nı ve do­la­yı­sıy­la zi­hin­sel ka­pa­si­te­le­ri­mi­zi de be­lir­le­di­ği­ne ina­nı­yor­du. Bir baş­ka de­yiş­le Dar­win'e gö­re do­ğal se­lek­si­yon; in­san­la­rın mü­zik, sa­nat, ede­bi­yat ko­nu­sun­da­ki il­gi­si­ni ve ka­rar­la­rı­nı, dü­şün­ce ye­te­ne­ği­ni ve zi­hin gü­cü­nü et­ki­le­yen ve on­la­rı de­ğiş­ti­rip ge­liş­ti­ren bir güç­tü. Fa­kat Wal­la­ce bu fik­re ka­tıl­mı­yor­du. Dar­win'in pren­sip­le­ri­nin par­mak­lar ve ayak par­mak­la­rı­nı ya da da­ha ba­sit özel­lik­le­ri açık­la­ya­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­nü­yor­du ama ma­te­ma­tik ve mü­zik ye­te­ne­ği gi­bi üs­tün in­sa­ni be­ce­ri­le­rin yal­nız kör te­sa­düf­le­rin ese­ri ola­ma­ya­ca­ğı­na ina­nı­yor­du.
Wal­la­ce'ın "kör te­sa­düf­le­rin Mo­zart'ın ye­te­nek­le­ri­nin kay­na­ğı ol­ma­sı" id­di­ası­na kar­şı çık­ma­sı­nın en önem­li ne­de­ni po­tan­si­yel ze­ka ola­rak ad­lan­dı­rı­la­bi­le­cek olan hu­sus­tu. Wal­la­ce'a gö­re, ör­ne­ğin gü­nü­müz­de ya­şa­yan bir Abo­ri­jin top­lu­lu­ğun­dan ne­re­dey­se oku­ma yaz­ma bil­me­yen genç bir ka­bi­le üye­si­ni al­dı­ğı­mı­zı farz ede­lim. Da­ha son­ra bu gen­ci Ri­o, New York ve­ya Tok­yo'da mo­dern bir dev­let oku­lun­da eği­te­lim. El­bet­te bu şe­hir­ler­de ye­ti­şen ço­cuk­lar­dan hiç de fark­lı ol­ma­ya­cak­tır. Wal­la­ce bu­nu şöy­le açık­la­mış­tı; "Abo­ri­jin ya da Cro-Mag­non, ken­di do­ğal or­ta­mı­na uyum sağ­la­ma­sı için ih­ti­yaç du­ya­ca­ğın­dan çok da­ha faz­la po­tan­si­yel ze­ka­ya sa­hip­tir. Bu tür po­tan­si­yel ze­ka, as­lın­da res­mi eği­tim yo­luy­la ka­za­nı­lan ki­ne­tik ze­ka ile kar­şı­laş­tı­rı­la­bi­lir. Pe­ki bu po­tan­si­yel ze­ka ne­den ev­rim­leş­ti? İn­gi­liz­ce eği­tim ve­ri­len okul­lar­da La­tin­ce öğ­ren­mek için or­ta­ya çı­ka­maz­dı. Ma­te­ma­tik öğ­ren­mek için de ev­rim­leş­miş ola­maz­dı, her kim ye­te­rin­ce ça­lı­şır­sa bu ko­nu­da uz­man­la­şa­bi­lir. Pe­ki bu söz ko­nu­su gö­rün­me­yen ye­te­nek­le­rin or­ta­ya çık­ma­sı­nı sağ­la­yan ayık­la­yı­cı kuv­vet ne­re­den gel­miş­ti?"117 Wal­la­ce, can­lı­la­rın bi­linç­siz sü­reç­ler için­de bir­bir­le­rin­den tü­re­ye­rek ev­rim­leş­tik­le­ri hi­ka­ye­si­ne inan­dı­ğı için, in­san­la­rın ze­ka ge­li­şi­mi­nin bu ha­ya­li te­ori­nin ne­re­si­ne da­hil edil­di­ği­ni bul­ma­ya ça­lı­şı­yor­du. An­cak, böy­le bir şey ger­çek­leş­me­di­ği için bu id­dia­yı sa­vu­na­cak bir man­tık da ge­liş­ti­re­mi­yor­du.
Wal­la­ce şu­nu söy­lü­yor­du:
Ça­ğı­mı­zın ya­zar­la­rı­nın tü­mü, in­san nes­li­nin çok geç­mi­şe da­yan­dı­ğı­nı iti­raf eder­ken, bun­la­rın bir­ço­ğu ze­ka­nın çok kı­sa sü­re ön­ce ge­liş­ti­ği inan­cı­nı sür­dü­rü­yor­lar ve bi­zim­le eşit ze­ka se­vi­ye­si­ne sa­hip in­san­la­rın ta­rih ön­ce­si çağ­lar­da ya­şa­mış ol­duk­la­rı ola­sı­lı­ğı üze­rin­de dü­şün­mü­yor­lar.118
Gü­nü­müz bi­lim adam­la­rın­dan Vi­la­ya­nur S. Ra­mac­han­dran ise, bu­nu şöy­le açık­la­mak­ta­dır:
Ne­an­dert­hal ve Cro-Mag­non in­san­la­rı­nın be­yin ka­pa­si­te­le­ri­nin biz­ler­den da­ha bü­yük ol­du­ğu­nu bi­li­yo­ruz, bu ne­den­le giz­li kal­mış po­tan­si­yel ze­kâ­la­rı­nın Ho­mo sa­pi­ens ile ay­nı hat­ta da­ha faz­la ol­du­ğu­nu dü­şün­mek hiç de güç ol­maz.119
As­lın­da Dar­win bi­le, te­ori­si­nin in­san ze­ka­sı­na da­ir bu ha­ya­li ge­li­şi­mi açık­la­ya­ma­dı­ğı­nı açık­ça iti­raf edi­yor, hat­ta bu ne­den­le te­ori­si­nin ge­çer­siz­li­ği­nin ile­ri sü­rü­le­bi­le­ce­ği­ni be­lir­ti­yor­du:
…İn­san zi­hin gü­cü ba­kı­mın­dan bü­tün öbür hay­van­lar­dan öy­le­si­ne fark­lı­dır ki, va­rı­lan bu so­nuç­ta (aşa­ğı bir bi­çim­den tü­re­me) bir yan­lış­lık ola­bi­le­ce­ği ile­ri sü­rü­le­bi­lir.120
Öy­ley­se, ev­rim­le ger­çek­leş­me­si müm­kün ol­ma­yan bu önem­li ge­li­şi­min açık­la­ma­sı ney­di? Wal­la­ce'ın bu­na ver­di­ği ce­vap şuy­du: Bu­nu Al­lah ger­çek­leş­tir­miş­ti. Wal­la­ce'a gö­re "in­sa­nın za­ra­fe­ti, 'İa­hi lüt­fun' dün­ya üze­rin­de­ki ifa­de­siy­di".121
İş­te bu nok­ta­da Wal­la­ce, ev­ri­min iti­ci gü­cü­nün do­ğal se­lek­si­yon ol­du­ğu ko­nu­sun­da ıs­rar eden ve en gi­zem­li zi­hin­sel özel­lik­le­rin bi­le bir Yü­ce Var­lık ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­mış ol­mak­sı­zın ge­liş­ti­ği­ni id­di­a eden Dar­win'den ay­rıl­mış­tı. Dar­win, Wal­la­ce'ın id­di­ala­rı­nı te­ori­si için bü­yük bir teh­dit ola­rak gör­müş ve 1869 yı­lın­da Wal­la­ce'a yaz­dı­ğı mek­tu­bun­da do­ğal se­lek­si­yo­nu kas­te­de­rek, "uma­rım se­nin ve be­nim ço­cu­ğu­mu­zu ta­ma­men öl­dür­mez­sin," de­miş­ti.122 Wal­la­ce'ın var­dı­ğı bu so­nuç el­bet­te, ma­ter­ya­lizm­den güç bu­lan ve Al­lah'ın var­lı­ğı­nı in­kar ede­bil­mek için or­ta­ya atıl­mış ev­rim te­ori­si ile hiç­bir şe­kil­de bağ­daş­mı­yor­du. İş­te bu ne­den­le Wal­la­ce'ın fi­kir­le­ri ale­la­ce­le ha­sı­ral­tı edil­di. Ma­ter­ya­list çev­re­ler için ön pla­na çı­ka­rıl­ma­sı ge­re­ken, her şe­yin bi­linç­siz sü­reç­ler­le mey­da­na gel­di­ği­ni ön­gö­ren an­la­yış idi. Bu­nun da ön­cü­sü Dar­win ol­muş­tu.

Ev­rim­sel De­lil­siz­lik ve Te­ori­nin Bi­yo­lo­jik Çö­kü­şü
19. yüz­yıl­dan iti­ba­ren ma­ter­ya­list­le­rin en bü­yük odak nok­ta­sı, Dar­win ve Dar­wi­nizm pro­pa­gan­da­sı yap­mak ol­du. 19. yüz­yı­lın -gü­nü­mü­ze kı­yas­la ge­ri kal­mış- bi­lim­sel or­ta­mı için­de do­ğal se­lek­si­yon ad­lı bir me­ka­niz­ma­nın tüm can­lı­la­rın ge­li­şi­mi­nin se­be­bi ol­du­ğu­nu id­di­a et­mek ko­lay­dı. Fo­sil ya­tak­la­rı de­rin­le­me­si­ne in­ce­len­me­miş, ge­ne­tik bi­li­mi keş­fe­dil­me­miş­ti. İn­san­la­rı, o dö­ne­min bil­gi­si, da­ha doğ­ru­su bil­gi­siz­li­ği için­de ol­ma­dık se­nar­yo­lar­la oya­la­mak Dar­win ve yan­daş­la­rı için çok zor ol­ma­mış­tı. Ama o dö­nem­de bi­le, te­ori­nin ku­ru­cu­la­rın­dan bi­ri ol­ma­sı­na rağ­men Wal­la­ce'ın dik­kat çek­ti­ği in­san bi­lin­ci­nin ev­rim­sel açı­dan "açık­la­na­maz­lı­ğı" açık­ça fark edil­miş­ti. Bi­linç­siz iş­le­yen bir me­ka­niz­ma, bi­lin­cin var­lı­ğı­nı açık­la­ya­mı­yor­du. Ev­rim­ci­ler hiç­bir şu­ur­lu ola­ya izin ver­me­yen te­sa­dü­fen ge­li­şen olay­la­rın, her na­sıl­sa şu­ur, an­la­yış, ye­te­nek ve bi­linç oluş­tur­duk­la­rı­nı id­di­a edi­yor­lar­dı. Bu­nun hiç­bir man­tık­lı açık­la­ma­sı yok­tu.
20. yüz­yıl­da, ev­rim te­ori­si bü­yük bir sür­priz ile kar­şı­laş­tı. Ön­ce pa­le­on­to­lo­ji bi­li­mi, Dar­win'in "ile­ri­de bu­lu­na­ca­ğın­dan emin ol­du­ğu" ka­yıp ara fo­sil­le­rin hiç­bi­ri­nin yer­yü­zün­de bu­lun­ma­dı­ğı­nı ilan et­ti. Yer­yü­zü­nün ne­re­dey­se tü­mü ka­zıl­mış ve araş­tı­rıl­mış, Dar­win'in ve yan­daş­la­rı­nın bek­le­di­ği ara form­lar ise bu­lu­na­ma­mış­tı. Ev­rim te­ori­si için ikin­ci sür­priz ise keş­fe­di­len ge­ne­tik bi­li­mi idi. Ge­ne­tik, can­lı form­la­rı­nın, Dar­win'in id­di­a et­ti­ği şe­kil­de do­ğal se­lek­si­yon yo­luy­la de­ği­şe­me­ye­cek ka­dar komp­leks ve de­ğiş­mez bir ya­pı­ya sa­hip ol­du­ğu­nu tüm dün­ya­ya açık­ça gös­ter­di. Bi­lim­sel ge­liş­me­ler, hüc­re­nin, Dar­win'in san­dı­ğı gi­bi içi su do­lu bir ba­lon­cuk ol­ma­dı­ğı­nı, sa­yı­sız ve bir­bi­rin­den kar­ma­şık or­ga­nel­den olu­şan ve akıl­lı me­ka­niz­ma­la­ra sa­hip olan in­dir­ge­ne­mez komp­leks bir ya­pı­da ol­du­ğu­nu gös­ter­di. Keş­fe­di­len DNA, bel­ki de ev­rim te­ori­si için en bü­yük dar­be­ler­den bi­ri­ni oluş­tu­ru­yor­du. Can­lı­nın tüm ge­ne­tik bil­gi­si­nin sak­lan­dı­ğı bu dev mo­le­kül, te­sa­dü­fen mey­da­na ge­le­me­ye­cek ka­dar komp­leks ol­ma­sı­nın ya­nın­da, her­han­gi bir de­ği­şi­me izin ver­me­ye­cek ka­dar has­sas bir ya­pı­day­dı. Ev­ri­me gö­re can­lı­la­rın bir­bir­le­rin­den tü­re­ye­rek de­ği­şi­me uğ­ra­ma­la­rı, ye­ni tür­ler­de baş­ka can­lı­la­ra ait ye­ni özel­lik­le­rin ka­za­nıl­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Ge­ne­tik il­mi­nin gös­ter­di­ği ger­çek­ler­le, bu­nun Dar­win'in id­di­a et­ti­ği şe­kil­de ola­ma­ya­ca­ğı açık­ça an­la­şıl­mış­tı. Ge­ne­ti­ğin or­ta­ya çı­kar­dı­ğı komp­leks­li­ğe hiç­bir bi­lim ada­mı kar­şı ko­ya­mı­yor­du.
Bu­nun üze­ri­ne Dar­wi­nist­ler, ge­ne­tik ya­pı üze­rin­de de­ği­şi­me yol aça­bi­le­cek un­sur­la­rı dik­ka­te al­ma ih­ti­ya­cı duy­du­lar. Bu­nun için ken­di­le­rin­ce kul­la­na­bi­le­cek­le­ri tek me­ka­niz­ma, mu­tas­yon­lar­dı. Ne­o-Dar­wi­nizm adı al­tın­da Dar­wi­nizm'in ye­ni dü­zen­le­me­si­ni ale­la­ce­le kur­gu­la­dı­lar ve ev­rim­de ge­ne­tik de­ği­şi­mi sağ­la­yan ikin­ci bir me­ka­niz­ma­nın ya­ni mu­tas­yon­la­rın dev­re­de ol­du­ğu­nu id­di­a et­ti­ler. Fa­kat, her bi­ri bi­lim ada­mı olan bu ki­şi­ler, il­ginç bir şe­kil­de önem­li bir ger­çe­ği ih­mal edi­yor­lar­dı: Mu­tas­yon­lar %99 ora­nın­da or­ga­niz­ma­ya za­rar ve­ren, %1 ora­nın­da da et­ki­siz ka­lan ge­ne­tik mü­da­ha­le­ler­di. Kon­trol­lü la­bo­ra­tu­var or­tam­la­rın­da bi­le, mu­tas­yon­lar yo­luy­la can­lı­ya ye­ni bir ge­ne­tik bil­gi ka­zan­dı­rıp onu da­ha ge­liş­miş fark­lı bir tü­re dö­nüş­tür­mek müm­kün de­ğil­di. Tam ter­si­ne, ger­çek­leş­ti­ri­len her mu­tas­yon, can­lı­nın sa­kat kal­ma­sı­na ve­ya öl­me­si­ne se­bep olu­yor­du. Kon­trol­süz do­ğa or­ta­mın­da rast­ge­le mey­da­na ge­len mu­tas­yon­la­rın ise bir can­lı­ya na­sıl et­ki ede­ce­ği or­ta­day­dı.
Pa­le­on­to­lo­ji­nin or­ta­ya çı­kar­dı­ğı so­nuç­lar ve ge­ne­tik bi­li­mi­nin ger­çek­le­ri kar­şı­sın­da ev­rim­ci­ler sü­rek­li ola­rak te­ori­le­rin­de dü­zen­le­me­le­re git­ti­ler. Ge­ne­tik bi­li­mi do­ğal se­lek­si­yo­nu saf dı­şı edin­ce mu­tas­yon­la­ra, pa­le­on­to­lo­ji fo­sil ka­yıt­la­rı­nı or­ta­ya çı­ka­rın­ca da sıç­ra­ma­lı ev­rim id­di­ası­na sa­rıl­dı­lar. Bi­lim­sel ge­liş­me­le­rin ev­rim aley­hi­ne ver­di­ği in­kar edi­le­mez tüm de­lil­ler, ev­rim te­ori­si­ni tü­müy­le açık­la­ma­sız bı­ra­kı­yor, onu çü­rü­müş bir teo­ri ha­li­ne ge­ti­ri­yor­du. Teo­ri üze­rin­de ya­pı­lan ye­ni dü­zen­le­me­ler de, ev­rim­ci­ler açı­sın­dan hiç­bir za­man so­nuç ge­tir­me­di. Çün­kü ev­ri­min le­hi­ne tek bir de­lil bi­le bu­lun­mu­yor­du.
Teo­ri, sa­vun­du­ğu her ko­nu­da açık­la­ma­sız­dı. Ev­rim­ci­ler ta­ra­fın­dan or­ta­ya atı­lan id­dia­lar bi­lim­sel ola­rak çü­rü­tül­müş­tü. Ama öy­le bir ko­nu var­dı ki, ev­rim­ci­ler, id­di­ala­rı­nın ba­şın­dan be­ri bu ko­nu­da çö­züm­süz ol­duk­la­rı­nı bi­li­yor­lar ve bu­nu açık­ça iti­raf edi­yor­lar­dı. Bu, Al­fred Wal­la­ce'ın he­nüz te­ori­yi or­ta­ya atar­ken "ev­rim­sel ola­rak ge­liş­me­si im­kan­sız" de­di­ği "bi­linç" idi.

Bi­linç, Hiç­bir Dar­wi­nist İd­di­a ile
Açık­la­na­ma­mak­ta­dır
Fi­zik­sel an­lam­da, in­sa­nın ev­ri­mi hak­kın­da­ki her­han­gi bir te­ori­nin, güç­lü çe­ne­le­ri ve iri ke­si­ci diş­le­ri olan ve biz­den dört kat hız­lı ko­şan may­mun ben­ze­ri bir ata­nın na­sıl ya­vaş ya­vaş, iki ayak­lı bir hay­va­na dö­nüş­tü­ğü­nü açık­la­ma­sı ge­re­kir. Bu güç­le­re ak­lı, ko­nuş­ma­yı ve ah­la­kı ek­le­yin, bun­la­rın hep­si ev­rim te­ori­si­ne baş kal­dır­mak­ta­dır.123 (Ev­rim­ci bi­lim ya­za­rı Ro­ger Le­win)

Ev­rim ta­raf­tar­la­rı, Dar­win za­ma­nın­da açık­la­ma­sız olan bi­linç ko­nu­su­na Dar­win'den son­ra çe­şit­li şe­kil­ler­de açık­la­ma ge­tir­me­ye ça­lış­tı­lar. Ha­ya­li il­kel in­san­la­rın bir­bir­le­ri ile ile­ti­şim kur­ma­ya, av­lan­ma­ya ve alet yap­ma­ya baş­la­ya­rak bey­nin ev­ri­mi­ni sağ­la­dık­la­rı­nı id­di­a et­ti­ler. Bey­nin ha­ya­li ge­li­şi­mi ile bir­lik­te di­lin ev­rim­leş­ti­ği­ni, ko­nuş­ma be­ce­ri­si­nin be­ra­be­rin­de bi­lin­cin mey­da­na gel­di­ği­ni ve bu şe­kil­de in­sa­nı di­ğer hay­van­lar­dan ayı­ran en önem­li far­kın or­ta­ya çık­tı­ğı­nı sa­vun­du­lar. Bu id­di­ala­rın hiç­bi­ri bi­lim­sel bir da­ya­nak bu­la­ma­dı. Fo­sil ka­yıt­la­rı bun­la­rın her­han­gi bi­ri­ne de­lil oluş­tu­ra­bi­le­cek tek bir bul­gu bi­le ver­me­di. Dil ve bi­linç üze­ri­ne ya­pı­lan bi­lim­sel ça­lış­ma­lar ve de­ney­ler, böy­le­si­ne bir ge­li­şi­min ger­çek­leş­me­si­ne da­ir tüm ola­sı­lık­la­rı or­ta­dan kal­dır­dı. Dar­wi­nist­le­rin el­le­rin­de sa­de­ce id­di­ala­rı var­dı. Bu id­dia­lar, tüm ev­rim­ci ki­tap­lar­da az-çok ben­zer şe­kil­de, müt­hiş bir se­nar­yo da­hi­lin­de an­la­tı­lı­yor ama hiç­bir ev­rim­ci kay­nak bu­na bi­lim­sel bir de­lil su­na­mı­yor­du. Çün­kü böy­le bir ev­rim ya­şan­ma­mış­tı.
Ün­lü Na­tu­re der­gi­si­nin edi­tö­rü Henry Ge­e, bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na kar­şın söz ko­nu­su ev­rim­ci id­dia­nın man­tık­sız­lı­ğıy­la il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­yı yap­mak­ta­dır:
Me­se­la in­sa­nın ev­ri­mi­nin, vü­cu­dun du­ru­şu, be­yin hac­mi ile ateş, alet kul­la­nı­mı gi­bi tek­no­lo­jik ba­şa­rı­lar ve li­sa­nın or­ta­ya çık­ma­sı­nı sağ­la­yan el-göz ko­or­di­nas­yo­nun­da­ki ge­liş­me­le­re bağ­lı ola­rak ge­liş­ti­ği söy­le­nir. An­cak bu gi­bi se­nar­yo­lar sub­jek­tif­tir. De­ney­ler­le as­la test edi­le­mez­ler, öy­ley­se bi­lim­sel de­ğil­dir­ler. Ge­nel­de kul­la­nım­da ol­ma­la­rı bi­lim­sel test­le­re de­ğil, sa­hip­le­ri­nin id­di­a ve oto­ri­te­si­ne da­ya­nır.124
Bu id­di­a, bi­lim dı­şı ol­ma­sı­nın ya­nı sı­ra, man­tık­sal açı­dan da tu­tar­sız­dır. Ev­rim­ci­ler söz­de ev­rim­le or­ta­ya çı­kan akıl sa­ye­sin­de alet kul­la­nı­mı­nın ge­liş­ti­ği­ni; alet kul­la­nı­mı sa­ye­sin­de de ak­lın ge­liş­ti­ği­ni sa­vun­mak­ta­dır­lar. Yu­mur­ta-ta­vuk hi­ka­ye­sin­de 1,5 asır­dır ya­şa­dık­la­rı açık­la­ma­sız­lı­ğı ve çe­liş­ki­yi, bu­ra­da da ya­şa­mak­ta­dır­lar. Ev­rim­ci­le­rin bu­ra­da­ki tu­tar­sız­lı­ğı açık­la­ma­la­rı ge­rek­mek­te­dir. Bu du­rum, ev­rim te­ori­si­ni or­ta­ya atar­ken Wal­la­ce'ın içi­ne düş­tü­ğü iki­le­min, ev­rim te­ori­si açı­sın­dan ha­la de­vam et­mek­te ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir.
Dar­wi­nizm'in en et­ki­li eleş­tir­men­le­rin­den Phil­lip John­son, bu ko­nu­da şun­la­rı ya­zar:
Ak­lın ürü­nü olan bir teo­ri, te­ori­yi üre­ten ak­lı uy­gun bir şe­kil­de as­la açık­la­ya­maz. Mut­lak doğ­ru­yu keş­fe­den üs­tün bi­lim­sel ak­lın hi­ka­ye­si an­cak ve an­cak ak­lı ve­ril­miş bir ye­te­nek ola­rak ka­bul eder­se­niz tat­min edi­ci­dir. Ak­lı ken­di icat­la­rı­nın bir ürü­nü ola­rak açık­la­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mız an­da, çı­kı­şı ol­ma­yan ay­na­lı bir ko­ri­do­ra gir­mi­şiz­dir.125
Ge­or­ge Mars­hall Ens­ti­tü­sü baş­ka­nı Ro­bert Jas­trow'un yo­rum­la­rı ise şöy­le­dir:
İn­san gö­zü­nün rast­lan­tı ürü­nü ol­du­ğu­nu ka­bul et­mek zor­dur. An­cak in­san ze­ka­sı­nın, ata­la­rı­mı­zın be­yin hüc­re­le­rin­de mey­da­na ge­len rast­lan­tı­sal tah­ri­bat­la­rın ürü­nü ol­du­ğu­nu ka­bul et­mek da­ha da zor­dur.126
Dar­wi­nist­ler, in­san bi­lin­ci­nin ev­ri­mi­ne iliş­kin yal­nız­ca yo­ru­ma da­ya­lı id­di­ala­rın ye­ter­siz kal­dı­ğı­nı dü­şün­müş ola­cak­lar­dır ki, ko­nu­yu "bi­lim­sel cüm­le­ler­le" süs­le­me ih­ti­ya­cı duy­du­lar. Bu­nun için "or­ta­ya çık­ma ol­gu­su" adın­da bir fak­tö­rün et­ki­li ol­du­ğu­nu sa­vun­du­lar. Dar­wi­nist­le­re gö­re, bir rast­lan­tı, hiç bek­len­me­yen bir baş­ka şe­yin or­ta­ya çı­kı­şı­na yol aça­bi­lir­di. Bu­nun kla­sik bi­lim­sel ör­ne­ği­nin ise "su" ol­du­ğu­nu id­di­a et­ti­ler. Bu­na gö­re, ok­si­jen ve hid­ro­jen ken­di baş­la­rı­na su­ya ben­zer bir özel­lik ta­şı­ma­mak­ta, an­cak bel­li bir oran­da bir­leş­tik­le­rin­de or­ta­ya çı­kan su mo­le­kül­le­ri ön­ce­den tah­min edi­le­me­yen çe­şit­li özel­lik­ler or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Ev­rim­ci­ler bu du­ru­mu in­sa­nın bi­lin­ci ko­nu­su­na uyar­la­dı­lar ve in­san bi­lin­ci­nin kö­ke­nin­de, be­yin kim­ya­sın­da mey­da­na ge­len rast­lan­tı­sal bir de­ği­şi­min yat­tı­ğı­nı id­di­a et­ti­ler. Hiç­bir şe­kil­de test edi­le­me­yen, hiç­bir bi­lim­sel ka­nı­ta sa­hip ol­ma­yan böy­le bir id­dia­yı, çö­züm­süz kal­dık­la­rı bi­linç ko­nu­su­na uyar­la­mak, ça­re­siz­lik­le­ri­nin çok açık bir gös­ter­ge­siy­di.
Bu el­bet­te son de­re­ce man­tık­sız ve tek­nik an­lam­da im­kan­sız bir al­dat­ma­ca­dır. Çün­kü her­kes ga­yet iyi bi­lir ki, in­san bi­lin­ci su ör­ne­ğin­de­ki gi­bi fi­zik ku­ral­la­rı­na bağ­lı bir ha­di­se de­ğil­dir. Bir in­sa­nın, bir çi­le­ği gö­rü­nü­mü, ko­ku­su ve ta­dı ile gö­zü­nün önü­ne ge­ti­re­bil­me­si, ai­le ya­kın­la­rı­nın gö­rün­tü­le­ri­ni ve ses­le­ri­ni san­ki ya­nın­day­mış gi­bi al­gı­la­ya­bil­me­si, bey­nin­de­ki atom­la­rın da­ha ön­ce bi­lin­me­yen bir şe­yi or­ta­ya çı­kar­mak için ha­re­ket­len­me­le­ri­nin bir so­nu­cu de­ğil­dir el­bet­te. Tüm bun­la­rı ger­çek gi­bi al­gı­la­ma­sı, in­sa­nın di­le­ği­dir, is­te­ği­dir ve o sı­ra­da dü­şün­dü­ğü şey­dir. Fi­zik­sel ni­te­li­ği olan atom­la­rın fark­lı şe­kil­ler­de bir­le­şe­rek me­ta­fi­zik bir kav­ram olan "bi­lin­ci" or­ta­ya çı­kar­ma­la­rı im­kan­sız­dır. Fi­lo­zof ve ya­zar Chris­ti­an de Qu­in­cey'nin be­lirt­ti­ği gi­bi, "bi­lim adam­la­rı, he­nüz bi­lin­ci açık­la­ya­maz­lar­ken, ken­di bi­linç­le­ri­nin tar­tı­şıl­maz var­lı­ğı ile her gün yüz­leş­mek gi­bi ga­rip bir du­rum için­de­dir­ler".127
Ev­rim­ci bi­lim ada­mı J. Haw­kes, New York Ti­mes Ma­ga­zi­ne'de ya­yın­la­nan bir ya­zı­sın­da şun­la­rı söy­le­mek­te­dir.
Kuş­la­rı, ba­lık­la­rı, çi­çek­le­ri vb. göz ka­maş­tı­rı­cı gü­zel­li­ği salt do­ğal se­lek­si­yo­na borç­lu ol­du­ğu­mu­za inan­mak­ta güç­lük çe­ki­yo­rum. Da­ha­sı, in­san bi­lin­ci öy­le bir dü­ze­ne­ğin ürü­nü ola­bi­lir mi? Na­sıl olur da tüm uy­gar­lık ni­met­le­ri­nin ya­ra­tı­cı­sı olan in­san bey­ni; Sok­ra­tes, Leo­nar­do da Vin­ci, Sha­kes­pea­re, New­ton ve Eins­te­in gi­bi­le­ri ölüm­süz­leş­ti­ren ya­ra­tı­cı­lık, "ya­şam sa­va­şı­mı" de­nen or­man ya­sa­sı­nın bi­ze bir ar­ma­ğa­nı ol­sun?128
Bu yal­nız­ca Dar­wi­nist­le­rin ya­şa­dı­ğı bir ha­yal, ger­çek­leş­me­si­ni çok is­te­dik­le­ri bir di­lek­tir. Bi­linç, ev­ri­min saç­ma ve de­lil­siz id­di­ala­rı ile ke­sin ola­rak açık­la­na­maz du­rum­da­dır.
Bir mü­zi­ği din­ler­ken onun ver­di­ği ritm­den zevk alan, bir ye­me­ği ta­dar­ken on­dan hoş­la­nan ve­ya onu lez­zet­siz bu­lan, kar­şı­sın­da­ki in­sa­nı se­ven, ona şef­kat du­yan, ken­di ben­li­ği­ni araş­tı­ran, ken­di bey­ni­ni la­bo­ra­tu­var­da in­ce­le­yen, ke­şif­ler ya­pan, prob­lem­ler çö­zen, ba­şa­rı­la­rıy­la se­vi­nen, ka­rar ve­ren, bes­te ya­pan, ki­tap ya­zan var­lık aca­ba şu­ur­suz te­sa­düf­le­rin so­nu­cu mey­da­na gel­miş ola­bi­lir mi? Aca­ba han­gi rast­ge­le kim­ya­sal olay bir in­sa­na gü­zel dav­ran­ma­yı, in­ce dü­şün­ce­li ol­ma­yı, fe­da­kar­lık yap­ma­yı öğ­re­te­bi­lir? Aca­ba han­gi rast­ge­le olay so­nu­cun­da in­san bir şey­le­ri öğ­ren­me, ak­lın­da tu­ta­bil­me, kar­şı­sın­da­ki­ni eğit­me, dev­let­le­ri yö­ne­te­bil­me ye­te­ne­ği­ne sa­hip ol­muş­tur? Aca­ba han­gi şu­ur­suz olay, bir in­sa­nı şu­ur­lu, man­tık­lı, zor za­man­lar­da ani ka­rar­lar ala­bi­len, se­vi­nen, üzü­len, duy­gu­la­nan, şa­şı­ran, en­di­şe­le­nen, plan­lar ya­pan bir var­lık ha­li­ne ge­ti­re­bi­lir? Aca­ba bey­nin için­de­ki şu­ur­suz atom­lar bir hay­va­nı na­sıl gök­de­len­ler in­şa eden, uçak­lar ya­pan, bil­gi­sa­yar­lar üre­ten, sa­yı­sız ma­te­ma­tik for­mü­lü çö­züp ge­liş­ti­re­rek uza­ya çı­kan, ken­di­si­ne ben­zer ro­bot­lar ta­sar­la­yan şu­ur­lu bir in­san ha­li­ne ge­ti­re­bil­miş­tir? Bir bak­te­ri, na­sıl ol­muş da tüm dün­ya üze­rin­de muh­te­şem bir me­de­ni­yet kur­muş, ola­ğa­nüs­tü bir tek­no­lo­ji üret­miş olan bir in­sa­na dö­nüş­müş­tür?
Ev­rim teo­ris­yen­le­ri­nin tüm bu so­ru­la­ra bir açık­la­ma ge­tir­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. Te­sa­düf­le­rin, rast­ge­le ve bi­linç­siz­ce mey­da­na ge­len et­ki­le­rin, na­sıl bi­linç var et­tik­le­ri­ni açık­la­ma­la­rı ge­rek­mek­te­dir. Şu­ur­suz olay­la­rın, na­sıl şu­ur­dan da­ha üs­tün dav­ran­dık­la­rı­nı, na­sıl bi­linç­li bir var­lı­ğın ya­pa­bi­le­ce­ğin­den da­ha faz­la bi­linç or­ta­ya ko­ya­bil­dik­le­ri­ni izah et­me­le­ri ge­rek­mek­te­dir. Eğer id­di­a et­tik­le­ri ev­rim doğ­ruy­sa, ön­ce bi­lim­sel de­lil­ler ge­tir­me­le­ri, son­ra tüm bu man­tık­sız­lık­la­rı açık­lı­ğa ka­vuş­tur­ma­la­rı ge­rek­mek­te­dir. Ev­rim­ci­ler, bu­na bi­lim­sel bir açık­la­ma ge­ti­re­bil­miş­ler mi­dir? Bi­linç­siz olay­la­rın bi­linç mey­da­na ge­tir­di­ği iki­le­mi­ne bir çö­züm­le­ri var mı­dır? Bu ko­nuy­la il­gi­li ya­zıl­mış sa­yı­sız ev­rim­ci ki­tap­ta, sa­yı­sız ev­rim­ci ma­ka­le­de, sa­yı­sız kon­fe­rans­ta bu­nun açık­la­ma­sı ya­pıl­mış mı­dır?
Ha­yır!
Ev­rim­ci­le­rin yap­tık­la­rı yal­nız­ca id­di­ala­rı­nı sı­ra­la­mak, bu­nu ya­par­ken ke­li­me­le­ri süs­le­mek, de­lil­ler gös­ter­mek­ten ka­çın­mak, boş ve uzun söz­ler­le "in­san as­lın­da hay­van­dır" tel­ki­ni­ni müm­kün ol­du­ğun­ca em­po­ze ede­bil­mek­tir. Bi­lim­sel de­lil ge­ti­re­me­dik­le­ri gi­bi, söz ko­nu­su man­tık kar­ma­şa­sı­na da bir açık­la­ma su­na­ma­mak­ta­dır­lar. Bi­linç, ev­rim te­ori­si­ni cid­di an­lam­da yok eden, Dar­wi­nist­le­ri şaş­kın­lık ve ça­re­siz­lik için­de bı­ra­kan en ke­sin ve en ka­çı­nıl­maz ger­çek­ler­den­dir. Dar­wi­nist­le­rin mad­de üze­ri­ne kur­gu­la­dık­la­rı ya­lan­lar, bi­linç ko­nu­su­na uy­gu­la­na­bi­lir de­ğil­dir. Salt mad­de­nin var­lı­ğı­na da­ir ge­liş­ti­ril­miş olan teo­ri, mad­de­nin dı­şın­da­ki bu mu­ci­ze kar­şı­sın­da müt­hiş bir şok ya­şa­mak­ta­dır. Al­lah'ın var­lı­ğı­nı in­kar et­mek için or­ta­ya atıl­mış bu ya­lan, Al­lah'ın ola­ğa­nüs­tü ese­ri "bi­linç" kar­şı­sın­da yer­le bir ol­muş­tur. Al­lah bir aye­tin­de şöy­le bu­yu­rur:

Ger­çek şu ki, on­lar hi­le­li-dü­zen­ler kur­du­lar. Oy­sa on­la­rın dü­zen­le­ri, dağ­la­rı yer­le­rin­den oy­na­ta­cak da ol­sa, Al­lah Ka­tın­da on­la­ra ha­zır­lan­mış dü­zen (kö­tü bir kar­şı­lık) var­dır. (İb­ra­him Su­re­si, 46)

Dar­wi­nist­ler Ruh Sa­hi­bi Ol­duk­la­rı­nın
Bi­lin­cin­de­ler mi?
Mo­dern bi­lim, in­san ak­lı­nın, ma­ter­ya­list­le­rin id­di­a et­tik­le­ri gi­bi be­yin hüc­re­le­ri ara­sın­da­ki alış­ve­riş­ten kay­nak­lan­ma­dı­ğı­nı te­yit et­miş­tir. Bir baş­ka de­yiş­le, in­san be­de­nin­de, be­de­nin ken­di fonk­si­yon­la­rı­na ait ol­ma­yan ve fi­zik­sel bir ni­te­li­ği bu­lun­ma­yan bir var­lık var­dır. Ma­ter­ya­list fel­se­fe­nin bir ürü­nü olan ve mad­de­nin mut­lak var­lı­ğı dı­şın­da hiç­bir açık­la­ma­yı ka­bul et­me­yen ev­rim te­ori­si, mad­de­sel var­lı­ğı ol­ma­yan in­san ru­hu kar­şı­sın­da tü­müy­le açık­la­ma­sız­dır.
Bu nok­ta­da bir ger­çe­ği tek­rar ha­tır­lat­mak­ta fay­da var­dır: Ev­rim te­ori­si­nin, can­lı­la­rın ge­li­şi­mi ile il­gi­li ola­rak ka­nıt­lan­mış tek bir id­dia­sı, de­lil­len­di­ril­miş tek bir ör­ne­ği yok­tur. Ev­rim te­ori­si, can­lı ta­ri­hi üze­ri­ne yal­nız­ca spe­kü­las­yon­la­ra baş­vur­muş, sah­te de­lil­ler kul­lan­mış ve can­lı­la­rın ev­rim­leş­me­di­ği­ni is­pat eden bi­lim­sel ve pa­le­on­to­lo­jik ger­çek­le­ri ört­bas et­me­ye ça­lış­mış­tır. Bu yol­la, ge­çer­siz­li­ği an­la­şıl­mış fo­sil ör­nek­le­ri­ni pro­pa­gan­da mal­ze­me­si yap­mış, on­la­rı ara ge­çiş ör­nek­le­ri ola­rak gös­te­re­rek in­san­la­rı al­dat­ma­ya ça­lış­mış ve hat­ta bu uğur­da sah­te­kar­lı­ğa baş­vur­muş­tur. (De­tay­lı bil­gi için bkz. Ara Ge­çiş Aç­ma­zı, Ha­run Yah­ya. Araş­tır­ma Ya­yın­cı­lık) Ev­rim­ci­le­rin, can­lı­la­rın ha­ya­li ev­ri­mi ile il­gi­li sa­yı­sız se­nar­yo­su, say­sız ma­sa­lı var­dır. Ama bun­la­rın tek bir ta­ne­si bi­le bi­lim­sel ola­rak is­pat edi­le­me­miş­tir. Da­ha­sı, bi­lim ve tek­no­lo­ji, böy­le bir ev­ri­min im­kan­sız­lı­ğı­nı açık­ça ilan et­miş­tir.
Ev­ri­min için­de bu­lun­du­ğu bu çık­maz­lar ara­sın­da bi­linç ko­nu­su­nu özel ya­pan şey, fi­zik­sel hiç­bir de­lil ile var­lı­ğı açık­la­na­ma­yan bu ko­nu üze­ri­ne ev­rim­ci­le­rin bir se­nar­yo da­hi ge­liş­ti­re­me­me­le­ri­dir. Mo­dern tek­no­lo­ji ürü­nü, ge­liş­miş ta­ra­ma ci­haz­la­rı, ma­ter­ya­list­le­rin, be­yin­de akıl mey­da­na ge­ti­ren bir böl­ge ve­ya sü­reç bek­len­ti­le­ri­ni bo­şa çı­kar­mış­tır. İn­san ak­lı­na mad­de­ci bir açık­la­ma ge­ti­ri­le­me­mek­te­dir.
Ma­ter­ya­list ba­kış açı­sı­na sa­hip olan ki­şi­le­rin bu ara­yış­la­rı­nın ne­de­ni bi­lin­ci ger­çek an­lam­da kav­ra­ya­ma­ma­la­rı­dır. Ruh sa­hi­bi ol­duk­la­rı­nı, bir şu­ur­la ha­re­ket et­tik­le­ri­ni an­la­ya­ma­mak­ta­dır­lar. Dar­wi­nizm'i sa­vun­ma­la­rı­nın tek se­be­bi bu­dur. Eğer bi­linç gi­bi ola­ğa­nüs­tü bir var­lı­ğın far­kın­da ol­sa­lar, bir ruh ta­şı­dık­la­rı­nı an­la­sa­lar, Dar­wi­nist ol­ma­la­rı im­kan­sız­dır. Bu tü­müy­le me­ta­fi­zik bir ger­çek­tir.
Dar­wi­nist­ler, in­dir­ge­ne­mez komp­leks­lik­te­ki bir in­san gö­zü­nün te­sa­dü­fen ev­rim­leş­ti­ği­ni ve ışı­ğı al­gı­la­ma ya­ni "gör­me" özel­li­ği­ne te­sa­dü­fen sa­hip ol­du­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir­ler. Renk­le­ri gö­ren, çev­re­sin­de­ki­le­ri al­gı­la­ya­bi­len, bun­lar hak­kın­da yo­rum ya­pa­bi­len in­sa­nı söz ko­nu­su te­sa­düf­le­rin, hüc­re­sel et­ki­le­şim­le­rin bir so­nu­cu ola­rak gör­mek­te­dir­ler. Göz­de­ki hüc­re­le­rin dı­şa­rı­da­ki ışı­ğı ya­ka­la­dı­ğı­nı ve biz­le­re renk­li dün­ya­nın su­nul­ma­sı için bu me­ka­niz­ma­nın ve bey­nin var­lı­ğı­nın ye­ter­li ol­du­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir­ler. Ama bu hüc­re­nin bir gö­rün­tü­yü fark edip bu­nu al­gı­la­ya­bil­mek için açı­lıp ka­pan­ma­sı, bir şu­ur­la ka­rar ver­me­si, kı­sa­ca­sı ru­hun em­ri­ne uya­rak ha­re­ket et­me­si gi­bi bir ola­ğa­nüs­tü­lü­ğü kav­ra­ya­maz­lar. Hiç­bir Dar­wi­nist, ken­di­sin­de var olan şu­u­ru his­set­mez. Bu­nu his­se­de­rek Dar­wi­nizm'i sa­vun­ma­sı im­kan­sız­dır. Ken­di­sin­de­ki şu­u­ru his­se­de­rek, sa­de­ce bir hüc­re yı­ğı­nın­dan iba­ret ol­du­ğu­nu, bak­te­ri­den tü­re­yip bu ha­le ka­dar gel­di­ği­ni, sa­hip ol­du­ğu ve al­gı­la­dı­ğı her var­lı­ğın şu­ur­suz te­sa­düf­le­rin ese­ri ol­du­ğu­nu id­di­a et­me­si im­kan­sız­dır. Nor­mal şu­ur ve vic­dan­la bu­nu id­di­a et­me­si müm­kün ola­maz. Dar­wi­nist­ler, iç­le­rin­de gö­ren, dü­şü­nen, ak­le­den, yo­rum ya­pan, se­ven, se­vi­nen, üzü­len bir var­lık ol­du­ğu­nun far­kı­na va­ra­ma­mak­ta­dır­lar. Far­kı­na var­dık­la­rı an­da, mad­de­yi ilah­laş­tır­ma dü­şün­ce­sin­den he­men vaz­ge­çe­cek­ler­dir.
Bir in­sa­nın ye­şil ren­gi gör­me­si, kar­şı­dan ge­len ar­ka­da­şı­nı ta­nı­ma­sı, onu gör­mek­ten do­la­yı se­vinç duy­ma­sı ar­tık bi­li­min içi­ne gi­ren bir ko­nu de­ğil­dir. Fi­zi­ğin öte­sin­de bir ger­çek­tir. Bu, fi­zik­sel ve­ya mad­de­sel hiç­bir se­bep ve kav­ram ile açık­la­na­maz. Ken­di­sin­de olan bi­lin­ci fark eden bir in­san için ise, her şe­yin mut­lak mad­de­den iba­ret ol­du­ğu­nu id­di­a edip sa­vun­mak im­kan­sız­dır. İş­te bu ne­den­le, Dar­wi­nist­le­rin sa­hip ol­duk­la­rı şey apay­rı bir dü­şün­ce ya­pı­sı, apay­rı bir al­gı­la­ma şek­li­dir. Kuş­ku­suz en doğ­ru­su­nu Al­lah bi­lir.
Al­lah Ku­ran'da, böy­le in­san­la­rın, mu­ci­ze gör­se­ler bi­le inan­ma­ya­cak­la­rı­nı şu şe­kil­de ha­ber ver­miş­tir:
Ger­çek şu ki, Biz on­la­ra me­lek­ler in­dir­sey­dik, on­lar­la ölü­ler ko­nuş­say­dı ve her şe­yi kar­şı­la­rı­na top­la­say­dık, -Al­lah'ın di­le­di­ği dı­şın­da- yi­ne on­lar inan­ma­ya­cak­lar­dı. An­cak on­la­rın ço­ğu ca­hil­lik edi­yor­lar. (Enam Su­re­si, 111)

Nor­mal dü­şü­nen bir in­san için, ken­di için­de­ki şu­u­ru al­gı­la­yıp fark eden "ben"i gö­re­bil­mek, bey­ni­nin dı­şın­da bir bi­lin­ce sa­hip ol­du­ğu­nu an­la­ya­bil­mek son de­re­ce ko­lay­dır. Ama Dar­wi­nist­ler, fark­lı bir dü­şün­ce ya­pı­sı­na sa­hip ol­duk­la­rın­dan hem mad­de­nin dı­şın­da bir şu­u­run var­lı­ğı­nı, hem de ken­di­le­ri­ne ait olan bi­lin­ci gö­re­me­mek­te­dir­ler. Her­han­gi bir Dar­wi­nist üze­rin­de bu­nu gör­mek, bu­nu göz­lem­le­mek ol­duk­ça ko­lay­dır.
Fark­lı iş­le­yen özel bir dü­şün­ce sis­te­mi, Dar­wi­nist­le­ri iş­te bu yüz­den mad­de­ye bu ka­dar ba­ğım­lı yap­mak­ta, bu­nun dı­şın­da­ki açık­la­ma­la­rı red­det­me­le­ri­ne se­bep ol­mak­ta­dır. An­cak nor­mal bir bi­lin­ce, sağ­lık­lı bir dü­şün­ce sis­te­mi­ne sa­hip bir in­san, dün­ya­nın bir al­gı­lar bü­tü­nü ol­du­ğu­nu ve bu­nu al­gı­la­yan "ben"in dı­şa­rı­da­ki ışık­tan, be­yin­den, ku­lak­tan, göz­den, elek­trik sin­yal­le­rin­den fark­lı bir şey ol­du­ğu­nu ra­hat­ça gö­re­bi­lir. Dı­şa­rı­da­ki ışık, gör­dü­ğü­müz kır­mı­zı ren­gin se­be­bi ola­bi­lir ama onun kır­mı­zı ol­du­ğu­nu fark eden, bu­nu ta­nı­yan, kır­mı­zı­nın ne ol­du­ğu­nu bi­len "ben"in bir açık­la­ma­sı ol­ma­lı­dır. Nor­mal dü­şü­ne­bi­len bir in­san, tüm bu al­gı­la­rın ru­ha ait ol­du­ğu so­nu­cu­nu he­men çı­ka­ra­cak­tır. Çün­kü böy­le bir in­san, ken­di sa­hip ol­du­ğu bi­lin­cin, "ben" de­di­ği şu­u­run far­kın­da­dır. Böy­le bir in­san, tüm mad­de­ci açık­la­ma­la­rın man­tık­sız­lı­ğı­nı ve ge­çer­siz­li­ği­ni ko­lay­lık­la gö­re­bi­lir. Dar­wi­nizm'in ne bü­yük bir ya­nıl­gı ol­du­ğu­nu he­men fark ede­bi­lir.
Dar­wi­nist gö­rü­şün pro­pa­gan­da­sı­na kan­ma­mak, id­di­ala­rı­na hiç­bir şe­kil­de dik­kat ver­me­mek ge­rek­mek­te­dir. Çün­kü bu id­di­ala­rın sa­hi­bi olan ki­şi­ler, fark­lı bir an­la­yış ve fark­lı bir bo­yut için­de ya­şa­mak­ta­dır­lar. Bu­nun en bü­yük de­lil­le­rin­den bi­ri, mad­de­nin as­lı ko­nu­su­nun ku­an­tum fi­zi­ği­nin keş­fin­den, ya­ni 20. yüz­yı­lın baş­la­rın­dan be­ri bi­lim­sel ola­rak bi­lin­me­si­ne rağ­men, ay­nı ma­ter­ya­list pro­pa­gan­da­nın ke­sin­ti­siz de­vam edi­yor ol­ma­sı­dır. Te­ori­le­ri­ni ve fel­se­fe­le­ri­ni da­yan­dır­dık­la­rı mad­de yok ol­muş­tur. Ama bu du­rum, Dar­wi­nist ve ma­ter­ya­list çev­re­ler için pek bir şey fark et­tir­me­miş gi­bi­dir.
Bu, Al­lah'ı in­kar­la­rı ne­de­niy­le Rab­bi­miz'in on­la­ra ver­miş ol­du­ğu bir kar­şı­lık ola­bi­lir. On­lar ken­di var­lık­la­rı­nı, ken­di ruh­la­rı­nı in­kar et­tik­çe, Al­lah on­la­rı ruh sa­hi­bi var­lık özel­li­ğin­den uzak­laş­tır­mış ola­bi­lir. Kuş­ku­suz en doğ­ru­su­nu Al­lah bi­lir. Al­lah, bir aye­tin­de şöy­le bu­yu­rur:

Ken­di­le­ri Al­lah'ı unut­muş, böy­le­ce O da on­la­ra ken­di ne­fis­le­ri­ni unut­tur­muş olan­lar gi­bi ol­ma­yın. İş­te on­lar, fa­sık olan­la­rın ta ken­di­le­ri­dir. (Haşr Su­re­si, 19)

İş­te bu ne­den­le, Dar­wi­nist ya­lan­la­ra kan­mak, ma­ter­ya­list­le­rin boş id­di­ala­rı­na ih­ti­mal ver­mek, akıl­lı, man­tık­lı ve mad­de­nin as­lı ko­nu­su­nu kav­ra­ya­bil­miş, bir "ben"in far­kı­na va­ra­bil­miş in­san için bü­yük bir ya­nıl­gı olur. Eğer bir in­san, ken­di ta­şı­dı­ğı ru­hun ala­met­le­ri­ni gö­re­bi­li­yor­sa, her şe­yin Ya­ra­tı­cı­sı olan Yü­ce ve güç­lü bir Ya­ra­tı­cı'nın, ya­ni Al­lah'ın var­lı­ğı­nı fark ede­bi­li­yor­sa, o za­man üs­tün ye­te­nek­le­re ve ak­la sa­hip bir var­lık ha­li­ne ge­lir. Bu üs­tün akıl, Dar­wi­nizm al­dat­ma­ca­sı­na kan­ma­ya­cak ka­dar asil ve de­ğer­li­dir. Al­lah'ın üs­tün kud­re­ti­ni tak­dir ede­bi­le­cek ka­dar güç­lü­dür. Bu üs­tün akıl ile in­san, yok­tan var edil­miş ol­du­ğu­nu ve son­suz bir ruh ta­şı­dı­ğı­nı bi­lir. Bu son­suz ru­ha al­gı­la­tı­lan ren­ga­renk, eş­siz dün­ya­ya hay­ran ka­lır, bun­la­rın tü­mü­nü ha­yal ola­rak ya­ra­tan Al­lah'ın sa­na­tı­nı hay­ran­lık­la iz­ler. Bu son­suz ru­hun asıl yur­du­nun dün­ya ol­ma­dı­ğı­nı ve ken­di­si­ne va­at edil­miş olan asıl yur­da ka­vuş­mak için ça­ba gös­ter­me­si ge­rek­ti­ği­ni de bi­lir. Ru­hun ait ol­du­ğu asıl yurt, ahi­ret­tir. Ahi­ret, tüm ruh­lar, ya­ni gel­miş geç­miş tüm in­san­lar için ya­ra­tıl­mış­tır. Son­suz ni­met ve azap ahi­ret­te in­san­la­rın kar­şı­sı­na çı­ka­cak­tır. Yal­nız­ca bir gö­rün­tü­den iba­ret olan dün­ya ha­ya­tı, bu son­suz ha­yat için de­ne­me ye­ri­dir. İn­sa­nın, ebe­di ni­met için­de ya­şa­yıp ya­şa­ma­ya­ca­ğı, azap çe­kip çek­me­ye­ce­ği ka­ra­rı, dün­ya­da gös­ter­di­ği ah­lak ve ger­çek­leş­tir­di­ği amel­ler­le bel­li ola­cak­tır. Gü­zel ah­lak ve sa­lih amel ise, yal­nız­ca Al­lah'a gö­nül­den iman edip Ku­ran'a uy­mak­la müm­kün­dür.

Si­zin tü­mü­nü­zün dö­nü­şü O'na­dır. Al­lah'ın va'di bir ger­çek­tir. İman edip sa­lih amel­ler­de bu­lu­nan­la­ra, ada­let­le kar­şı­lık ver­mek için ya­rat­ma­yı baş­la­tan, son­ra onu ia­de ede­cek olan O'dur. İn­kar eden­ler ise, kü­für­le­ri do­la­yı­sıy­la, on­lar için kay­nar su­dan bir iç­ki ve acı bir azap var­dır. (Yu­nus Su­re­si, 4)





ZAMAN ALGISI VE KADER GERÇEĞİ


Ha­ya­tı­mı­zın Ge­çen Sü­re­si, Yal­nız­ca Bir Al­gı­dır
Dün­ya­da ge­çir­di­ği­miz za­man için bir kıs­ta­sı­mız var­dır. Dün yap­tık­la­rı­mı­zı dü­şü­nür, bu­gü­ne gö­re plan ya­pa­rız. On se­ne ön­ce­si­ni dü­şü­nür, za­ma­nın geç­ti­ği­ne ve yaş­lan­dı­ğı­mı­za ina­nı­rız. Za­ma­nın geç­ti­ği­ne da­ir inan­cı­mı­zı oluş­tu­ran şey, yal­nız­ca bir ön­ce­ki an ile şim­di­ki an ara­sın­da yap­tı­ğı­mız kı­yas­tır.
Bu kı­yas şu şe­kil­de ger­çek­le­şir: Şu an bu ki­ta­bı oku­yor­su­nuz. Ki­ta­bı oku­ma­dan ön­ce ise te­le­viz­yon sey­re­di­yor­du­nuz. Te­le­viz­yon sey­ret­ti­ği­niz an ile ki­tap oku­mak­ta ol­du­ğu­nuz anı kı­yas­lar, bun­la­rın ara­sın­da bir sü­re ol­du­ğu­nu dü­şü­nür ve te­le­viz­yon iz­le­di­ği­niz za­ma­nı "geç­miş" ola­rak ta­nım­lar­sı­nız. Bu iki ey­lem ara­sın­da ise bir za­man geç­ti­ği­ne ina­nır­sı­nız. Ger­çek­te ise, te­le­viz­yon sey­ret­ti­ği­niz an si­zin ha­fı­za­nız­da­ki bil­gi­dir. Siz, ki­tap oku­mak­ta ol­du­ğu­nuz "şu an" ile, ha­fı­za­nız­da­ki bil­gi ara­sın­da kı­yas ya­par ve bu­nu "za­man" ola­rak al­gı­lar­sı­nız. İşin ger­çe­ğin­de ise, yal­nız­ca ya­şa­mak­ta ol­du­ğu­nuz "şu an" var­dır. Ha­fı­za­nız­da­ki ha­tı­ra­lar­la kı­yas yap­ma­dı­ğı­nız­da, za­man kav­ra­mı da kal­ma­ya­cak­tır.
Ün­lü fi­zik­çi Ju­li­an Bar­bo­ur, za­ma­nın ta­ri­fi­ni şöy­le yap­mak­ta­dır:
Za­man eş­ya­la­rın po­zis­yon­la­rı­nı de­ğiş­tir­me öl­çü­sün­den baş­ka bir şey de­ğil. Bir sar­kaç sal­la­nır, saa­tin kol­la­rı iler­ler.129
Do­la­yı­sıy­la za­man, be­yin­de anı ola­rak var olan bir­ta­kım bil­gi­ler, bir baş­ka de­yiş­le al­gı­lar ara­sın­da kı­yas ya­pıl­ma­sı ile var ol­mak­ta­dır. An­te­rog­rad (iler­le­yen) am­ne­zi ola­rak bi­li­nen ha­fı­za kay­bı sen­dro­mu olan ki­şi­ler dü­şü­nül­dü­ğün­de, za­ma­nın in­san al­gı­sın­dan baş­ka bir şey ol­ma­dı­ğı da­ha iyi an­la­şı­lır. Bu ki­şi­ler, kı­sa sü­re­li ha­fı­za­ya da­ir tüm bil­gi­le­ri­ni kay­bet­tik­le­rin­den bir ön­ce­ki ola­yı ha­tır­la­ya­maz, do­la­yı­sıy­la iki olay ara­sın­da bir sü­re olup ol­ma­dı­ğı­nı fark ede­mez­ler. Bu, za­ma­nın yal­nız­ca bir al­gı ola­rak var ol­du­ğu­nu gös­te­ren de­lil­ler­den­dir.
Gün­lük ha­yat­ta ya­şa­dı­ğı­mız olay­lar bi­ze bel­li bir sı­ra­la­ma­da gös­te­ril­di­ği için biz za­ma­na geç­miş, şu an ve ge­le­cek ola­rak sı­nır­lan­dır­ma­lar ge­ti­ri­riz. Oy­sa za­ma­nın geç­miş­ten ge­le­ce­ğe doğ­ru ak­tı­ğı dü­şün­ce­si sa­de­ce bir şart­lan­ma­dır. Eğer ha­fı­za­mız­da­ki bil­gi­ler bir fil­min son­dan ba­şa doğ­ru sey­re­dil­me­si gi­bi iş­li­yor ol­say­dı bi­zim için geç­miş ge­le­cek za­man, ge­le­cek de geç­miş za­man olur­du. Bu du­rum bi­ze za­ma­nın mut­lak ol­ma­dı­ğı­nı sa­de­ce bi­zim al­gı­mı­za gö­re şe­kil­len­di­ği­ni gös­ter­mek­te­dir.
Ün­lü fi­zik­çi Ro­ger Pen­ro­se, ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­yı yap­mak­ta­dır:
Sa­nı­rım ge­çe­cek olan za­ma­nı al­gı­la­ma bi­çi­mi­miz­de ve fi­zi­ğin ta­rif et­ti­ği za­man kav­ra­mı ara­sın­da her za­man bir çe­liş­ki var. Ve bu kıs­men, aca­ba olay­la­rın za­ma­na ait net bir dün­ye­vi sı­ra­la­ma­sı mı var yok­sa biz­ler mi bir­çok şe­yi bir ara­ya ge­ti­re­rek ka­fa­mız­da bir re­sim can­lan­dı­rı­yo­ruz so­ru­su...130
Ha­tır­la­dı­ğı­mız olay­lar ara­sın­da ken­di zih­ni­miz­de yap­tı­ğı­mız sı­ra­la­ma, bu olay­lar için, geç­miş, şu an ve ge­le­cek şek­lin­de bir ko­num mey­da­na ge­tir­mek­te­dir. An­cak bu, tü­müy­le bey­ni­miz­de, bi­zim ira­de­miz­le ve­ril­miş olan bir ka­rar­dır. Do­la­yı­sıy­la ta­ma­men iza­fi­dir. No­bel ödül­lü ge­ne­tik pro­fe­sö­rü ve dü­şü­nür Fran­ço­is Ja­cob, ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu ben­zet­me­yi yap­mak­ta­dır:
Ter­sin­den gös­te­ri­len film­ler, za­ma­nın ter­si­ne doğ­ru aka­ca­ğı bir dün­ya­nın ne­ye ben­ze­ye­ce­ği­ni ta­sar­la­ma­mı­za im­kan ver­mek­te­dir. Sü­tün fin­can­da­ki kah­ve­den ay­rı­la­ca­ğı ve süt ka­bı­na ulaş­mak için ha­va­ya fır­la­ya­ca­ğı bir dün­ya; ışık de­met­le­ri­nin bir kay­nak­tan fış­kı­ra­cak yer­de bir tu­za­ğın (çe­kim mer­ke­zi­nin) için­de top­lan­mak üze­re du­var­lar­dan çı­ka­ca­ğı bir dün­ya; sa­yı­sız dam­la­cık­la­rın hay­ret ve­ri­ci iş bir­li­ğiy­le su­yun dı­şı­na doğ­ru fır­la­tı­lan bir ta­şın bir in­sa­nın avu­cu­na kon­mak için bir eğ­ri bo­yun­ca zıp­la­ya­ca­ğı bir dün­ya. Ama za­ma­nın ter­si­ne çev­ril­di­ği böy­le bir dün­ya­da, bey­ni­mi­zin sü­reç­le­ri ve bel­le­ği­mi­zin oluş­ma­sı da ay­nı şe­kil­de ter­si­ne çev­ril­miş ola­cak­tır.131
Tüm bun­lar, geç­miş ve ge­le­cek kav­ram­la­rı­nın, bi­zim anı­la­rı­mı­zı al­gı­la­ma bi­çi­mi­miz­le il­gi­li ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Ger­çek­te ise, za­ma­nın na­sıl ak­tı­ğı­nı ve­ya akıp ak­ma­dı­ğı­nı bil­me­mi­ze im­kan yok­tur. Tıp­kı kar­şı­mız­da­ki gö­rün­tü­nün as­lı ile hiç­bir za­man mu­ha­tap ola­ma­dı­ğı­mız, do­la­yı­sıy­la var­lı­ğı hak­kın­da de­tay­lı bil­gi­ye sa­hip ola­ma­dı­ğı­mız gi­bi, as­lın­da ta­bi ol­du­ğu­muz bir za­man olup ol­ma­dı­ğı­nı ve var­sa da bu­nun iş­le­yi­şi­nin na­sıl ol­du­ğu­nu ke­sin ola­rak bi­le­me­yiz. Çün­kü za­man, yal­nız­ca bir al­gı bi­çi­mi­dir.
Za­ma­nın bir al­gı ol­du­ğu, 20. yüz­yı­lın en bü­yük fi­zik­çi­si sa­yı­lan Eins­te­in'ın or­ta­ya koy­du­ğu Ge­nel Gö­re­ce­lik Ku­ra­mı ile de doğ­ru­lan­mış­tır. Lin­coln Bar­nett, "Ev­ren ve Eins­te­in" ad­lı ki­ta­bın­da bu ko­nu­da şun­la­rı ya­zar:
Salt uzay­la bir­lik­te Eins­te­in, son­suz geç­miş­ten son­suz ge­le­ce­ğe akan şaş­maz ve de­ğiş­mez bir ev­ren­sel za­man kav­ra­mı­nı da bir ya­na bı­rak­tı. Gö­re­ce­lik Ku­ra­mı'nı çev­re­le­yen an­la­şıl­maz­lı­ğın bü­yük bö­lü­mü, in­san­la­rın za­man duy­gu­su­nun da renk duy­gu­su gi­bi bir al­gı bi­çi­mi ol­du­ğu­nu ka­bul et­mek is­te­me­yi­şin­den do­ğu­yor... Na­sıl uzay mad­di var­lık­la­rın muh­te­mel bir sı­ra­sı ise, za­man da olay­la­rın muh­te­mel bir sı­ra­sı­dır. Za­ma­nın öz­nel­li­ği­ni en iyi Eins­te­in'in söz­le­ri açık­lar: "Bi­re­yin ya­şan­tı­la­rı bi­ze bir olay­lar di­zi­si için­de dü­zen­len­miş gö­rü­nür. Bu di­zi­den ha­tır­la­dı­ğı­mız olay­lar 'da­ha ön­ce' ve 'da­ha son­ra' öl­çü­sü­ne gö­re sı­ra­lan­mış gi­bi­dir. Bu ne­den­le bi­rey için bir ben-za­ma­nı, ya da öz­nel za­man var­dır. Bu za­man ken­di için­de öl­çü­le­mez.132
Eins­te­in, Bar­nett'in ifa­de­le­riy­le "uzay ve za­ma­nın da sez­gi bi­çim­le­ri ol­du­ğu­nu, renk, bi­çim ve bü­yük­lük kav­ram­la­rı gi­bi bun­la­rın da bi­linç­ten ay­rı­la­ma­ya­ca­ğı­nı gös­ter­miş"tir. Ge­nel Gö­re­ce­lik Ku­ra­mı'na gö­re "za­ma­nın da, onu ölç­tü­ğü­müz olay­lar di­zi­sin­den ay­rı, ba­ğım­sız bir var­lı­ğı yok­tur."133
Za­man bir al­gı­dan iba­ret ol­du­ğu­na gö­re de, tü­müy­le al­gı­la­ya­na bağ­lı, ya­ni gö­re­ce­li bir kav­ram­dır. Za­ma­nın akış hı­zı, onu öl­çer­ken kul­lan­dı­ğı­mız re­fe­rans­la­ra gö­re de­ği­şir. Çün­kü in­sa­nın be­de­nin­de za­ma­nın akış hı­zı­nı mut­lak bir doğ­ru­luk­la gös­te­re­cek do­ğal bir sa­at yok­tur. Lin­coln Bar­nett'in be­lirt­ti­ği gi­bi, "ren­gi ayırt ede­cek bir göz yok­sa, renk di­ye bir şey ol­ma­ya­ca­ğı gi­bi, za­ma­nı gös­te­re­cek bir olay ol­ma­dık­ça bir an, bir sa­at ya da bir gün hiç­bir şey de­ğil­dir."134
Saa­ti hiç bil­me­di­ği­miz, Gü­neş'in han­gi ara­lık­lar­la do­ğup bat­tı­ğı­nı gö­re­me­ye­ce­ği­miz ka­pa­lı bir oda­da kal­dı­ğı­mız­da, bu­ra­da ge­çen za­ma­nın hı­zı­nı ve kal­dı­ğı­mız sü­re­yi hiç­bir za­man be­lir­le­ye­me­yiz. Bi­ze dış dün­ya­da bel­li bir za­man geç­ti­ği­ni dü­şün­dür­ten şey, Gü­neş'in do­ğup bat­ma sü­re­ci ve ko­lu­muz­da­ki saa­tin bi­ze be­lirt­ti­ği sü­re­den baş­ka bir şey de­ğil­dir. Bun­lar dev­re­den çık­tı­ğın­da, geç­ti­ği­ne inan­dı­ğı­mız za­man hak­kın­da söy­le­ye­cek­le­ri­miz ta­ma­men tah­mi­ni ve bi­ze bağ­lı ola­cak­tır. Ör­ne­ğin sı­na­va gi­ren bir ki­şi kı­sıt­lı va­kit için­de ce­vap­la­rı ye­tiş­tir­me­ye ça­lı­şır­ken, onun için za­man hız­lı ge­çe­cek­tir. Ama dı­şa­rı­da onun sı­nav­dan çık­ma­sı­nı bek­le­yen ki­şi için ay­nı sü­re, ol­duk­ça uzun­dur. Eğer za­man mut­lak bir ger­çek ol­say­dı, bu du­rum­da bi­zim al­gı­la­rı­mı­za gö­re be­lir­le­di­ği­miz de­ğiş­ken bir kav­ram şek­lin­de ol­maz­dı kuş­ku­suz.
Eins­te­in'in ge­nel gö­re­ce­lik te­ori­si­nin bi­lim­sel ola­rak or­ta­ya koy­du­ğu ger­çe­ğe gö­re; za­ma­nın hı­zı, bir cis­min hı­zı­na ve çe­kim mer­ke­zi­ne olan uzak­lı­ğı­na gö­re de­ğiş­mek­te­dir. Hız art­tık­ça za­man kı­sal­mak­ta, sı­kış­mak­ta; da­ha ağır da­ha ya­vaş iş­le­ye­rek san­ki dur­ma nok­ta­sı­na yak­laş­mak­ta­dır. Bu­nu Eins­te­in'ın bir ör­ne­ği ile açık­la­ya­lım. Bu ör­ne­ğe gö­re ikiz kar­deş­ler­den bi­ri Dün­ya'da ka­lır­ken, di­ğe­ri ışık hı­zı­na ya­kın bir hız­da uzay yol­cu­ğu­na çı­kar. Uza­ya çı­kan ki­şi, ge­ri dön­dü­ğün­de ikiz kar­de­şi­ni ken­di­sin­den çok da­ha yaş­lı bu­la­cak­tır. Bu­nun ne­de­ni uzay­da se­ya­hat eden kar­deş için za­ma­nın da­ha ya­vaş ak­ma­sı­dır. Ay­nı ör­nek, ışık hı­zı­nın yüz­de dok­san do­ku­zu­na ya­kın bir sü­rat­le ha­re­ket eden ro­ket­le uzay­da yol­cu­luk ya­pan bir ba­ba ve Dün­ya'da ka­lan oğ­lu için de dü­şü­nü­le­bi­lir. Eins­te­in'e gö­re, "Eğer ba­ba­nın ya­şı 27, oğ­lu­nun ya­şı 3 ol­sa, 30 dün­ya se­ne­si son­ra ba­ba dün­ya­ya dön­dü­ğün­de oğul 33 ya­şın­da, ba­ba ise 30 ya­şın­da ola­cak­tır."135
Za­ma­nın iza­fi olu­şu, sa­at­le­rin ya­vaş­la­ma­sı ve­ya hız­lan­ma­sın­dan de­ğil; tüm mad­de­sel sis­te­min atom al­tı se­vi­ye­sin­de­ki par­ça­cık­la­ra ka­dar fark­lı hız­lar­da ça­lış­ma­sın­dan ile­ri ge­lir. Za­ma­nın kı­sal­dı­ğı uzay gi­bi bir or­tam­da in­san vü­cu­dun­da­ki kalp atış­la­rı, hüc­re bö­lün­me­si, be­yin fa­ali­yet­le­ri gi­bi iş­lem­ler da­ha ağır iş­le­mek­te­dir. Böy­le­lik­le ki­şi za­ma­nın ya­vaş­la­ma­sı­nı hiç fark et­me­den gün­lük ya­şa­mı­nı sür­dü­rür.
Par­ça­cık fi­zik­çi­si Dr. Jim al-Kha­li­li'nin bir rad­yo prog­ra­mın­da yap­tı­ğı açık­la­ma­lar şöy­le­dir:
Eins­te­in'ın gö­re­ce­lik te­ori­le­ri­nin her iki­si de ge­le­ce­ğe yol­cu­lu­ğa ola­nak sağ­la­mak­ta­dır. As­lın­da bu­nu de­ney­sel ola­rak da is­pat et­miş du­rum­da­yız. Bu­nun bir yo­lu çok hız­lı se­ya­hat et­mek­tir; bir ro­ke­te bi­ner, ışık hı­zı­na ya­kın bir hız­da gi­der ve son­ra ge­ri ge­lir­si­niz. Çok hız­lı git­ti­ği­niz için sa­ati­niz da­ha ya­vaş ça­lı­şa­cak­tır. Ro­ket­te­ki sa­ati­ni­ze gö­re eğer bir yıl iler­ler­se­niz, bu dün­ya sa­ati­ne gö­re bel­ki de 10 yıl­dır. Böy­le­ce as­lın­da 9 yıl ile­ri­ye git­miş­si­niz­dir. Ge­le­ce­ğe yol­cu­lu­ğun di­ğer bir yo­lu da çok bü­yük bir yıl­dı­zın yö­rün­ge­sin­de iler­le­mek­tir. Eğer bir yıl bo­yun­ca bu­nu ya­par­sa­nız, yi­ne, Dün­ya'ya ge­ri dö­ne­bi­lir ve Dün­ya'da 10 yıl geç­ti­ği­ni gö­re­bi­lir­si­niz. Böy­le­ce her iki şe­kil­de de ge­le­ce­ğe doğ­ru ya­pı­lan za­man yol­cu­lu­ğu müm­kün­dür.136
Al-Kha­li­li, za­man kav­ra­mı­nı ise şu şe­kil­de açık­lar:
Bu; geç­miş, şim­di­ki za­man ve ge­le­ce­ğin hep­si­nin ay­nı an­da mev­cut ol­du­ğu an­la­mı­na da ge­lir. Geç­mi­şi ge­le­cek­ten ayı­ran bir şim­di­ki an yok­tur. Tüm za­man­lar ay­nı an­da mev­cut­tur, yal­nız­ca tek bir za­man var­dır. Do­la­yı­sıy­la ge­le­cek de ya­şan­mış­tır. Bu­nu an­la­ma­nın tek yo­lu üç bo­yut­lu uza­yın tek bo­yut­lu za­man­la bir­leş­ti­ril­me­si ve dört bo­yut­lu uzay-za­man ola­rak bi­li­nen kav­ra­mın or­ta­ya çık­ma­sı­dır.137
Za­ma­nın geç­me­si, bi­zim için ya­ra­tıl­mış bir his­tir yal­nız­ca. Bu­nu bu şe­kil­de al­gı­la­dı­ğı­mız için yap­tık­la­rı­mı­zın bir za­man sü­re­ci için­de ger­çek­leş­ti­ği­ni dü­şü­nü­rüz. Oy­sa dai­ma bu "an"da ya­şa­mak­ta­yız. Ge­çen za­man kav­ra­mı ha­ya­li­dir.
Söz ko­nu­su rad­yo prog­ra­mın­da su­nu­cu­nun yo­ru­mu­na kar­şı­lık al­gı üze­ri­ne ça­lış­ma­la­rı ile sa­yı­sız ödül al­mış olan Ox­ford Üni­ver­si­te­si ma­te­ma­tik fi­zik­çi­si Ro­ger Pen­ro­se'un ce­va­bı şu şe­kil­de­dir:
Su­nu­cu: Za­ma­nın geç­ti­ği­ne da­ir sub­jek­tif bir his du­yu­yo­ruz. An­cak fi­zik­çi­ler bu­nun sa­de­ce bir il­lüz­yon ol­du­ğu­nu ile­ri sü­rü­yor­lar.
Ro­ger Pen­ro­se: Evet, sa­nı­rım fi­zik­çi­ler za­ma­nın akış his­si­nin yal­nız­ca bir il­lüz­yon, ya­ni ger­çek ol­ma­yan bir şey ol­du­ğu ko­nu­sun­da hem­fi­kir­ler. Bu, bi­zim al­gı­la­rı­mız­la il­gi­li bir şey138
Böy­le­si­ne önem­li bir ger­çe­ğin, na­sıl bi­zim zi­hin­le­ri­miz­de bir al­gı ola­rak ger­çek­leş­ti­ği ve na­sıl tüm za­man­la­rın tek bir za­man kav­ra­mı için­de var ol­du­ğu, kuş­ku­suz bi­zim an­la­yı­şı­mı­zın dı­şın­da­dır. Çün­kü biz­ler, Al­lah'ın bi­ze bil­dir­di­ği ka­da­rı­nı an­la­ya­bi­lir, O'nun ta­nıt­tı­ğı ka­da­rı­nı bi­le­bi­li­riz. Bu­nun dı­şın­da­ki her şey, bi­zim al­gı­la­rı­mı­zın ve an­la­yı­şı­mı­zın dı­şın­da­dır. Kuş­ku­suz, za­ma­nı bir al­gı ola­rak ya­rat­mak, as­lın­da var ol­ma­yan bir kav­ram için­de geç­miş, şim­di­ki za­man ve ge­le­ce­ği mey­da­na ge­tir­mek, Al­lah için çok ko­lay­dır. Çün­kü Al­lah, za­ma­nın dı­şın­da­dır. Al­lah, za­ma­nı var eder ama Ken­di­si za­ma­na ta­bi de­ğil­dir. Bi­zim geç­miş ve­ya ge­le­cek ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız tüm olay­lar, Al­lah'ın Yü­ce Ha­fı­za­sın­da za­ten mev­cut­tur. Bun­la­rın tü­mü tek bir an­da ya­ra­tıl­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la, ge­le­cek­te­ki tüm olay­lar as­lın­da ay­nı an için­de ya­ra­tıl­mış­lar­dır ve şu an­da da var­dır­lar. An­cak biz, za­ma­na ta­bi ol­du­ğu­muz için on­la­rı he­nüz gö­re­me­yiz.
Geç­miş ola­rak al­gı­la­dı­ğı­mız tüm olay­lar, bir in­sa­nın okul­da kar­ne alı­şı, ilk ara­ba kul­la­nı­şı Al­lah'ın son­suz ha­fı­za­sın­da sak­lı ol­du­ğu gi­bi, ge­le­cek­te yol­da iler­ler­ken aya­ğı­mı­zın ta­kı­la­ca­ğı kü­çük bir taş par­ça­sı bi­le Al­lah'ın ha­fı­za­sın­da be­lir­li­dir. Çün­kü Al­lah, tüm bu olay­la­rı tek bir an­da ya­rat­mış­tır.
Ca­non Da­vid Brown, ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­yı ya­par:
Al­lah, ger­çek­ten de, za­ma­nın dı­şın­da­dır. Öy­ley­se Al­lah için "ön­ce" di­ye bir kav­ram yok­tur. O bi­zim dün­ye­vi ya­şam­la­rı­mı­zın her anın­da ay­nı an­da mev­cut­tur.139
Al­lah, bir var­lı­ğın her du­ru­mu­nu gö­rür, bi­lir. O, on­la­rın tü­mü­nü ya­ra­tan­dır. Bir in­sa­nın aş­tı­ğı her met­re­ka­re­lik alan, kar­şı­laş­tı­ğı gö­rün­tü­ler, ta­bi ol­du­ğu za­man, Al­lah'ın sü­rek­li ola­rak bil­gi­sin­de ve kon­tro­lün­de­dir. Al­lah, bir aye­tin­de şöy­le bu­yu­rur:

Se­nin için­de ol­du­ğun her­han­gi bir du­rum, onun hak­kın­da Kur'an'dan oku­du­ğun her­han­gi bir şey ve si­zin iş­le­di­ği­niz her­han­gi bir iş yok­tur ki, ona (iyi­ce) dal­dı­ğı­nız­da, Biz si­zin üze­ri­niz­de şa­hid­ler dur­muş ol­ma­ya­lım. Yer­de ve gök­te zer­re ağır­lı­ğın­ca hiç­bir şey Rab­bin­den uzak­ta (sak­lı) kal­maz. Bu­nun da­ha kü­çü­ğü de, da­ha bü­yü­ğü de yok­tur ki, apa­çık bir ki­tap­ta (ka­yıt­lı) ol­ma­sın. (Yu­nus Su­re­si, 61)

Za­man Gi­bi Me­kan da Bir Al­gı­dır
Eins­te­in, te­ori­si­ni or­ta­ya atar­ken, ışık hı­zı­nın ev­ren­sel bir sa­bit ol­du­ğu­nu bir ger­çek ola­rak ka­bul et­ti. Ne ka­dar hız­lı gi­der­se­niz gi­din, ışık hı­zı her za­man sa­bit­ti ve %99 ışık hı­zı­na ya­kın bir hız­la git­se­niz bi­le ışık siz­den sa­ni­ye­de 186,282 mil (299,791 km) hız­lı gi­di­yor ola­cak­tı. Bu hı­za ulaş­mak im­kan­sız­dı. Eins­te­in'ın he­sap­la­ma­la­rı­na gö­re, göz­lem­ci­nin hı­zı art­tı­ğın­da za­man ya­vaş­la­mak­ta ve me­kan (ha­re­ke­tin yö­nü­ne gö­re) bü­zül­mek­tey­di. Işık hı­zı­na gö­re de­ği­şim gös­te­ren bu kav­ram­lar, ki­şi­ye gö­re fark­lı­lık gös­te­re­rek mut­lak ol­ma­dık­la­rı­nı ka­nıt­la­mış­lar­dı.
Pe­ter Rus­sell, bu du­ru­mu şu şe­kil­de ta­nım­lar:
... Siz ne ka­dar hız­lı ha­re­ket eder­se­niz edin, her za­man ışı­ğın hı­zı­nı sa­ni­ye­de 186,282 mil ola­rak öl­çe­cek­si­niz – tıp­kı Mic­he­al­son ve Mor­ley'in bul­du­ğu gi­bi. Hat­ta sa­ni­ye­de 186,281 mil hız­la gi­di­yor ol­sa­nız da, ışık sa­de­ce sa­ni­ye­de 1 mil hız­la si­zi geç­miş ol­ma­ya­cak, ha­la 186,282 mil hız­la gi­di­yor ola­cak. Işı­ğın hı­zı­na kü­çük bir mik­tar da­hi ye­ti­şe­me­miş ola­cak­sı­nız.
Bu ta­ma­men sağ­du­yu­ya ay­kı­rı­dır. Ama bu ör­nek­te, bu­ra­da yan­lış olan sağ­du­yu­dur. Bi­zim zi­hin­sel ger­çek­lik mo­del­le­ri­miz, hız­la­rı, ışık hı­zın­dan çok da­ha dü­şük olan gün­lük de­ne­yim­le­ri­miz­den oluş­mak­ta­dır. Işık hı­zı­na ya­kın bir hız­da, ger­çek­lik ol­duk­ça fark­lı­dır.140
Eins­te­in, uzay ve za­man ola­rak ka­bul et­ti­ği­miz şey­le­rin za­man-me­kan bü­tü­nü­nün bir par­ça­sı ol­du­ğu­nu gös­ter­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la za­man ve me­kan, doğ­ru­dan al­gı­ya bağ­lı ola­rak ya­ra­tıl­mak­ta­dır. Böy­le­ce, gö­re­ce­li ya­şa­nan bir dün­ya­nın par­ça­sı ha­li­ne ge­lir­ler. Dün­ya­nın zi­hin­de­ki gö­rün­tü­sü­nü oluş­tu­ra­bil­mek için za­man ve me­kan al­gı­sı ge­rek­li­dir. Ama bun­la­rın asıl ger­çek­li­ği ifa­de et­ti­ği­ni id­di­a et­ti­ği­miz­de ya­nı­lı­rız. Çün­kü dı­şa­rı­da­ki ger­çek me­kan kav­ra­mı ile hiç­bir za­man mu­ha­tap ol­ma­yız.
Fred Alan Wolf, bu­nu şu şe­kil­de açık­lar:
Eins­te­in'in ge­nel rö­la­ti­vi­te ku­ra­mı­na gö­re, mad­de za­man ve me­kan­dan ba­ğım­sız ola­maz. Eğer bun­lar­dan her­han­gi bi­ri – mad­de, me­kan ve­ya za­man – ek­sik­se, tü­mü ek­sik­tir. Mad­de­nin var ol­ma­sı için me­ka­nın var­lı­ğı ge­rek­li­dir, za­ma­nın var­lı­ğı için mad­de­nin var­lı­ğı ge­rek­li­dir ve me­ka­nın var­lı­ğı için de za­ma­nın var­lı­ğı ge­rek­li­dir. Bun­la­rın tü­mü bir­bi­ri­ne ba­ğım­lı­dır.
O hal­de, eğer za­man, pek çok fi­lo­zo­fun id­di­a et­tik­le­ri gi­bi sa­de­ce bir ha­yal, bir il­lüz­yon ise, bu du­rum­da mad­de ve me­kan da ay­nı şe­kil­de ha­yal­dir. Ku­an­tum fi­zi­ği­nin Ko­pen­hag yo­ru­mu­na gö­re, mad­de­yi iz­le­yen ol­ma­dı­ğı sü­re­ce mad­de var ola­maz.141 (Vur­gu ori­ji­na­li­ne ait­tir)
Mad­de­nin yal­nız­ca du­yu or­gan­la­rı­mız ara­cı­lı­ğıy­la al­gı­la­na­bi­lir ol­ma­sı, ya­ni göl­ge bir var­lık ol­ma­sı, yi­ne mad­de­sel bir var­lı­ğı olan me­kan kav­ra­mı­nı da or­ta­dan kal­dır­mak­ta­dır. Me­ka­nı biz dı­şa­rı­da ola­rak al­gı­la­rız, oy­sa geç­miş­te var olan bir ye­ri ha­yal et­ti­ği­miz za­man me­kan tü­müy­le bey­ni­mi­zin için­de­dir. As­lın­da dı­şa­rı­da ol­du­ğu­nu farz et­ti­ği­miz bir ye­re ba­kar­ken de, bu­nu dü­şü­nür­ken de me­kan kav­ra­mı yal­nız­ca bey­nin için­de oluş­mak­ta­dır. Kar­şı­mız­da dur­du­ğu­nu farz et­ti­ği­miz oda, bey­ni­miz­de olu­şan bir il­lüz­yon, bir ha­yal­dir.
Pe­ter Rus­sell, bu al­gı bi­çi­mi­ni şu şe­kil­de özet­le­mek­te­dir:
Eins­te­in'in ça­lış­ma­la­rı ay­nı za­man­da za­man ve me­ka­nın mut­lak ol­ma­dı­ğı­nı gös­ter­di. Bun­lar, iz­le­yi­ci­nin ha­re­ke­ti­ne gö­re de­ği­şim gös­te­rir­ler. Eğer siz, ba­na gö­re da­ha hız­lı yü­rür­se­niz ve iki­miz de iki olay ara­sın­da­ki me­sa­fe­yi ve za­ma­nı öl­çer­sek, - ör­ne­ğin cad­de­nin bir ba­şın­dan di­ğer ba­şı­na doğ­ru iler­le­yen bir ara­ba­yı – siz ara­cı, be­nim göz­lem­le­di­ğim­den da­ha az me­sa­fe­de ve da­ha az za­man­da iler­li­yor ola­rak göz­lem­ler­si­niz. Tam ter­si­ne, si­zin ba­kış açı­nı­za gö­re eğer ben siz­den da­ha hız­lı yü­rür­sem, si­zin re­fe­rans ara­lı­ğı­nı­za gö­re, ben siz­den da­ha az me­kan ve za­man göz­lem­le­rim. Ga­rip de­ğil mi? Evet. Bi­zim an­la­ya­bil­me­miz ne­re­dey­se im­kan­sız. Ama sa­yı­sız de­ney bu­nun ger­çek ol­du­ğu­nu gös­ter­di. Yan­lış olan, bi­zim ge­nel za­man ve me­kan kav­ram­la­rı­mız. Yi­ne, bun­lar da zih­ni­miz­de mey­da­na ge­li­yor ve dı­şa­rı­da olan­la­rın mü­kem­mel bir mo­de­li­ni oluş­tur­mu­yor­lar.142
Eins­te­in, bu açık­la­ma­la­rı­nın son­ra­sın­da da­ha da ile­ri gi­de­rek mad­de­nin bir ener­ji şek­li ola­rak var ol­du­ğu­nu gös­ter­di. Bu­nun ma­te­ma­tik­sel for­mü­lü ise, ün­lü E=mc2 eşit­le­me­si ol­du.143 Küt­le­si olan var­lık, yal­nız­ca bir ener­ji şek­li ola­rak be­lir­mek­tey­di. Pe­ter Rus­sell ko­nuy­la il­gi­li ola­rak şu açık­la­ma­la­rı yap­mış­tır:
Küt­le fik­ri bi­le tar­tış­ma­lı­dır. Ge­nel gö­re­ce­lik te­ori­si­ne gö­re, Eins­te­in küt­le­nin ve hı­zın ayırt edi­le­mez ol­du­ğu­nu gös­ter­di. Asan­sö­rün için­de­ki bir in­san, asan­sö­rün hı­zı aşa­ğı doğ­ru ar­tın­ca, ken­di­si­ni da­ha ha­fif his­se­der. Dur­mak üze­re hız kes­ti­ğin­de ise da­ha ağır his­se­der. Bu bir il­lüz­yon de­ğil­dir, tar­tı­lar bi­le ağır­lı­ğı­nı­zın de­ğiş­ti­ği­ni gös­te­re­cek­tir. Bi­zim küt­le ola­rak tec­rü­be et­ti­ği­miz şey aya­ğı­mı­zın al­tın­da­ki ye­rin mey­da­na ge­tir­di­ği ba­sınç­tır... Eins­te­in'a gö­re, biz­ler sü­rek­li ola­rak ya­vaş­la­mak­ta­yız ve bu­nu küt­le ola­rak his­se­de­riz. Yö­rün­ge­de­ki bir as­tro­not, uzay me­ki­ği­nin ca­mı­na çar­pıp da ge­çi­ci bir ya­vaş­la­ma ya­şa­ma­dık­ça, küt­le­yi his­set­mez.144

Ku­ran'da Ha­ber Ve­ri­len Za­ma­nın İza­fi­ye­ti
Bi­li­min 20. yüz­yıl­da keş­fet­ti­ği za­ma­nın iza­fi­ye­ti ger­çe­ği, Ku­ran'da 1400 se­ne ön­ce bil­di­ril­miş­tir.
Ör­ne­ğin Al­lah, bir­çok aye­tin­de dün­ya ha­ya­tı­nın çok kı­sa ol­du­ğu­nu vur­gu­la­mak­ta­dır. Bir in­sa­nın or­ta­la­ma öm­rü­nün, "gü­nün bir saa­ti" ka­dar kı­sa ol­du­ğu­nu Rab­bi­miz ayet­ler­de şöy­le be­lirt­mek­te­dir:

Si­zi ça­ğı­ra­ca­ğı gün, O'na öv­güy­le ica­bet ede­cek ve (dün­ya­da) pek az bir sü­re kal­dı­ğı­nı­zı sa­na­cak­sı­nız. (İs­ra Su­re­si, 52)

Gün­dü­zün bir saa­tin­den baş­ka san­ki hiç ömür sür­me­miş­ler gi­bi on­la­rı bir ara­da top­la­ya­ca­ğı gün, on­lar bir­bir­le­ri­ni ta­nı­mış ola­cak­lar… (Yu­nus Su­re­si, 45)

Ba­zı ayet­ler­de ise, za­ma­nın in­san­la­rın san­dık­la­rın­dan çok da­ha kı­sa ol­du­ğu­nu Al­lah şöy­le bil­di­rir:

De­di ki: "Yıl sa­yı­sı ola­rak yer­yü­zün­de ne ka­dar kal­dı­nız?" De­di­ler ki: "Bir gün ya da bir gü­nün bi­ra­zı ka­dar kal­dık, sa­yan­la­ra sor." De­di ki: "Yal­nız­ca az (bir za­man) kal­dı­nız, ger­çek­ten bir bil­sey­di­niz." (Mü'mi­nun Su­re­si, 112-114)

Ku­ran'da baş­ka ayet­ler­de ise, fark­lı bo­yut­lar­da za­ma­nın da­ha fark­lı bir hız­la ak­tı­ğı ha­ber ve­ril­mek­te­dir. Ör­ne­ğin Al­lah'ın Ka­tın­da­ki bir gü­nün in­san­la­rın bin yı­lı­na eşit ol­du­ğu be­lir­til­mek­te­dir. (Hac Su­re­si, 47) Bu ko­nu ile il­gi­li di­ğer ayet­ler şöy­le­dir:

Me­lek­ler ve Ruh (Ceb­ra­il), ona, sü­re­si el­li bin yıl olan bir gün­de çı­ka­bil­mek­te­dir. (Mea­ric Su­re­si, 4)
Gök­ten ye­re her işi O evi­rip dü­ze­ne ko­yar. Son­ra (iş­ler,) si­zin say­mak­ta ol­du­ğu­nuz bin yıl sü­re­li bir gün­de yi­ne O'na yük­se­lir. (Sec­de Su­re­si, 5)

Al­lah Ku­ran'da bah­se­di­len mü­min bir top­lu­luk olan Kehf eh­li­ni 300 yı­lı aş­kın bir sü­re de­rin bir uy­ku ha­lin­de tut­muş­tur. Da­ha son­ra uyan­dır­dı­ğın­da ise bu ki­şi­ler, za­man ola­rak çok az bir sü­re kal­dık­la­rı­nı dü­şün­müş­ler, uyu­duk­la­rı sü­re­yi tah­min ede­me­miş­ler­dir:

Böy­le­lik­le ma­ğa­ra­da yıl­lar yı­lı on­la­rın ku­lak­la­rı­na vur­duk (de­rin bir uy­ku ver­dik). Son­ra iki grup­tan han­gi­si­nin kal­dık­la­rı sü­re­yi da­ha iyi he­sap et­ti­ği­ni be­lirt­mek için on­la­rı uyan­dır­dık. (Kehf Su­re­si, 11-12)

Böy­le­ce, ara­la­rın­da bir sor­gu­la­ma yap­sın­lar di­ye on­la­rı di­rilt­tik (uyan­dır­dık). İç­le­rin­den bir söz­cü de­di ki: "Ne ka­dar kal­dı­nız?" De­di­ler ki: "Bir gün ve­ya gü­nün bir (kaç sa­at­lik) kıs­mı ka­dar kal­dık." De­di­ler ki: "Ne ka­dar kal­dı­ğı­nı­zı Rab­bi­niz da­ha iyi bi­lir..." (Kehf Su­re­si, 19)

Aşa­ğı­da­ki ayet­te de, Al­lah za­ma­nın as­lın­da psi­ko­lo­jik bir al­gı ol­du­ğu­nun önem­li bir de­li­li­ni bil­dir­mek­te­dir:

Ya da al­tı üs­tü­ne gel­miş, ıs­sız du­ran bir şeh­re uğ­ra­yan gi­bi­si­ni (gör­me­din mi?) De­miş­ti ki: "Al­lah, bu­ra­sı­nı ölü­mün­den son­ra na­sıl di­ril­te­cek­miş?" Bu­nun üze­ri­ne Al­lah, onu yüz yıl ölü bı­rak­tı, son­ra onu di­rilt­ti. (Ve ona) De­di ki: "Ne ka­dar kal­dın?" O: "Bir gün ve­ya bir gün­den az kal­dım" de­di. (Al­lah ona:) "Ha­yır, yüz yıl kal­dın, böy­ley­ken yi­ye­ce­ği­ne ve içe­ce­ği­ne bak, he­nüz bo­zul­ma­mış; eşe­ği­ne de bir bak; (bu­nu yap­ma­mız) se­ni in­san­la­ra ib­ret-bel­ge­si kıl­ma­mız için­dir. Ke­mik­le­re de bir bak na­sıl bir ara­ya ge­ti­ri­yo­ruz, son­ra da on­la­ra et giy­di­ri­yo­ruz?" de­di. O, ken­di­si­ne (bun­lar) apa­çık bel­li ol­duk­tan son­ra de­di ki: "(Ar­tık şim­di) Bi­li­yo­rum ki ger­çek­ten Al­lah, her şe­ye güç ye­ti­ren­dir." (Ba­ka­ra Su­re­si, 259)

Bu ayet­ler, za­ma­nın iza­fi ol­du­ğu­nu, mut­lak ol­ma­dı­ğı­nı açık­ça bil­dir­mek­te­dir. Ya­ni za­man, al­gı­ya ve al­gı­la­ya­na gö­re de­ğiş­mek­te­dir ve bu ger­çek 14 asır ön­ce­sin­den Ku­ran'da ha­ber ve­ril­miş­tir.

Ka­de­rin Var­lı­ğı ve Bi­lim­sel De­lil­le­ri

Hiç şüp­he­siz, Biz her şe­yi ka­der ile ya­rat­tık. (Ka­mer Su­re­si, 49)

Eğer tüm olay­lar tek bir an­da ya­ra­tı­lı­yor­sa ve biz­ler tüm bun­la­rı bir za­man al­gı­sı için­de yal­nız­ca iz­li­yor­sak, bu du­rum­da tüm bu olay­la­rın ba­şı­nı so­nu­nu bi­len, za­ma­na ta­bi ol­ma­yan, biz ya­şar­ken bun­la­rı gö­ren ve do­la­yı­sıy­la tüm bun­la­rı ya­ra­tan bir Ya­ra­tı­cı'nın var­lı­ğı so­nu­cu­na ula­şı­rız. Bi­zim için gö­rün­tü­yü, se­si, ta­dı, kı­sa­ca­sı dış dün­ya­yı ve za­man al­gı­sı­nı ya­ra­tan bu Ya­ra­tı­cı, tüm var et­tik­le­ri­ni, bun­la­rın var­lık­la­rı­nın tüm du­rum­la­rı­nı ve her anı­nı bi­li­yor, on­la­rı her an iz­li­yor ol­ma­lı­dır. Tüm bun­la­rı ya­ra­tan, al­gı­la­tan, zi­hin­le­ri­mi­ze gös­te­ren Ulu Ya­ra­tı­cı, tüm bun­la­rı her an kon­tro­lü al­tın­da tu­tu­yor ol­ma­lı­dır. Her şe­yin ya­ra­tı­cı­sı olan Üs­tün, Kud­ret sa­hi­bi Yü­ce Var­lık, alem­le­rin Rab­bi olan Al­lah'tır. Al­lah'ın tüm var­lık­la­rın her du­ru­mu­nu ya­rat­ma­sı ve bil­me­si ise, biz­le­re ka­der ger­çe­ği­ni gös­te­rir.
Bi­zim için mil­yar­lar­ca yıl sü­ren bir za­man di­li­mi, Al­lah Ka­tın­da tek "bir an"dır. Bi­zim için ge­le­cek­te olu­şa­cak bir şey, Al­lah Ka­tın­da olup bit­miş­tir. Biz ge­le­ce­ği, al­gı­la­dı­ğı­mız za­man kav­ra­mı da­hi­lin­de sey­re­de­riz. Oy­sa, bi­zim gör­mek için bek­le­me­miz ge­re­ken bir olay, Al­lah Ka­tın­da za­ten var­dır. İle­ri­de ger­çek­le­şe­cek de­di­ği­miz olay­la­rın tü­mü, za­man­sız­lık bo­yu­tun­da za­ten olup bit­miş­tir.
Al­lah Ka­tın­da, ev­re­nin ya­ra­tı­lış anın­dan, ev­re­nin son bu­la­ca­ğı kı­ya­me­te ka­dar olan her olay ya­şan­mış ve bit­miş­tir. İn­san­la­rın bir kıs­mı­nın ka­der ger­çe­ği­ni ge­re­ği gi­bi kav­ra­ya­ma­ma­la­rı­nın en önem­li ne­de­ni, bu du­ru­mun far­kın­da ol­ma­ma­la­rı­dır. Oy­sa, "ya­şan­ma­mış olay­lar" yal­nız­ca bi­zim al­gı dün­ya­mız için­de ya­şan­ma­mış­lar­dır. Al­lah ise, za­ma­na ve me­ka­na bağ­lı de­ğil­dir. Za­ma­nı ve me­ka­nı yok­tan ya­ra­tan Ken­di­si'dir. Al­lah, bir ola­yın so­nu­cu­nu gör­mek için bek­le­me­ye ih­ti­yaç duy­maz. Ola­yın ba­şı da so­nu da O'nun Ka­tın­da tek bir an ola­rak ya­şa­nır. Geç­miş ve ge­le­cek, ha­zır ola­rak Al­lah'ın dai­ma kar­şı­sın­da­dır ve O'nun be­lir­le­di­ği şe­kil­de ge­li­şir.
BBC rad­yo­da ya­yın­la­nan bir prog­ram­da Dr. Jim Al-Kha­li­li bu ger­çe­ği şu şe­kil­de açık­lar:
Eğer bu dört bo­yut­lu uzay/za­ma­nı ger­çek an­la­mın­da alır­sa­nız, bu du­rum­da öz­gür ira­de­ni­zi terk et­me­niz ge­re­kir. Bu, yal­nız­ca ge­le­ce­ğin ön­ce­den tak­dir edil­miş ol­du­ğu­nu de­ğil, ay­nı za­man­da ge­le­ce­ğin ha­zır bir şe­kil­de or­da ol­du­ğu­nu, olup bit­ti­ği­ni söy­le­mek­te­dir. Ka­rar ver­me­nin bir an­la­mı yok­tur; ne ya­par­sa­nız ya­pın, o za­ten çok­tan olup bit­miş­tir. Eğer gö­le bir taş at­mak is­ter­sem, bu­nu ken­di öz­gür ira­dem­le yap­tı­ğı­mı dü­şü­nü­yo­rum. Fa­kat el­bet­te dört bo­yut­lu uzay za­man­da, o ta­şı gö­le at­mak­tan baş­ka bir se­çe­ne­ğim yok; su­yun ge­le­cek­te­ki se­si za­ten ora­da ve biz­ler öz­gür ira­de­mi­zi kay­bet­miş du­rum­da­yız.145
Ay­nı prog­ra­ma ko­nuk olan Ro­ger Pen­ro­se ise ve­ri­len bu bil­gi­le­ri şu şe­kil­de so­nuç­lan­dı­rır:
Öy­ley­se bir ba­kı­ma, ge­le­cek ve geç­miş ora­lar­da bir yer­ler­de­dir. Bu ay­nı za­man­da biz­le­re de­ter­mi­nis­tik bir dün­ya gö­rü­şü de ka­zan­dır­mak­ta­dır. Ge­le­cek­te ola­cak­lar üze­rin­de bi­zim hiç­bir şe­kil­de bir kon­tro­lü­müz yok­tur, çün­kü hep­si bir pla­na gö­re çok­tan be­lir­len­miş­tir.146
İn­san, ya­şa­mı bo­yun­ca ken­di­si için be­lir­len­miş olan ka­de­re ta­nık olur. Bu­gü­ne ka­dar ya­şa­mış ve bu­gün­den son­ra ya­şa­ya­cak olan tüm in­san­la­rın ha­yat­la­rı, her an­la­rı ile Al­lah'ın Ka­tın­da ha­zır ve ya­şan­mış ola­rak bu­lun­mak­ta­dır. Al­lah'ın son­suz "hıf­zı"nda, mil­yar­lar­ca in­san­la bir­lik­te tüm can­lı­la­rın, ge­ze­gen­le­rin, bit­ki­le­rin, eş­ya­la­rın ka­de­rin­de ya­zı­lı olay­lar da hiç ek­sil­me­den ve­ya kay­bol­ma­dan dur­mak­ta­dır. Ka­der ger­çe­ği, Al­lah'ın Ha­fız (Mu­ha­fa­za eden, Ko­ru­yan) sı­fa­tı­nın, son­suz gü­cü­nün, kud­re­ti­nin ve bü­yük­lü­ğü­nün te­cel­li­le­rin­den bi­ri­dir.
Fred Alan Wolf in­sa­nın geç­miş ve ge­le­ce­ği­nin çok­tan be­lir­len­miş ol­du­ğu­nu şu söz­ler­le ifa­de et­mek­te­dir:
Bir ta­rih, bir baş­lan­gıç bir de bi­tiş ola­yı­na ba­ğım­lı ol­ma­sı­na rağ­men, ta­ri­hi, o ger­çek­le­şir­ken san­ki far­kın­day­mı­şız gi­bi ha­tır­la­rız.
Bir baş­ka de­yiş­le, ta­rih ger­çek­le­şir­ken, bu­nu ya­şı­yor gi­bi gö­rü­nü­rüz. Bu­nu "can­lı" bir hi­ka­ye ha­li­ne dö­nüş­tü­rü­rüz. Kay­na­ğı­nın (geç­mi­şi­miz) ve bi­zim önü­müz­de­ki son du­ra­ğı­nın (ge­le­ce­ği­miz) çok­tan var ol­du­ğu bir ne­hir için­de ya­şı­yo­ruz.147
İn­san sü­rek­li ola­rak ken­di­si­ni ya­ra­tan Al­lah'ın kon­tro­lün­de­dir ve O'nun ken­di­si için be­lir­le­dik­le­ri­ni yap­mak­ta­dır. Al­lah, bu ger­çe­ği aye­tin­de şu şe­kil­de bil­di­rir:

Yer­yü­zün­de olan ve si­zin ne­fis­le­ri­niz­de mey­da­na ge­len her­han­gi bir mu­si­bet yok­tur ki, Biz onu ya­rat­ma­dan ön­ce, bir ki­tap­ta (ya­zı­lı) ol­ma­sın. Şüp­he­siz bu, Al­lah'a gö­re pek ko­lay­dır. (Ha­did Su­re­si, 22)

Ka­de­re Tes­li­mi­yet
Tüm in­san­la­rın bil­me­le­ri ge­re­ken önem­li bir ger­çek var­dır. Her ki­şi, ka­yıt­sız şart­sız ken­di ka­de­ri­ne tes­lim ol­muş du­rum­da­dır. Bu­nu de­ğiş­ti­re­bi­le­cek Al­lah'ın dı­şın­da hiç­bir güç yok­tur. Her in­sa­nın, ya­şa­dı­ğı ve ya­şa­ya­ca­ğı her şey, Al­lah'ın Ka­tın­da be­lir­li­dir ve o in­sa­nın ken­di ge­le­ce­ği üze­rin­de hiç­bir kon­tro­lü yok­tur. Bir da­ki­ka son­ra elin­den dü­şe­cek olan ka­lem de, yir­mi se­ne son­ra cil­din­de mey­da­na ge­le­cek olan kı­rı­şık­lık­lar da, 15 yıl son­ra sey­re­de­ce­ği film de tüm de­tay­la­rıy­la Al­lah'ın bil­gi­si da­hi­lin­de­dir. Na­sıl in­san­lar­la ta­nı­şa­ca­ğı, ne ka­dar pa­ra ka­za­na­ca­ğı, han­gi has­ta­lık­la­ra ma­ruz ka­la­ca­ğı, ne­le­re se­vi­ne­ce­ği ve ne­re­de ve na­sıl öle­ce­ği ken­di ka­de­rin­de ya­şan­mış ola­rak bu­lun­mak­ta­dır. Bun­la­rı, ki­şi­nin ken­di­si­nin bil­me­me­si­nin tek ne­de­ni, bun­la­rın he­nüz ha­fı­za­sın­da ol­ma­ma­sı­dır.
Do­la­yı­sıy­la bir ola­ya üzül­mek, "ne­den bu şe­kil­de ol­ma­dı" di­ye dü­şün­mek, "keş­ke"ler­le baş­la­yan piş­man­lık ve üzün­tü do­lu cüm­le­ler kul­lan­mak, si­nir­len­mek, hırs­lan­mak, sa­bır­sız­lan­mak, böy­le bir in­sa­nın du­ru­mu dü­şü­nül­dü­ğün­de ge­rek­siz ve an­lam­sız­dır. Çün­kü üzül­me­si­ne ve­ya si­nir­len­me­si­ne ne­den olan olay­la­rın hep­si Al­lah'ın kon­tro­lün­de­dir. Bun­la­rı ki­şi­nin ka­de­rin­de bu şe­kil­de ya­ra­tan Al­lah'tır ve ki­şi­nin ka­de­ri­nin dı­şın­da bir baş­ka yol, bir baş­ka ih­ti­mal söz ko­nu­su de­ğil­dir.
Yan­lış so­ka­ğa gir­di­ği için tra­fik ka­za­sı ya­pan bir in­sa­nın, yap­tı­ğı ha­ta­dan do­la­yı ha­yıf­lan­ma­sı­nın bir an­la­mı yok­tur. Za­man ge­ri­ye alın­sa, ya­pa­ca­ğı şey yi­ne ay­nı so­ka­ğa sap­mak ve ay­nı ka­za­yı yap­mak­tır. Bu­nun için "keş­ke o so­ka­ğa gir­me­sey­di" gi­bi ko­nuş­ma­lar, bu ger­çe­ğin far­kın­da ol­ma­mak­tan kay­nak­la­nan so­nuç­suz ko­nuş­ma­lar ola­cak­tır. Bir ma­ğa­za­da pa­ra­sı­nı çal­dı­ran bir in­san için "keş­ke o ma­ğa­za­ya gir­me­sey­dim" ve­ya "keş­ke pa­ra­yı ce­bim­de ta­şı­say­dım" gi­bi dü­şün­ce­ler de ay­nı şe­kil­de bir çö­züm ol­ma­ya­cak­tır. Çün­kü o in­sa­nın, o ma­ğa­za­ya gir­mek, o pa­ra­yı çan­ta­sın­da ta­şı­mak ve çal­dır­mak­tan baş­ka bir ih­ti­ma­li yok­tur. Ka­de­rin­de ki­şi­nin ken­di­si, be­lir­li za­man­da be­lir­li ye­re git­mek ve pa­ra da ça­lın­mak için ya­ra­tıl­mış­tır. Bin ke­re geç­mi­şe gi­dil­se, bi­nin­de de o pa­ra mut­la­ka ça­lı­na­cak­tır. Ve­ya in­sa­nın ya­şa­dı­ğı se­vinç­li bir olay, el­de et­ti­ği bir ba­şa­rı da ka­de­rin­de­dir. Bu ba­şa­rı­yı, bu se­vinç­li anı, ka­de­rin­de ol­du­ğu için mut­la­ka ya­şa­ya­cak­tır.
İn­san­la­rın bir kıs­mı, bu ger­çe­ği ka­bul et­mek is­te­mez­ler. Pro­fe­sör Ro­ger Pen­ro­se, bu in­san­la­rı şöy­le ta­nım­lar:
Sa­nı­rım in­san­la­rın bu fik­re kar­şı gel­me­le­ri­nin ne­de­ni ge­le­ce­ğin bir de­re­ce­ye ka­dar ken­di kon­trol­le­rin­de ol­du­ğu­nu zan­net­me­le­ri­dir. Ama bu­na gö­re eğer ge­le­cek be­lir­len­miş­se, kon­tro­lü­nüz al­tın­da de­ğil de­mek­tir.148
İn­san­lar, ya­şam­la­rı­nın ken­di kon­trol­le­rin­de ol­ma­sı­nı is­te­dik­le­ri için, ka­der ger­çe­ği­ni red­de­der­ler. Oy­sa bu­nu ya­pa­rak, bü­yük bir ya­nıl­gı içi­ne düş­mek­te­dir­ler. Çün­kü in­san, is­te­se de is­te­me­se de, ka­bul et­se de ka­bul et­me­se de, ken­di ka­de­ri­ni ya­şa­mak­ta­dır. Ki­şi­nin ken­di in­ka­rı da ken­di ka­de­rin­de­dir.
Bu­ra­da şu­nu ha­tır­lat­mak­ta fay­da var­dır: Ka­de­re tes­li­mi­yet­le ya­şa­mak, çok bü­yük bir ni­met ve bü­yük bir ra­hat­lık­tır. İn­san, asıl, olay­la­rın ken­di kon­tro­lün­de ol­du­ğu­nu dü­şü­nür­se bü­yük bir pa­nik ve sı­kın­tı ya­şar. Çün­kü ge­le­cek­te­ki her so­ru­nun ken­di so­rum­lu­lu­ğun­da ola­ca­ğı­nı zan­ne­der, her ola­yın yü­küm­lü­lü­ğü­nü üze­rin­de his­se­der. Zor­luk­la­rı tek ba­şı­na çöz­me­si ge­rek­ti­ği his­si­ne ka­pı­lır. Olay­la­rın iş­le­yi­şin­de­ki ha­yır­la­rı gö­re­mez, güç­lük­ler kar­şı­sın­da bü­yük bir ka­bus ya­şar. Ka­zan­dı­ğı za­fer­le­ri ken­di ba­şa­rı­sı zan­ne­de­rek bö­bür­le­nir ve bu bü­yük­len­me his­si, ona dün­ya­da ve ahi­ret­te çok bü­yük bir za­rar ge­ti­re­bi­lir. Ya­şa­dı­ğı zor­luk­lar ise onu git­gi­de ar­tan bir ka­ram­sar­lı­ğa, boş­lu­ğa ve sı­kın­tı­ya yön­len­di­rir.
Oy­sa her ola­yın Al­lah'ın be­lir­le­di­ği bir ka­der da­hi­lin­de ge­liş­ti­ği­ni bil­mek ve her ne olur­sa ol­sun tüm olay­la­rın ha­yır ile ya­ra­tıl­dı­ğı­na inan­mak, in­sa­nın sa­hip ola­bi­le­ce­ği en bü­yük ni­met­ler­den bi­ri­dir. Al­lah'ın be­lir­le­di­ği ka­de­re tes­lim ola­rak ya­şa­mak, Al­lah'tan ra­zı ol­mak ve O'nun be­lir­le­di­ği her ola­ya gö­nül­den tes­lim ol­mak an­la­mı­na ge­lir. İn­san, ar­tık olay­la­rı ken­di­si kon­trol edi­yor­muş his­sin­den sıy­rı­lır, sı­kın­tı­lar­dan uzak­la­şır, ya­şan­mış bit­miş olay­la­rı ya­şa­mak­ta ol­du­ğu­nu bi­lir ve bu­nun ra­hat­lı­ğı­nı ve hu­zu­ru­nu ya­şar. Al­lah'ın, her şe­yi ha­yır­la ya­rat­tı­ğı­nı bi­len bir in­san için, ka­de­re tes­li­mi­yet çok bü­yük bir ni­met­tir. Çün­kü sı­kın­tı, zor­luk gi­bi gö­rü­nen olay­lar bi­le, so­nun­da bü­yük ha­yır­la­ra se­bep ola­cak, gü­zel olay­lar­dır.
Ka­der an­la­yı­şı­nı an­la­tır­ken özel­lik­le bah­se­dil­me­si ge­re­ken önem­li bir nok­ta var­dır. Ba­zı in­san­lar, her şe­yin ka­der­de be­lir­len­miş ol­du­ğu ger­çe­ği­ne sı­ğı­na­rak, hiç­bir şey yap­ma­la­rı­na ge­rek ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­nür­ler. An­cak bu, son de­re­ce çar­pık bir ka­der an­la­yı­şı­dır. Her ya­şa­dı­ğı­mı­zın ka­de­ri­miz­de bel­li ol­du­ğu bir ger­çek­tir. Biz da­ha o ola­yı ya­şa­ma­dan ön­ce o olay Al­lah Ka­tın­da ya­şan­mış­tır ve bil­gi­si de tüm de­tay­la­rı ile Al­lah Ka­tın­da­ki Levh-i Mah­fuz isim­li ki­tap­ta ya­zı­lı­dır. An­cak, Al­lah her in­sa­na san­ki olay­la­rı de­ğiş­tir­me­ye, ken­di ka­rar ve se­çi­mi­ne gö­re ha­re­ket et­me­ye im­ka­nı var­mış gi­bi bir his ve­rir. Ör­ne­ğin in­san, su iç­mek is­te­di­ğin­de bu­nun için "ka­de­rim­de var­sa içe­rim" di­ye­rek otu­rup bek­le­mez. Bu­nun için kal­kar, bar­da­ğı alır ve su­yu­nu içer. Ger­çek­ten de ka­de­rin­de tes­pit edil­miş bar­dak­ta ve tes­pit edil­miş mik­tar­da su­yu içer. An­cak, bun­la­rı ya­par­ken ken­di is­te­ği ile yap­tı­ğı­na da­ir bir his du­yar. Ha­ya­tı bo­yun­ca bu his­si her yap­tı­ğı iş­te ya­şar. Al­lah'a ve Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı ka­de­ri­ne tes­lim ol­muş bir in­san ile bu ger­çe­ği kav­ra­ya­ma­yan bir in­san ara­sın­da­ki fark şu­dur: Tes­li­mi­yet­li in­san ken­di yap­tı­ğı his­si­ni ya­şa­ma­sı­na rağ­men, bun­la­rın tü­mü­nü Al­lah'ın di­le­me­si ile yap­tı­ğı­nı bi­lir. Di­ğe­ri ise, her yap­tı­ğı­nı ken­di ak­lı ve gü­cü ile yap­tı­ğı­nı zan­ne­de­rek ya­nı­lır.
Ör­ne­ğin, bir has­ta­lı­ğı ol­du­ğu­nu öğ­re­nen tes­li­mi­yet­li bir in­san, bu­nun ka­de­rin­de ol­du­ğu­nu bil­di­ği için son de­re­ce te­vek­kül­lü dav­ra­nır. "Al­lah bu­nu ka­de­rim­de ya­rat­tı­ğı­na gö­re, mut­la­ka bü­yük bir ha­yır var­dır" di­ye dü­şü­nür. Ama "na­sıl­sa ka­de­rim­de iyi­leş­mek var­sa iyi­le­şi­rim" di­ye­rek ted­bir al­ma­dan bek­le­mez. Ak­si­ne, ola­bi­le­cek tüm ted­bir­le­ri alır. Dok­to­ra gi­der, bes­len­me­si­ne dik­kat eder, ilaç­la­rı­nı alır. An­cak git­ti­ği dok­to­run, dok­to­run uy­gu­la­dı­ğı te­da­vi­nin, al­dı­ğı ilaç­la­rın, bun­la­rın ken­di üze­rin­de ne ka­dar et­ki­li ola­ca­ğı­nın, iyi­le­şip iyi­leş­me­ye­ce­ği­nin, kı­sa­ca­sı her de­ta­yın ka­de­rin­de ol­du­ğu­nu unut­maz. Bun­la­rın hep­si­nin, Al­lah'ın ha­fı­za­sın­da, da­ha ken­di­si dün­ya­ya gel­me­den ön­ce ha­zır ola­rak bu­lun­du­ğu­nu bi­lir.
Al­lah bu ger­çe­ği ayet­le­riy­le ha­ber ver­miş­tir:

Si­zi ça­mur­dan ya­ra­tan, son­ra bir ecel be­lir­le­yen O'dur. Adı ko­nul­muş ecel, O'nun Ka­tın­da­dır. Son­ra siz (yi­ne) kuş­ku­ya ka­pı­lı­yor­su­nuz. (En'am Su­re­si, 2)

"... Al­lah'ın em­ri, tak­dir edil­miş bir ka­der­dir". (Ah­zab Su­re­si, 38)

Al­lah bir baş­ka aye­tin­de ise "Hiç şüp­he­siz, Biz her şe­yi ka­der ile ya­rat­tık." (Ka­mer Su­re­si, 49) bu­yur­mak­ta­dır. Sa­de­ce in­san­la­rın de­ğil, tüm can­lı­la­rın, eş­ya­nın, Gü­neş'in, Ay'ın, dağ­la­rın, ağaç­la­rın, her var­lı­ğın Al­lah Ka­tın­da be­lir­len­miş bir ka­de­ri var­dır. Ör­ne­ğin kı­rı­lan bir an­ti­ka va­zo, ka­de­rin­de tes­pit edi­len an­da kı­rıl­mış­tır. Bir­kaç yüz­yıl­lık bu va­zo, da­ha ilk imal edi­lir­ken, kim­le­rin kul­la­na­ca­ğı, han­gi evin han­gi kö­şe­sin­de, han­gi eş­ya­lar­la bir­lik­te du­ra­ca­ğı bel­li ola­rak üre­ti­lir. Va­zo­nun her de­se­ni, üze­rin­de­ki her renk ka­der­de ön­ce­den tes­pit edil­miş­tir. Va­zo­nun han­gi gün, han­gi sa­at, han­gi da­ki­ka, kim ta­ra­fın­dan na­sıl kı­rı­la­ca­ğı da Al­lah'ın hıf­zın­da ya­şan­mış ola­rak dur­mak­ta­dır. Hat­ta, va­zo­nun ilk imal edil­di­ği an, ilk kez sa­tıl­mak üze­re vit­ri­ne kon­du­ğu an, bir evin kö­şe­sin­de dur­du­ğu an ve kı­rı­la­rak par­ça par­ça ol­du­ğu an, kı­sa­ca­sı an­ti­ka va­zo­nun yüz­yıl­lar­ca için­de bu­lun­du­ğu her an, Al­lah Ka­tın­da tek bir an ola­rak mev­cut­tur. Va­zo­yu kı­ran ki­şi, bir­kaç sa­ni­ye ön­ce bi­le bun­dan ha­ber­siz­ken, Al­lah Ka­tın­da o an ya­şan­mış­tır ve bi­lin­mek­te­dir. Bu ne­den­le Al­lah, in­san­la­ra el­le­rin­den çı­kan­la­ra üzül­me­me­le­ri­ni bil­di­rir. Çün­kü, el­le­rin­den çı­kan­lar ka­der­le­rin­de çık­mış­tır ve o in­san­la­rın bu­nu de­ğiş­tir­me­ye güç­le­ri yok­tur. An­cak in­san­lar ka­der­le­rin­de mey­da­na ge­len olay­lar­dan bir ders al­ma­lı, bun­lar­la eği­til­me­li, bu olay­lar­da­ki hik­met ve ha­yır­la­rı gö­re­rek, dai­ma, ka­der­le­ri­ni ya­ra­tan son­suz mer­ha­met­li, şef­kat­li, ada­let­li, kul­la­rı­nı esir­ge­yen ve ko­ru­yan Rab­bi­miz'e yö­nel­me­li­dir­ler.
Bir in­sa­nın ce­nin ha­li de, ilk oku­ma yaz­ma öğ­ren­di­ği ha­li de, 35. yaş gü­nü­nü kut­la­dı­ğı ve iş­ye­rin­den emek­li ol­du­ğu ha­li de Al­lah'ın Ka­tın­da­ki ki­tap­ta be­lir­li­dir. İn­san, ken­di­si için be­lir­len­miş ka­de­rin dı­şın­da hiç­bir şey ya­şa­ya­maz, hiç­bir şey ya­pa­maz. Bu önem­li ger­çek­ten ga­fil ya­şa­yan in­san­lar, ha­yat­la­rı bo­yun­ca hep en­di­şe ve kor­ku için­de olur­lar. Ör­ne­ğin ço­cuk­la­rı­nın ge­le­ce­ği için çok en­di­şe­le­nir­ler. Han­gi okul­da oku­ya­ca­ğı, na­sıl bir mes­lek sa­hi­bi ola­ca­ğı, sağ­lı­ğı­nın na­sıl ola­ca­ğı, na­sıl bir ha­yat sü­re­ce­ği gi­bi ko­nu­lar­da te­vek­kül­süz bir gay­ret için­de­dir­ler. Oy­sa, her in­sa­nın, da­ha tek bir hüc­re ol­du­ğu ha­lin­den ilk oku­ma yaz­ma öğ­ren­di­ği ana, üni­ver­si­te sı­na­vın­da ver­di­ği ce­vap­lar­dan ha­ya­tı bo­yun­ca han­gi şir­ket­te ne iş ya­pa­ca­ğı­na, han­gi ka­ğıt­la­ra kaç kez im­za ata­ca­ğı­na, ne­re­de ve na­sıl öle­ce­ği­ne ka­dar her anı Al­lah Ka­tın­da bel­li­dir. Bu olay­la­rın tü­mü, Al­lah'ın hıf­zın­da sak­lı ola­rak dur­mak­ta­dır. Ör­ne­ğin şu an­da, bu in­sa­nın ce­nin ha­li, il­ko­kul­da­ki ha­li, üni­ver­si­te­de­ki ha­li, 35. yaş gü­nü­nü kut­la­dı­ğı anı, işi­ne baş­la­dı­ğı ilk gü­nü, öl­dü­ğün­de me­lek­le­ri gör­dü­ğü an, ya­kın­la­rı ta­ra­fın­dan def­ne­dil­di­ği ve ahi­ret­te Al­lah'a he­sap ver­di­ği an­lar, tek bir an ola­rak Al­lah'ın Ka­tın­da bu­lun­mak­ta­dır.
Al­lah'a gö­nül­den tes­lim ola­rak bo­yun eğen­ler, hem Al­lah'ın hoş­nut­lu­ğu­nu, rah­me­ti­ni ve cen­ne­ti­ni ka­zan­ma­yı uma­bi­lir­ler, hem de dün­ya­da ve ahi­ret­te, gü­ven ve mut­lu­luk için­de hu­zur­lu bir ya­şam sü­rer­ler. Çün­kü, Al­lah'a tes­lim olan, Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı ka­de­rin ken­di­si için en ha­yır­lı­sı ol­du­ğu­nu bi­len bir in­sa­nı üze­cek, kor­ku­ta­cak, en­di­şe­len­di­re­cek hiç­bir şey yok­tur. Böy­le bir in­san, elin­den ge­len her ça­ba­yı gös­te­rir, an­cak bu ça­ba­nın da ka­de­rin­de ol­du­ğu­nu, ne ya­par­sa yap­sın ka­de­rin­de ya­zı­lı olan­la­rı de­ğiş­tir­me­ye güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği­ni bi­lir.
Mü­min, Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı ka­de­re tes­lim ola­cak, bu­nun­la bir­lik­te kar­şı­laş­tı­ğı olay­lar kar­şı­sın­da elin­den gel­di­ğin­ce se­bep­le­re sa­rı­la­cak, ted­bir ala­cak, olay­la­rı ha­yır yö­nün­de yön­len­dir­mek için ça­lı­şa­cak, ama tüm bun­la­rın ka­der için­de ger­çek­leş­ti­ği ve Al­lah'ın en ha­yır­lı­sı­nı ön­ce­den tak­dir et­ti­ği­nin bi­lin­ci ve ra­hat­lı­ğı için­de ola­cak­tır. Ku­ran'da bu tav­ra ör­nek ola­rak Hz. Ya­kub'un ço­cuk­la­rı­nın gü­ven­li­ği için al­mış ol­du­ğu bir ted­bir­den söz edi­lir. Hz. Ya­kup, kö­tü ni­yet­li in­san­la­rın dik­ka­ti­ni çek­me­me­le­ri için oğul­la­rı­na şeh­re ay­rı ay­rı ka­pı­lar­dan gir­me­yi öğüt­le­miş, ama bu­nun Al­lah'ın be­lir­le­miş ol­du­ğu ka­de­ri as­la et­ki­le­me­ye­ce­ği­ni de on­la­ra ha­tır­lat­mış­tır:

Ve de­di ki: "Ey ço­cuk­la­rım, tek bir ka­pı­dan gir­me­yin, ay­rı ay­rı ka­pı­lar­dan gi­rin. Ben si­ze Al­lah'tan hiç­bir şe­yi sağ­la­ya­mam (gi­de­re­mem). Hü­küm yal­nız­ca Al­lah'ın­dır. Ben O'na te­vek­kül et­tim. Te­vek­kül eden­ler de yal­nız­ca O'na te­vek­kül et­me­li­dir­ler." (Yu­suf Su­re­si, 67)

Al­lah, in­san­la­rın ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar ka­der­le­ri­ni de­ğiş­ti­re­me­ye­cek­le­ri­ni bir aye­tin­de şöy­le bil­di­rir:

Son­ra ke­de­rin ar­dın­dan üze­ri­ni­ze bir gü­ven­lik (duy­gu­su) in­dir­di, bir uyuk­la­ma ki, içi­niz­den bir gru­bu sa­rı­ve­ri­yor­du. Bir grup da, can­la­rı der­di­ne düş­müş­tü; Al­lah'a kar­şı hak­sız ye­re ca­hi­li­ye zan­nıy­la zan­la­ra ka­pı­la­rak: "Bu iş­ten bi­ze ne var ki?" di­yor­lar­dı. De ki: "Şüp­he­siz işin tü­mü Al­lah'ın­dır." On­lar, sa­na açık­la­ma­dık­la­rı şe­yi iç­le­rin­de giz­li tu­tu­yor­lar, "Bu iş­ten bi­ze bir şey ol­say­dı, biz bu­ra­da öl­dü­rül­mez­dik" di­yor­lar. De ki: "Ev­le­ri­niz­de ol­say­dı­nız da üzer­le­ri­ne öl­dü­rül­me­si ya­zıl­mış olan­lar, yi­ne dev­ri­le­cek­le­ri yer­le­re gi­de­cek­ti. (Bu­nu) Al­lah, si­ne­le­ri­niz­de­ki­ni de­ne­mek ve kalp­le­ri­niz­de ola­nı arın­dır­mak için (yap­tı). Al­lah, si­ne­le­rin özün­de sak­lı du­ra­nı bi­len­dir. (Al-i İm­ran Su­re­si, 154)

Ayet­te de gö­rül­dü­ğü gi­bi, bir in­san öl­me­mek için ha­yır ve iba­det olan bir iş­ten kaç­sa bi­le, eğer ken­di­ne ölüm ya­zıl­mış­sa za­ten öle­cek­tir. Hat­ta, ölüm­den kaç­mak için baş­vur­du­ğu yol­lar ve yön­tem­ler de ka­de­rin­de bel­li­dir ve her in­san ka­de­rin­de­ki ola­yı ya­şa­ya­cak­tır. Al­lah, bu ayet­te de, in­san­la­ra ka­der­le­rin­de ya­rat­tı­ğı olay­la­rın ama­cı­nın on­la­rı de­ne­mek ve on­la­rın kalp­le­ri­ni te­miz­le­mek ol­du­ğu­nu be­lirt­mek­te­dir. Fa­tır Su­re­si'nde ise, her in­sa­nın öm­rü­nün Al­lah Ka­tın­da bel­li ol­du­ğu, ra­him­le­re dü­şen be­bek­le­rin de Al­lah'ın iz­niy­le ol­du­ğu bil­di­ri­lir:

Al­lah si­zi top­rak­tan ya­rat­tı, son­ra bir dam­la su­dan. Son­ra da si­zi çift çift kıl­dı. O'nun bil­gi­si ol­mak­sı­zın, hiç­bir di­şi ge­be kal­maz ve do­ğur­maz da. Ömür sü­re­ne, ömür ve­ril­me­si ve onun öm­rün­den kı­sal­tıl­ma­sı da mut­la­ka bir ki­tap­ta (ya­zı­lı)dır. Ger­çek­ten bu, Al­lah'a gö­re ko­lay­dır. (Fa­tır Su­re­si, 11)
Ka­mer Su­re­si'nin aşa­ğı­da­ki ayet­le­rin­de ise, in­sa­nın her yap­tı­ğı­nın sa­tır sa­tır ya­zı­lı ol­du­ğu bil­di­ri­lir­ken, cen­net hal­kı­nın ya­şa­dık­la­rı da ya­şan­mış olay­lar ola­rak an­la­tıl­mak­ta­dır. Da­ha ön­ce de be­lir­til­di­ği gi­bi, cen­net­te­ki ger­çek ha­yat bi­zim için ge­le­cek­tir. An­cak, cen­net­te olan­la­rın ya­şan­tı­la­rı, soh­bet­le­ri, zi­ya­fet­le­ri şu an­da Al­lah'ın hıf­zın­da bu­lun­mak­ta­dır. Biz doğ­ma­dan ön­ce de tüm in­san­lı­ğın dün­ya­da­ki ve ahi­ret­te­ki ge­le­ce­ği Al­lah Ka­tın­da bir an için­de ya­şan­mış­tır ve Al­lah'ın hıf­zın­da mu­ha­fa­za edil­mek­te­dir:

On­la­rın iş­le­miş ol­duk­la­rı her şey ki­tap­lar­da (ya­zı­lı)dır. Kü­çük, bü­yük her şey sa­tır sa­tır (ya­zı­lı)dır. Hiç şüp­he­siz mut­ta­ki­ler, cen­net­ler­de ve ne­hir (çev­re­sin)de­dir­ler. Çok kud­ret­li, mül­kü­nün so­nu ol­ma­yan (Al­lah)ın ya­nın­da doğ­ru­luk ma­ka­mın­da­dır­lar. (Ka­mer Su­re­si, 52-55)

Ku­ran'ın ba­zı ayet­le­rin­de, olay­la­rın bi­zim için ge­le­cek­te ol­du­ğu ama Al­lah'ın Ka­tın­da ya­şan­mış ol­du­ğu ha­ber ve­ri­lir. Ör­ne­ğin, ahi­ret­te in­san­la­rın Al­lah'a he­sap ve­re­cek­le­ri­nin bil­di­ril­di­ği ba­zı ayet­ler, çok­tan olup bit­miş olay­lar ola­rak an­la­tıl­mak­ta­dır:

Sur'a üfü­rül­dü; böy­le­ce Al­lah'ın di­le­dik­le­ri dı­şın­da, gök­ler­de ve yer­de olan­lar çar­pı­lıp-yı­kı­lı­ver­di. Son­ra bir da­ha ona üfü­rül­dü, ar­tık on­lar aya­ğa kalk­mış du­rum­da gö­zet­li­yor­lar. Yer, Rab­bi'nin nu­ruy­la pa­rıl­da­dı; ki­tap kon­du; pey­gam­ber­ler ve şa­hid­ler ge­ti­ril­di ve ara­la­rın­da hak ile hü­küm ve­ril­di... (Zü­mer Su­re­si, 68-69)

İn­kar eden­ler, ce­hen­ne­me bö­lük bö­lük sevk edil­di­ler... (Zü­mer Su­re­si, 71)

... Kor­kup-sa­kı­nan­lar da, cen­ne­te bö­lük bö­lük sevk edil­di­ler... (Zü­mer Su­re­si, 73)

Bu ko­nu­da­ki di­ğer ör­nek­ler ise şöy­le­dir:

(Ar­tık) Her bir ne­fis ya­nın­da bir sü­rü­cü ve bir şa­hid ile gel­miş­tir. (Kaf Su­re­si, 21)

Gök ya­rı­lıp-çat­la­mış­tır; ar­tık o gün, 'sark­mış-za'fa uğ­ra­mış­tır.' (Hak­ka Su­re­si, 16)

Ve sab­ret­me­le­ri do­la­yı­sıy­la cen­net­le ve ipek­le ödül­len­dir­miş­tir. Ora­da taht­lar üze­rin­de yas­la­nıp-da­yan­mış­lar­dır. Ora­da ne (ya­kı­cı) bir gü­neş ve ne de don­du­ru­cu bir so­ğuk gö­rür­ler. (İn­san Su­re­si, 12-13)

Gö­re­bi­len­ler için ce­hen­nem de ser­gi­len­miş­tir. (Naz'iat Su­re­si, 36)

Ar­tık bu­gün, iman eden­ler, ka­fir olan­la­ra gül­mek­te­dir­ler. (Mu­taf­fi­fin Su­re­si, 34)

Suç­lu-gü­nah­kar­lar ate­şi gör­müş­ler­dir, ar­tık içi­ne ken­di­le­ri­nin gi­re­cek­le­ri­ni de an­la­mış­lar­dır; an­cak on­dan bir ka­çış yo­lu bu­la­ma­mış­lar­dır. (Kehf Su­re­si, 53)

Mad­de­nin As­lı ve Ka­der Ger­çe­ği,
İna­nan­lar İçin Bü­yük Bir Ni­met­tir
Al­lah'a ina­nan, O'na iman eden ve her şe­yin ya­ra­tıl­mış ol­du­ğu­nu gö­re­bi­len in­san­lar için mad­de­nin as­lı­nı bil­mek, çok bü­yük bir ni­met­tir. Bu sır­rı kav­ra­yan bir in­san için ölüm, ahi­ret, cen­net, ce­hen­nem gi­bi ko­nu­lar an­la­şıl­mış, "Al­lah ne­re­de?", "cen­net ce­hen­nem ne­re­de?", "cen­net ve ce­hen­nem şu an­da var mı?" ve bun­lar gi­bi so­ru­lar ko­lay­ca ya­nıt­lan­mış olur. Al­lah'ın tüm ev­re­ni na­sıl bir sis­tem­le yok­tan ya­rat­tı­ğı, sü­rek­li ola­rak yok­tan ya­rat­mak­ta ol­du­ğu an­la­şıl­mış­tır. Hat­ta öy­le ki, bu sır sa­ye­sin­de "ne za­man" ve "ne­re­de" gi­bi so­ru­lar an­lam­sız ha­le ge­lir. Çün­kü ger­çek­te, ne za­man ne de me­kan var­dır. Ya­şa­na­cak olay­lar za­ten ya­şan­mış­tır. Bun­lar için ha­yıf­lan­mak, üzül­mek, sı­kın­tı duy­mak man­tık­sız ve an­lam­sız­dır.
Bu sır­la­rın an­la­şıl­ma­sı, in­sa­nın her za­man ya­şa­mak­ta ol­du­ğu dün­ya ha­ya­tı­nı bir an­da bir ne­vi cen­net ha­ya­tı­na dö­nüş­tü­rür. İn­sa­nın dün­ya üze­rin­de­ki en bü­yük sı­kın­tı se­be­bi olan tüm mad­de­sel en­di­şe, ku­run­tu, şüp­he ve kor­ku­lar kay­bo­lur gi­der. Tek mut­lak var­lı­ğın alem­le­rin Rab­bi olan Yü­ce Al­lah ol­du­ğu ve O'nun dı­şın­da "hiç­bir var­lı­ğın ger­çek­te var ol­ma­dı­ğı" an­la­şı­lır. İn­san, tüm ev­re­nin tek bir Ha­kim'i ol­du­ğu­nu, O'nun mad­de­sel dün­ya­yı di­le­di­ği gi­bi de­ğiş­tir­di­ği­ni ve yap­ma­sı ge­re­ken tek şe­yin O'na yö­nel­mek ve O'nu dost edin­mek ol­du­ğu­nu kav­rar. Ar­tık o, "her tür­lü ba­ğım­lı­lık­tan öz­gür­lü­ğe ka­vuş­tu­rul­muş ola­rak" (Al-i İm­ran Su­re­si, 35) Al­lah'a tes­lim ol­muş­tur.
Bu bü­yük sır­rı kav­ra­mak, dün­ya­da, bir in­sa­nın sa­hip ola­bi­le­ce­ği en bü­yük ni­met­ler­den­dir.
Al­lah, in­sa­na en ya­kın­dır. Al­lah, in­sa­nı ya­ra­tan, O'na Ken­di­si'nden bir ruh ve­ren­dir. Ya­ni in­sa­nın "ben" de­di­ği var­lık, Al­lah'ın bir te­cel­li­si­dir. Al­lah, in­sa­nın her yap­tı­ğı­nı, her dü­şün­dü­ğü bi­lir; tüm bun­la­rı Al­lah ya­ra­tır. Al­gı­la­tan, ya­şa­tan, gös­te­ren, his­set­ti­ren, dü­şün­dü­ren, se­vin­di­ren, mut­lu eden Al­lah'tır. İn­sa­nın ya­şa­dı­ğı her an, Al­lah di­le­di­ği için­dir. Kar­şı­laş­tı­ğı her olay, Al­lah'ın be­lir­le­di­ği şe­kil­de­dir. İş­te ger­çek bu­dur. İn­sa­nın, Al­lah'tan baş­ka hiç­bir dos­tu, hiç­bir var­lı­ğı, hiç­bir yar­dım­cı­sı yok­tur. Tek mut­lak var­lık Al­lah'tır. O'nun var­lı­ğı, tüm alem­le­re ha­kim­dir, her ye­ri kap­la­mış­tır. O'ndan baş­ka hiç­bir şey yok­tur. Ken­di­si­ne sı­ğı­nı­la­cak, ken­di­sin­den yar­dım is­te­ne­cek, kar­şı­lık bek­le­ne­cek Tek var­lık Yü­ce, Bü­yük ve Ulu olan Al­lah'tır. Al­lah, Ku­ran'da şöy­le bu­yu­rur:

İş­te Rab­bi­niz olan Al­lah bu­dur. O'ndan baş­ka İlah yok­tur. Her şe­yin ya­ra­tı­cı­sı­dır, öy­ley­se O'na kul­luk edin. O, her şe­yin üs­tün­de bir ve­kil­dir. Göz­ler O'nu id­rak ede­mez; O ise bü­tün göz­le­ri id­rak eder. O, la­tif olan­dır, ha­ber­dar olan­dır. (Enam Su­re­si, 102-103)
SONUÇ


Mater­ya­list­ler eze­li ve ebe­di ol­du­ğu­na inan­mak is­te­dik­le­ri bir ev­re­nin için­de, te­sa­düf­le­rin oluş­tur­du­ğu bir dün­ya­nın var ol­du­ğu­nu ka­bul eder­ler. Oy­sa ak­lı­nı kul­la­nan, me­de­ni­yet­ler ku­ran, ro­bot­lar oluş­tu­ran, in­ter­ne­ti mey­da­na ge­ti­ren, tüm bun­la­rı gö­rüp bun­lar­dan fay­da­la­nan, an­la­yan, dü­şü­nen, bun­lar üze­rin­de yo­rum ya­pan, en­di­şe­le­nen, fe­da­kar­lık ya­pan, man­za­ra­dan haz du­yan, emek har­ca­yan, en doğ­ru­yu bul­ma­ya ça­lı­şan ola­ğa­nüs­tü ni­te­lik­ler­de­ki in­sa­nın te­sa­düf­le­rin ese­ri ol­du­ğu­nu ka­bul et­mek, kuş­ku­suz ki man­tı­ğa ay­kı­rı­dır. Yer­yü­zün­de var olan hiç­bir can­lı te­sa­dü­fen oluş­ma­dı­ğı gi­bi, mil­yar­lar­ca hüc­re­siy­le, her hüc­re­nin için­de­ki sa­yı­sız or­ga­ne­li ile, müt­hiş bey­ni ve ola­ğa­nüs­tü su­re­ti ile in­san da te­sa­düf de­ğil­dir.
Ma­ter­ya­list­le­rin bek­len­ti­le­ri­nin ak­si­ne, yer­yü­zün­de­ki hiç­bir şey te­sa­düf de­ğil­dir.
Eğer in­sa­nın ken­di­sin­de, yap­tık­la­rın­da ve ba­şar­dık­la­rın­da te­sa­düf yok­sa, bun­la­rın tü­mün­de bi­linç var de­mek­tir. Eğer in­san bi­linç ile ha­re­ket edi­yor­sa, bu bi­lin­ci on­da var eden da­ha üs­tün bir bi­linç ol­ma­lı­dır. Bu bi­linç, in­sa­nın yap­tı­ğı, gör­dü­ğü, bil­di­ği her şey­den üs­tün ol­ma­lı­dır.
Bu bi­linç, onu yok­tan var eden, onu Ken­di­si'nden bir ruh ile ya­ra­tan Al­lah'a ait­tir.
İn­san, eğer Al­lah di­ler­se gü­zel­lik­ten zevk alır. Al­lah di­ler­se ke­şif­ler ya­par, tek­no­lo­ji icat eder. Eğer Al­lah is­ter­se bes­te ya­par, ke­man ça­lar, ki­tap ya­zar. İn­san, eğer Al­lah di­ler­se se­vi­nir, üzü­lür, zevk alır, he­ye­can­la­nır, en­di­şe­le­nir, coş­ku du­yar. Bir mü­zik­ten hoş­lan­ma­sı Al­lah'ın di­le­me­siy­le­dir. Bir gü­zel­li­ği tak­dir et­me­si Al­lah'ın di­le­me­siy­le­dir. Gü­zel man­za­ra­dan, gü­zel kı­ya­fet­ten, gü­zel dav­ra­nış­tan, çi­çek­ten, tav­şan­dan, bir tab­lo­dan, pas­ta­dan hoş­lan­ma­sı Al­lah'ın di­le­me­siy­le­dir. Eğer Al­lah di­le­mez­se, bu his­le­rin ve bu ye­te­nek­le­rin hiç­bi­ri­ne sa­hip ola­maz.
Bun­la­rı ya­pan mad­de de­ğil­dir. İn­sa­nın bey­nin­de­ki hüc­re­ler de­ğil­dir. İn­sa­nın ye­di­ği yi­ye­cek­le­rin dö­nüş­tü­ğü pro­te­in­ler de­ğil­dir. Bun­la­rı ya­pan in­sa­nın bey­ni de­ğil­dir. Be­yin sev­gi duy­maz. Be­yin mü­zik­ten zevk al­ma ye­te­ne­ği­ne sa­hip de­ğil­dir. Be­yin, kü­çük bir sin­ca­bın te­laş­lı gö­rün­tü­sü­nü iz­le­ye­rek bu­na şef­kat duy­maz. Be­yin öz­le­mez. Be­yin sa­da­kat duy­maz, ve­fa gös­ter­mez. Be­yin il­ko­ku­la baş­la­dı­ğı gü­nü ha­tır­la­yıp bun­dan do­la­yı he­ye­can duy­maz. Be­yin­de sa­de­ce yağ, su, pro­te­in ve di­ğer kim­ya­sal­lar var­dır. Öz­le­yen, se­ven, se­vi­nen, uta­nan, ha­tır­la­yan be­yin de­ğil­dir. İn­san; ru­huy­la se­ver, se­vi­nir, öz­ler, şef­kat du­yar. İn­san, Al­lah'a ait ru­hun var­lı­ğı ile in­san­dır.
Ki­şi, ru­hun var­lı­ğı­nı ka­bul et­se de et­me­se de, dün­ya­da be­de­ni­ni bı­ra­ka­cak ve bir ruh ola­rak ahi­ret­te Al­lah'ın hu­zu­run­da he­sap ve­re­cek­tir. İman eden­ler, Al­lah'tan bir ruh ol­du­ğu­na ina­nan­lar, in­kar­cı­lar, ma­ter­ya­list­ler, Dar­wi­nist­ler, ya­şa­mı bo­yun­ca ru­hun var­lı­ğı­na kar­şı mü­ca­de­le için­de olan­lar, "bir nö­ron yı­ğı­nın­dan iba­re­tiz" di­yen­ler, "ahi­ret yok­tur" di­yen­ler, "mad­de tek­tir ve mut­lak­tır" di­yen­ler, kı­sa­ca­sı yer­yü­zün­de ya­şa­mış is­tis­na­sız her in­san, her ruh, Al­lah'ın hu­zu­run­da he­sap ve­re­cek­tir. Her bi­ri, ya­pıp et­tik­le­ri­ni ek­sik­siz ola­rak kar­şı­la­rın­da bu­la­cak­lar­dır. Her bi­ri üze­rin­de ada­let­le hü­küm ve­ri­le­cek­tir. Bir ki­şi, eğer bu ger­çe­ğe sa­de­ce %1, hat­ta %0.1 ka­dar­lık bir ih­ti­mal ve­ri­yor­sa, ahi­ret ger­çe­ği ko­nu­sun­da "aca­ba" di­ye bir şüp­he du­yu­yor­sa, onun ar­tık ken­di yan­lış inanç­la­rı­nı bir ke­na­ra bı­rak­ma­sı ve Rab­bi­miz olan Al­lah'a yö­ne­le­rek ken­di ahi­re­ti için elin­den ge­le­ni yap­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Dün­ya­da ol­du­ğu sü­re­ce, düş­tü­ğü ha­ta­dan dai­ma ge­ri dön­me im­ka­nı var­dır. Al­lah ayet­le­rin­de şöy­le bu­yu­rur:

Bi­zim ayet­le­ri­mi­ze iman eden­ler sa­na gel­dik­le­rin­de, on­la­ra de ki: "Se­lam ol­sun si­ze. Rab­bi­niz rah­me­ti Ken­di üze­ri­ne yaz­dı ki, içi­niz­den kim bir ce­ha­let so­nu­cu bir kö­tü­lük iş­ler son­ra tev­be eder ve (ken­di­ni) ıs­lah eder­se şüp­he­siz, O, ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir." (Enam Su­re­si, 54)

Kö­tü­lük iş­le­yip bu­nun ar­dın­dan tev­be eden­ler ve iman eden­ler; hiç şüp­he­siz Rab­bin, bun­dan (tev­be­den) son­ra el­bet­te ba­ğış­la­yan­dır, esir­ge­yen­dir. (Araf Su­re­si, 153)

Dün­ya ha­ya­tı, ge­çi­ci bir ka­lış ye­ri­dir. Dün­ya­ya ait her şey ge­çi­ci­dir. Dün­ya­da in­sa­na ait hiç­bir şey ger­çek de­ğil­dir. Bu dün­ya­yı ger­çek san­mak, in­sa­nın gör­dü­ğü bir rü­ya­yı ger­çek zan­ne­de­rek tüm var­lı­ğı­nı ona ka­na­li­ze et­me­si ve baş­ka her şe­ye göz­le­ri­ni ve ru­hu­nu ka­pa­ma­sı gi­bi bir şey­dir. Ye­ga­ne Var­lık Al­lah'tır. Tek ger­çek Al­lah'tır. Dar­wi­nizm yı­kıl­mış ve ma­ter­ya­lizm öl­müş­tür. Al­lah'ın Yü­ce Var­lı­ğı'nın ka­bu­lü, tüm ba­tıl din­le­rin so­nu­dur. Eli­niz­de­ki ki­ta­bın ama­cı, tüm in­san­la­rı bu ger­çe­ği gör­me­ye da­vet et­mek­tir. Kuş­ku­suz, "... An­cak te­miz akıl sa­hip­le­ri öğüt alıp dü­şü­ne­bi­lir" (Rad Su­re­si, 19).


Evrim Yanılgısı


Dar­wi­nizm, ya­ni ev­rim te­ori­si, ya­ra­tı­lış ger­çe­ği­ni red­det­mek ama­cıy­la or­ta­ya atıl­mış, an­cak ba­şa­rı­lı ola­ma­mış bi­lim dı­şı bir saf­sa­ta­dan baş­ka bir şey de­ğil­dir. Can­lı­lı­ğın, can­sız mad­de­ler­den te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­di­a eden bu teo­ri, ev­ren­de ve can­lı­lar­da çok açık bir "dü­zen" bu­lun­du­ğu­nun bi­lim ta­ra­fın­dan is­pat edil­me­siy­le çü­rü­müş­tür. Böy­le­ce Al­lah'ın tüm ev­re­ni ve can­lı­la­rı ya­rat­mış ol­du­ğu ger­çe­ği, bi­lim ta­ra­fın­dan da ka­nıt­lan­mış­tır. Bu­gün ev­rim te­ori­si­ni ayak­ta tut­mak için dün­ya ça­pın­da yü­rü­tü­len pro­pa­gan­da, sa­de­ce bi­lim­sel ger­çek­le­rin çar­pı­tıl­ma­sı­na, ta­raf­lı yo­rum­lan­ma­sı­na, bi­lim gö­rün­tü­sü al­tın­da söy­le­nen ya­lan­la­ra ve ya­pı­lan sah­te­kar­lık­la­ra da­ya­lı­dır.
An­cak bu pro­pa­gan­da ger­çe­ği giz­le­ye­me­mek­te­dir. Ev­rim te­ori­si­nin bi­lim ta­ri­hin­de­ki en bü­yük ya­nıl­gı ol­du­ğu, son 20-30 yıl­dır bi­lim dün­ya­sın­da gi­de­rek da­ha yük­sek ses­le di­le ge­ti­ril­mek­te­dir. Özel­lik­le 1980'ler­den son­ra ya­pı­lan araş­tır­ma­lar, Dar­wi­nist id­di­ala­rın ta­ma­men yan­lış ol­du­ğu­nu or­ta­ya koy­muş ve bu ger­çek pek çok bi­lim ada­mı ta­ra­fın­dan di­le ge­ti­ril­miş­tir. Özel­lik­le ABD'de, bi­yo­lo­ji, bi­yo­kim­ya, pa­le­on­to­lo­ji gi­bi fark­lı alan­lar­dan ge­len çok sa­yı­da bi­lim ada­mı, Dar­wi­nizm'in ge­çer­siz­li­ği­ni gör­mek­te, can­lı­la­rın kö­ke­ni­ni ar­tık "ya­ra­tı­lış ger­çe­ğiy­le" açık­la­mak­ta­dır­lar.
Ev­rim te­ori­si­nin çö­kü­şü­nü ve ya­ra­tı­lı­şın de­lil­le­ri­ni di­ğer pek çok ça­lış­ma­mız­da bü­tün bi­lim­sel de­tay­la­rıy­la ele al­dık ve al­ma­ya de­vam edi­yo­ruz. An­cak ko­nu­yu, ta­şı­dı­ğı bü­yük önem ne­de­niy­le, bu­ra­da da özet­le­mek­te ya­rar var­dır.

Dar­win'i Yı­kan Zor­luk­lar
Ev­rim te­ori­si, ta­ri­hi es­ki Yu­nan'a ka­dar uza­nan bir öğ­re­ti ol­ma­sı­na kar­şın, kap­sam­lı ola­rak 19. yüz­yıl­da or­ta­ya atıl­dı. Te­ori­yi bi­lim dün­ya­sı­nın gün­de­mi­ne so­kan en önem­li ge­liş­me, Char­les Dar­win'in 1859 yı­lın­da ya­yın­la­nan Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bıy­dı. Dar­win bu ki­tap­ta dün­ya üze­rin­de­ki fark­lı can­lı tür­le­ri­ni Al­lah'ın ay­rı ay­rı ya­rat­tı­ğı ger­çe­ği­ne kar­şı çı­kı­yor­du. Dar­win'e gö­re, tüm tür­ler or­tak bir ata­dan ge­li­yor­lar­dı ve za­man için­de kü­çük de­ği­şim­ler­le fark­lı­laş­mış­lar­dı.
Dar­win'in te­ori­si, hiç­bir so­mut bi­lim­sel bul­gu­ya da­yan­mı­yor­du; ken­di­si­nin de ka­bul et­ti­ği gi­bi sa­de­ce bir "man­tık yü­rüt­me" idi. Hat­ta Dar­win'in ki­ta­bın­da­ki "Te­ori­nin Zor­luk­la­rı" baş­lık­lı uzun bö­lüm­de iti­raf et­ti­ği gi­bi, teo­ri pek çok önem­li so­ru kar­şı­sın­da açık ve­ri­yor­du.
Dar­win, te­ori­si­nin önün­de­ki zor­luk­la­rın ge­li­şen bi­lim ta­ra­fın­dan aşı­la­ca­ğı­nı, ye­ni bi­lim­sel bul­gu­la­rın te­ori­si­ni güç­len­di­re­ce­ği­ni umu­yor­du. Bu­nu ki­ta­bın­da sık sık be­lirt­miş­ti. An­cak ge­li­şen bi­lim, Dar­win'in umut­la­rı­nın tam ak­si­ne, te­ori­nin te­mel id­di­ala­rı­nı bi­rer bi­rer da­ya­nak­sız bı­rak­mış­tır.
Dar­wi­nizm'in bi­lim kar­şı­sın­da­ki ye­nil­gi­si, üç te­mel baş­lık­ta in­ce­le­ne­bi­lir:
1) Teo­ri, ha­ya­tın yer­yü­zün­de ilk kez na­sıl or­ta­ya çık­tı­ğı­nı as­la açık­la­ya­ma­mak­ta­dır.
2) Te­ori­nin öne sür­dü­ğü "ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı"nın, ger­çek­te ev­rim­leş­ti­ri­ci bir et­ki­ye sa­hip ol­du­ğu­nu gös­te­ren hiç­bir bi­lim­sel bul­gu yok­tur.
3) Fo­sil ka­yıt­la­rı, ev­rim te­ori­si­nin ön­gö­rü­le­ri­nin tam ak­si­ne bir tab­lo or­ta­ya koy­mak­ta­dır.
Bu bö­lüm­de, bu üç te­mel baş­lı­ğı ana hat­la­rı ile in­ce­le­ye­ce­ğiz.

Aşı­la­ma­yan İlk Ba­sa­mak: Ha­ya­tın Kö­ke­ni
Ev­rim te­ori­si, tüm can­lı tür­le­ri­nin, bun­dan yak­la­şık 3.8 mil­yar yıl ön­ce il­kel dün­ya­da or­ta­ya çı­kan tek bir can­lı hüc­re­den gel­dik­le­ri­ni id­di­a et­mek­te­dir. Tek bir hüc­re­nin na­sıl olup da mil­yon­lar­ca komp­leks can­lı tü­rü­nü oluş­tur­du­ğu ve eğer ger­çek­ten bu tür bir ev­rim ger­çek­leş­miş­se ne­den bu­nun iz­le­ri­nin fo­sil ka­yıt­la­rın­da bu­lu­na­ma­dı­ğı, te­ori­nin açık­la­ya­ma­dı­ğı so­ru­lar­dan­dır. An­cak tüm bun­lar­dan ön­ce, id­di­a edi­len ev­rim sü­re­ci­nin ilk ba­sa­ma­ğı üze­rin­de dur­mak ge­re­kir. Sö­zü edi­len o "ilk hüc­re" na­sıl or­ta­ya çık­mış­tır?
Ev­rim te­ori­si, ya­ra­tı­lı­şı red­det­ti­ği, hiç­bir do­ğa­üs­tü mü­da­ha­le­yi ka­bul et­me­di­ği için, o "ilk hüc­re"nin, hiç­bir ta­sa­rım, plan ve dü­zen­le­me ol­ma­dan, do­ğa ka­nun­la­rı için­de rast­lan­tı­sal ola­rak mey­da­na gel­di­ği­ni id­di­a eder. Ya­ni te­ori­ye gö­re, can­sız mad­de te­sa­düf­ler so­nu­cun­da or­ta­ya can­lı bir hüc­re çı­kar­mış ol­ma­lı­dır. An­cak bu, bi­li­nen en te­mel bi­yo­lo­ji ka­nun­la­rı­na ay­kı­rı bir id­dia­dır.

"Ha­yat Ha­yat­tan Ge­lir"
Dar­win, ki­ta­bın­da ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­sun­dan hiç söz et­me­miş­ti. Çün­kü onun dö­ne­min­de­ki il­kel bi­lim an­la­yı­şı, can­lı­la­rın çok ba­sit bir ya­pı­ya sa­hip ol­duk­la­rı­nı var­sa­yı­yor­du. Or­ta­çağ'dan be­ri ina­nı­lan "spon­ta­ne je­ne­ras­yon" ad­lı te­ori­ye gö­re, can­sız mad­de­le­rin te­sa­dü­fen bi­ra­ra­ya ge­lip, can­lı bir var­lık oluş­tu­ra­bi­le­cek­le­ri­ne ina­nı­lı­yor­du. Bu dö­nem­de bö­cek­le­rin ye­mek ar­tık­la­rın­dan, fa­re­le­rin de buğ­day­dan oluş­tu­ğu yay­gın bir dü­şün­cey­di. Bu­nu is­pat­la­mak için de il­ginç de­ney­ler ya­pıl­mış­tı. Kir­li bir pa­çav­ra­nın üze­ri­ne bi­raz buğ­day kon­muş ve bi­raz bek­len­di­ğin­de bu ka­rı­şım­dan fa­re­le­rin olu­şa­ca­ğı sa­nıl­mış­tı.
Et­le­rin kurt­lan­ma­sı da ha­ya­tın can­sız mad­de­ler­den tü­re­ye­bil­di­ği­ne bir de­lil sa­yı­lı­yor­du. Oy­sa da­ha son­ra an­la­şı­la­cak­tı ki, et­le­rin üze­rin­de­ki kurt­lar ken­di­lik­le­rin­den oluş­mu­yor­lar, si­nek­le­rin ge­ti­rip bı­rak­tık­la­rı göz­le gö­rül­me­yen lar­va­lar­dan çı­kı­yor­lar­dı.
Dar­win'in Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bı­nı yaz­dı­ğı dö­nem­de ise, bak­te­ri­le­rin can­sız mad­de­den olu­şa­bil­dik­le­ri inan­cı, bi­lim dün­ya­sın­da yay­gın bir ka­bul gö­rü­yor­du.
Oy­sa Dar­win'in ki­ta­bı­nın ya­yın­lan­ma­sın­dan beş yıl son­ra, ün­lü Fran­sız bi­yo­log Lou­is Pas­te­ur, ev­ri­me te­mel oluş­tu­ran bu inan­cı ke­sin ola­rak çü­rüt­tü. Pas­te­ur yap­tı­ğı uzun ça­lış­ma ve de­ney­ler so­nu­cun­da var­dı­ğı so­nu­cu şöy­le özet­le­miş­ti:
Can­sız mad­de­le­rin ha­yat oluş­tu­ra­bi­le­ce­ği id­dia­sı ar­tık ke­sin ola­rak ta­ri­he gö­mül­müş­tür.149
Ev­rim te­ori­si­nin sa­vu­nu­cu­la­rı, Pas­te­ur'ün bul­gu­la­rı­na kar­şı uzun sü­re di­ren­di­ler. An­cak ge­li­şen bi­lim, can­lı hüc­re­si­nin kar­ma­şık ya­pı­sı­nı or­ta­ya çı­kar­dık­ça, ha­ya­tın ken­di­li­ğin­den olu­şa­bi­le­ce­ği id­di­ası­nın ge­çer­siz­li­ği da­ha da açık ha­le gel­di.

20. Yüz­yıl­da­ki So­nuç­suz Ça­ba­lar
20. yüz­yıl­da ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­su­nu ele alan ilk ev­rim­ci, ün­lü Rus bi­yo­log Ale­xan­der Opa­rin ol­du. Opa­rin, 1930'lu yıl­lar­da or­ta­ya at­tı­ğı bir­ta­kım tez­ler­le, can­lı hüc­re­si­nin te­sa­dü­fen mey­da­na ge­le­bi­le­ce­ği­ni is­pat et­me­ye ça­lış­tı. An­cak bu ça­lış­ma­lar ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­la­na­cak ve Opa­rin şu iti­ra­fı yap­mak zo­run­da ka­la­cak­tı:
Ma­ale­sef hüc­re­nin kö­ke­ni, ev­rim te­ori­si­nin tü­mü­nü içi­ne alan en ka­ran­lık nok­ta­yı oluş­tur­mak­ta­dır.150
Opa­rin'in yo­lu­nu iz­le­yen ev­rim­ci­ler, ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­su­nu çö­zü­me ka­vuş­tu­ra­cak de­ney­ler yap­ma­ya ça­lış­tı­lar. Bu de­ney­le­rin en ün­lü­sü, Ame­ri­ka­lı kim­ya­cı Stan­ley Mil­ler ta­ra­fın­dan 1953 yı­lın­da dü­zen­len­di. Mil­ler, il­kel dün­ya at­mos­fe­rin­de ol­du­ğu­nu id­di­a et­ti­ği gaz­la­rı bir de­ney dü­ze­ne­ğin­de bir­leş­ti­re­rek ve bu ka­rı­şı­ma ener­ji ek­le­ye­rek, pro­te­in­le­rin ya­pı­sın­da kul­la­nı­lan bir­kaç or­ga­nik mo­le­kül (ami­noa­sit) sen­tez­le­di.
O yıl­lar­da ev­rim adı­na önem­li bir aşa­ma gi­bi ta­nı­tı­lan bu de­ne­yin ge­çer­li ol­ma­dı­ğı ve de­ney­de kul­la­nı­lan at­mos­fe­rin ger­çek dün­ya ko­şul­la­rın­dan çok fark­lı ol­du­ğu, iler­le­yen yıl­lar­da or­ta­ya çı­ka­cak­tı.151
Uzun sü­ren bir ses­siz­lik­ten son­ra Mil­ler'in ken­di­si de kul­lan­dı­ğı at­mos­fer or­ta­mı­nın ger­çek­çi ol­ma­dı­ğı­nı iti­raf et­ti.152
Ha­ya­tın kö­ke­ni so­ru­nu­nu açık­la­mak için 20. yüz­yıl bo­yun­ca yü­rü­tü­len tüm ev­rim­ci ça­ba­lar hep ba­şa­rı­sız­lık­la so­nuç­lan­dı. San Die­go Scripps Ens­ti­tü­sü'nden ün­lü jeo­kim­ya­cı Jef­frey Ba­da, ev­rim­ci Earth der­gi­sin­de 1998 yı­lın­da ya­yın­la­nan bir ma­ka­le­de bu ger­çe­ği şöy­le ka­bul eder:
Bu­gün, 20. yüz­yı­lı ge­ri­de bı­ra­kır­ken, ha­la, 20. yüz­yı­la gir­di­ği­miz­de sa­hip ol­du­ğu­muz en bü­yük çö­zül­me­miş prob­lem­le kar­şı kar­şı­ya­yız: Ha­yat yer­yü­zün­de na­sıl baş­la­dı?153

Ha­ya­tın Komp­leks Ya­pı­sı
Ev­rim te­ori­si­nin ha­ya­tın kö­ke­ni ko­nu­sun­da bu den­li bü­yük bir aç­ma­za gir­me­si­nin baş­lı­ca ne­de­ni, en ba­sit sa­nı­lan can­lı ya­pı­la­rın bi­le ina­nıl­maz de­re­ce­de kar­ma­şık ya­pı­la­ra sa­hip ol­ma­sı­dır. Can­lı hüc­re­si, in­sa­noğ­lu­nun yap­tı­ğı bü­tün tek­no­lo­jik ürün­ler­den da­ha kar­ma­şık­tır. Öy­le ki bu­gün dün­ya­nın en ge­liş­miş la­bo­ra­tu­var­la­rın­da bi­le can­sız mad­de­ler bi­ra­ra­ya ge­ti­ri­le­rek can­lı bir hüc­re üre­ti­le­me­mek­te­dir.
Bir hüc­re­nin mey­da­na gel­me­si için ge­re­ken şart­lar, as­la rast­lan­tı­lar­la açık­la­na­ma­ya­cak ka­dar faz­la­dır. Hüc­re­nin en te­mel ya­pı ta­şı olan pro­te­in­le­rin rast­lan­tı­sal ola­rak sen­tez­len­me ih­ti­ma­li; 500 ami­no­asit­lik or­ta­la­ma bir pro­te­in için, 10950'de 1'dir. An­cak ma­te­ma­tik­te 1050'de 1'den kü­çük ola­sı­lık­lar pra­tik ola­rak "im­kan­sız" sa­yı­lır. Hüc­re­nin çe­kir­de­ğin­de yer alan ve ge­ne­tik bil­gi­yi sak­la­yan DNA mo­le­kü­lü ise, ina­nıl­maz bir bil­gi ban­ka­sı­dır. İn­san DNA'sı­nın içer­di­ği bil­gi­nin, eğer ka­ğı­da dö­kül­me­ye kal­kıl­sa, 500'er say­fa­dan olu­şan 900 cilt­lik bir kü­tüp­ha­ne oluş­tu­ra­ca­ğı he­sap­lan­mak­ta­dır.
Bu nok­ta­da çok il­ginç bir iki­lem da­ha var­dır: DNA, yal­nız bir­ta­kım özel­leş­miş pro­te­in­le­rin (en­zim­le­rin) yar­dı­mı ile eş­le­ne­bi­lir. Ama bu en­zim­le­rin sen­te­zi de an­cak DNA'da­ki bil­gi­ler doğ­rul­tu­sun­da ger­çek­le­şir. Bir­bi­ri­ne ba­ğım­lı ol­duk­la­rın­dan, eş­le­me­nin mey­da­na ge­le­bil­me­si için iki­si­nin de ay­nı an­da var ol­ma­la­rı ge­re­kir. Bu ise, ha­ya­tın ken­di­li­ğin­den oluş­tu­ğu se­nar­yo­su­nu çık­ma­za sok­mak­ta­dır. San Die­go Ca­li­for­ni­a Üni­ver­si­te­si'nden ün­lü ev­rim­ci Prof. Les­li­e Or­gel, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can der­gi­si­nin Ekim 1994 ta­rih­li sa­yı­sın­da bu ger­çe­ği şöy­le iti­raf eder:
Son de­re­ce komp­leks ya­pı­la­ra sa­hip olan pro­te­in­le­rin ve nük­le­ik asit­le­rin (RNA ve DNA) ay­nı yer­de ve ay­nı za­man­da rast­lan­tı­sal ola­rak oluş­ma­la­rı aşı­rı de­re­ce­de ih­ti­mal dı­şı­dır. Ama bun­la­rın bi­ri­si ol­ma­dan di­ğe­ri­ni el­de et­mek de müm­kün de­ğil­dir. Do­la­yı­sıy­la in­san, ya­şa­mın kim­ya­sal yol­lar­la or­ta­ya çık­ma­sı­nın as­la müm­kün ol­ma­dı­ğı so­nu­cu­na var­mak zo­run­da kal­mak­ta­dır.154
Kuş­ku­suz eğer ha­ya­tın do­ğal et­ken­ler­le or­ta­ya çık­ma­sı im­kan­sız ise, bu du­rum­da ha­ya­tın do­ğa­üs­tü bir bi­çim­de "ya­ra­tıl­dı­ğı­nı" ka­bul et­mek ge­re­kir. Bu ger­çek, en te­mel ama­cı ya­ra­tı­lı­şı red­det­mek olan ev­rim te­ori­si­ni açık­ça ge­çer­siz kıl­mak­ta­dır.

Ev­ri­min Ha­ya­li Me­ka­niz­ma­la­rı
Dar­win'in te­ori­si­ni ge­çer­siz kı­lan ikin­ci bü­yük nok­ta, te­ori­nin "ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı" ola­rak öne sür­dü­ğü iki kav­ra­mın da ger­çek­te hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci gü­ce sa­hip ol­ma­dı­ğı­nın an­la­şıl­mış ol­ma­sı­dır. Dar­win, or­ta­ya at­tı­ğı ev­rim id­di­ası­nı ta­ma­men "do­ğal se­lek­si­yon" me­ka­niz­ma­sı­na bağ­la­mış­tı. Bu me­ka­niz­ma­ya ver­di­ği önem, ki­ta­bı­nın is­min­den de açık­ça an­la­şı­lı­yor­du: Tür­le­rin Kö­ke­ni, Do­ğal Se­lek­si­yon Yo­luy­la...
Do­ğal se­lek­si­yon, do­ğal seç­me de­mek­tir. Do­ğa­da­ki ya­şam mü­ca­de­le­si için­de, do­ğal şart­la­ra uy­gun ve güç­lü can­lı­la­rın ha­yat­ta ka­la­ca­ğı dü­şün­ce­si­ne da­ya­nır. Ör­ne­ğin yır­tı­cı hay­van­lar ta­ra­fın­dan teh­dit edi­len bir ge­yik sü­rü­sün­de, da­ha hız­lı ko­şa­bi­len ge­yik­ler ha­yat­ta ka­la­cak­tır. Böy­le­ce ge­yik sü­rü­sü, hız­lı ve güç­lü bi­rey­ler­den olu­şa­cak­tır. Ama el­bet­te bu me­ka­niz­ma, ge­yik­le­ri ev­rim­leş­tir­mez, on­la­rı baş­ka bir can­lı tü­rü­ne, ör­ne­ğin at­la­ra dö­nüş­tür­mez.
Do­la­yı­sıy­la do­ğal se­lek­si­yon me­ka­niz­ma­sı hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci gü­ce sa­hip de­ğil­dir. Dar­win de bu ger­çe­ğin far­kın­day­dı ve Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bın­da "Fay­da­lı de­ği­şik­lik­ler oluş­ma­dı­ğı sü­re­ce do­ğal se­lek­si­yon hiç­bir şey ya­pa­maz" de­mek zo­run­da kal­mış­tı.155

La­marck'ın Et­ki­si
Pe­ki bu "fay­da­lı de­ği­şik­lik­ler" na­sıl olu­şa­bi­lir­di? Dar­win, ken­di dö­ne­mi­nin il­kel bi­lim an­la­yı­şı için­de, bu so­ru­yu La­marck'a da­ya­na­rak ce­vap­la­ma­ya ça­lış­mış­tı. Dar­win'den ön­ce ya­şa­mış olan Fran­sız bi­yo­log La­marck'a gö­re, can­lı­lar ya­şam­la­rı sı­ra­sın­da ge­çir­dik­le­ri fi­zik­sel de­ği­şik­lik­le­ri son­ra­ki nes­le ak­ta­rı­yor­lar, ne­sil­den ne­si­le bi­ri­ken bu özel­lik­ler so­nu­cun­da ye­ni tür­ler or­ta­ya çı­kı­yor­du. Ör­ne­ğin La­marck'a gö­re zü­ra­fa­lar cey­lan­lar­dan tü­re­miş­ler­di, yük­sek ağaç­la­rın yap­rak­la­rı­nı ye­mek için ça­ba­lar­ken ne­sil­den ne­si­le bo­yun­la­rı uza­mış­tı.
Dar­win de ben­ze­ri ör­nek­ler ver­miş, ör­ne­ğin Tür­le­rin Kö­ke­ni ad­lı ki­ta­bın­da, yi­ye­cek bul­mak için su­ya gi­ren ba­zı ayı­la­rın za­man­la ba­li­na­la­ra dö­nüş­tü­ğü­nü id­di­a et­miş­ti.156
Ama Men­del'in keş­fet­ti­ği ve 20. yüz­yıl­da ge­li­şen ge­ne­tik bi­li­miy­le ke­sin­le­şen ka­lı­tım ka­nun­la­rı, ka­za­nıl­mış özel­lik­le­rin son­ra­ki ne­sil­le­re ak­ta­rıl­ma­sı ef­sa­ne­si­ni ke­sin ola­rak yık­tı. Böy­le­ce do­ğal se­lek­si­yon "tek ba­şı­na" ve do­la­yı­sıy­la tü­müy­le et­ki­siz bir me­ka­niz­ma ola­rak kal­mış olu­yor­du.

Ne­o-Dar­wi­nizm ve Mu­tas­yon­lar
Dar­wi­nist­ler ise bu du­ru­ma bir çö­züm bu­la­bil­mek için 1930'la­rın son­la­rın­da, "Mo­dern Sen­te­tik Teo­ri"yi ya da da­ha yay­gın is­miy­le ne­o-Dar­wi­nizm'i or­ta­ya at­tı­lar. Ne­o-Dar­wi­nizm, do­ğal se­lek­si­yo­nun ya­nı­na "fay­da­lı de­ği­şik­lik se­be­bi" ola­rak mu­tas­yon­la­rı, ya­ni can­lı­la­rın gen­le­rin­de rad­yas­yon gi­bi dış et­ki­ler ya da kop­ya­la­ma ha­ta­la­rı so­nu­cun­da olu­şan bo­zul­ma­la­rı ek­le­di.
Bu­gün de ha­la dün­ya­da ev­rim adı­na ge­çer­li­li­ği­ni ko­ru­yan mo­del ne­o-Dar­wi­nizm'dir. Teo­ri, yer­yü­zün­de bu­lu­nan mil­yon­lar­ca can­lı tü­rü­nün, bu can­lı­la­rın, ku­lak, göz, ak­ci­ğer, ka­nat gi­bi sa­yı­sız komp­leks or­gan­la­rı­nın "mu­tas­yon­la­ra", ya­ni ge­ne­tik bo­zuk­luk­la­ra da­ya­lı bir sü­reç so­nu­cun­da oluş­tu­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir. Ama te­ori­yi ça­re­siz bı­ra­kan açık bir bi­lim­sel ger­çek var­dır: Mu­tas­yon­lar can­lı­la­rı ge­liş­tir­mez­ler, ak­si­ne her za­man için can­lı­la­ra za­rar ve­rir­ler.
Bu­nun ne­de­ni çok ba­sit­tir: DNA çok komp­leks bir dü­ze­ne sa­hip­tir. Bu mo­le­kül üze­rin­de olu­şan her­han­gi ras­ge­le bir et­ki an­cak za­rar ve­rir. Ame­ri­ka­lı ge­ne­tik­çi B. G. Ran­ga­nat­han bu­nu şöy­le açık­lar:
Mu­tas­yon­lar kü­çük, rast­ge­le ve za­rar­lı­dır­lar. Çok en­der ola­rak mey­da­na ge­lir­ler ve en iyi ih­ti­mal­le et­ki­siz­dir­ler. Bu üç özel­lik, mu­tas­yon­la­rın ev­rim­sel bir ge­liş­me mey­da­na ge­ti­re­me­ye­ce­ği­ni gös­te­rir. Za­ten yük­sek de­re­ce­de özel­leş­miş bir or­ga­niz­ma­da mey­da­na ge­le­bi­le­cek rast­lan­tı­sal bir de­ği­şim, ya et­ki­siz ola­cak­tır ya da za­rar­lı. Bir kol saa­tin­de mey­da­na ge­le­cek ras­ge­le bir de­ği­şim kol sa­ati­ni ge­liş­tir­me­ye­cek­tir. Ona bü­yük ih­ti­mal­le za­rar ve­re­cek ve­ya en iyi ih­ti­mal­le et­ki­siz ola­cak­tır. Bir dep­rem bir şeh­ri ge­liş­tir­mez, ona yı­kım ge­ti­rir.157
Ni­te­kim bu­gü­ne ka­dar hiç­bir ya­rar­lı, ya­ni ge­ne­tik bil­gi­yi ge­liş­ti­ren mu­tas­yon ör­ne­ği göz­lem­len­me­di. Tüm mu­tas­yon­la­rın za­rar­lı ol­du­ğu gö­rül­dü. An­la­şıl­dı ki, ev­rim te­ori­si­nin "ev­rim me­ka­niz­ma­sı" ola­rak gös­ter­di­ği mu­tas­yon­lar, ger­çek­te can­lı­la­rı sa­de­ce tah­rip eden, sa­kat bı­ra­kan ge­ne­tik olay­lar­dır. (İn­san­lar­da mu­tas­yo­nun en sık gö­rü­len et­ki­si de kan­ser­dir.) El­bet­te tah­rip edi­ci bir me­ka­niz­ma "ev­rim me­ka­niz­ma­sı" ola­maz. Do­ğal se­lek­si­yon ise, Dar­win'in de ka­bul et­ti­ği gi­bi, "tek ba­şı­na hiç­bir şey ya­pa­maz." Bu ger­çek biz­le­re do­ğa­da hiç­bir "ev­rim me­ka­niz­ma­sı" ol­ma­dı­ğı­nı gös­ter­mek­te­dir. Ev­rim me­ka­niz­ma­sı ol­ma­dı­ğı­na gö­re de, ev­rim de­nen ha­ya­li sü­reç ya­şan­mış ola­maz.

Fo­sil Ka­yıt­la­rı: Ara Form­lar­dan Eser Yok
Ev­rim te­ori­si­nin id­di­a et­ti­ği se­nar­yo­nun ya­şan­ma­mış ol­du­ğu­nun en açık gös­ter­ge­si ise fo­sil ka­yıt­la­rı­dır.
Ev­rim te­ori­si­ne gö­re bü­tün can­lı­lar bir­bir­le­rin­den tü­re­miş­ler­dir. Ön­ce­den var olan bir can­lı tü­rü, za­man­la bir di­ğe­ri­ne dö­nüş­müş ve bü­tün tür­ler bu şe­kil­de or­ta­ya çık­mış­lar­dır. Te­ori­ye gö­re bu dö­nü­şüm yüz mil­yon­lar­ca yıl sü­ren uzun bir za­man di­li­mi­ni kap­sa­mış ve ka­de­me ka­de­me iler­le­miş­tir.
Bu du­rum­da, id­di­a edi­len uzun dö­nü­şüm sü­re­ci için­de sa­yı­sız "ara tür­ler"in oluş­muş ve ya­şa­mış ol­ma­la­rı ge­re­kir.
Ör­ne­ğin geç­miş­te, ba­lık özel­lik­le­ri­ni ta­şı­ma­la­rı­na rağ­men, bir yan­dan da ba­zı sü­rün­gen özel­lik­le­ri ka­zan­mış olan ya­rı ba­lık-ya­rı sü­rün­gen can­lı­lar ya­şa­mış ol­ma­lı­dır. Ya da sü­rün­gen özel­lik­le­ri­ni ta­şır­ken, bir yan­dan da ba­zı kuş özel­lik­le­ri ka­zan­mış sü­rün­gen-kuş­lar or­ta­ya çık­mış ol­ma­lı­dır. Bun­lar, bir ge­çiş sü­re­cin­de ol­duk­la­rı için de, sa­kat, ek­sik, ku­sur­lu can­lı­lar ol­ma­lı­dır. Ev­rim­ci­ler geç­miş­te ya­şa­mış ol­duk­la­rı­na inan­dık­la­rı bu teo­rik ya­ra­tık­la­ra "ara-ge­çiş for­mu" adı­nı ve­rir­ler.
Eğer ger­çek­ten bu tür can­lı­lar geç­miş­te ya­şa­mış­lar­sa bun­la­rın sa­yı­la­rı­nın ve çe­şit­le­ri­nin mil­yon­lar­ca hat­ta mil­yar­lar­ca ol­ma­sı ge­re­kir. Ve bu ucu­be can­lı­la­rın ka­lın­tı­la­rı­na mut­la­ka fo­sil ka­yıt­la­rın­da rast­lan­ma­sı ge­re­kir. Dar­win, Tür­le­rin Kö­ke­ni'nde bu­nu şöy­le açık­la­mış­tır:
Eğer teo­rim doğ­ruy­sa, tür­le­ri bir­bi­ri­ne bağ­la­yan sa­yı­sız ara-ge­çiş çe­şit­le­ri mut­la­ka ya­şa­mış ol­ma­lı­dır... Bun­la­rın ya­şa­mış ol­duk­la­rı­nın ka­nıt­la­rı da sa­de­ce fo­sil ka­lın­tı­la­rı ara­sın­da bu­lu­na­bi­lir.158

Dar­win'in Yı­kı­lan Umut­la­rı
An­cak 19. yüz­yı­lın or­ta­sın­dan bu ya­na dün­ya­nın dört bir ya­nın­da hum­ma­lı fo­sil araş­tır­ma­la­rı ya­pıl­dı­ğı hal­de bu ara ge­çiş form­la­rı­na rast­la­na­ma­mış­tır. Ya­pı­lan ka­zı­lar­da ve araş­tır­ma­lar­da el­de edi­len bü­tün bul­gu­lar, ev­rim­ci­le­rin bek­le­dik­le­ri­nin ak­si­ne, can­lı­la­rın yer­yü­zün­de bir­den­bi­re, ek­sik­siz ve ku­sur­suz bir bi­çim­de or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı gös­ter­miş­tir.
Ün­lü İn­gi­liz pa­le­on­to­log (fo­sil bi­lim­ci) De­rek W. Ager, bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na kar­şın bu ger­çe­ği şöy­le iti­raf eder:
So­ru­nu­muz şu­dur: Fo­sil ka­yıt­la­rı­nı de­tay­lı ola­rak in­ce­le­di­ği­miz­de, tür­ler ya da sı­nıf­lar se­vi­ye­sin­de ol­sun, sü­rek­li ola­rak ay­nı ger­çek­le kar­şı­la­şı­rız; ka­de­me­li ev­rim­le ge­li­şen de­ğil, ani­den yer­yü­zün­de olu­şan grup­lar gö­rü­rüz.159
Ya­ni fo­sil ka­yıt­la­rın­da, tüm can­lı tür­le­ri, ara­la­rın­da hiç­bir ge­çiş for­mu ol­ma­dan ek­sik­siz bi­çim­le­riy­le ani­den or­ta­ya çık­mak­ta­dır­lar. Bu, Dar­win'in ön­gö­rü­le­ri­nin tam ak­si­dir. Da­ha­sı, bu can­lı tür­le­ri­nin ya­ra­tıl­dık­la­rı­nı gös­te­ren çok güç­lü bir de­lil­dir. Çün­kü bir can­lı tü­rü­nün, ken­di­sin­den ev­rim­leş­ti­ği hiç­bir ata­sı ol­ma­dan, bir an­da ve ku­sur­suz ola­rak or­ta­ya çık­ma­sı­nın tek açık­la­ma­sı, o tü­rün ya­ra­tıl­mış ol­ma­sı­dır. Bu ger­çek, ün­lü ev­rim­ci bi­yo­log Do­ug­las Fu­tuy­ma ta­ra­fın­dan da ka­bul edi­lir:
Ya­ra­tı­lış ve ev­rim, ya­şa­yan can­lı­la­rın kö­ke­ni hak­kın­da ya­pı­la­bi­le­cek ye­ga­ne iki açık­la­ma­dır. Can­lı­lar dün­ya üze­rin­de ya ta­ma­men mü­kem­mel ve ek­sik­siz bir bi­çim­de or­ta­ya çık­mış­lar­dır ya da böy­le ol­ma­mış­tır. Eğer böy­le ol­ma­dıy­sa, bir de­ği­şim sü­re­ci sa­ye­sin­de ken­di­le­rin­den ön­ce var olan ba­zı can­lı tür­le­rin­den ev­rim­le­şe­rek mey­da­na gel­miş ol­ma­lı­dır­lar. Ama eğer ek­sik­siz ve mü­kem­mel bir bi­çim­de or­ta­ya çık­mış­lar­sa, o hal­de son­suz güç sa­hi­bi bir akıl ta­ra­fın­dan ya­ra­tıl­mış ol­ma­la­rı ge­re­kir.160
Fo­sil­ler ise, can­lı­la­rın yer­yü­zün­de ek­sik­siz ve mü­kem­mel bir bi­çim­de or­ta­ya çık­tık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Ya­ni "tür­le­rin kö­ke­ni", Dar­win'in san­dı­ğı­nın ak­si­ne, ev­rim de­ğil ya­ra­tı­lış­tır.

İn­sa­nın Ev­ri­mi Ma­sa­lı
Ev­rim te­ori­si­ni sa­vu­nan­la­rın en çok gün­de­me ge­tir­dik­le­ri ko­nu, in­sa­nın kö­ke­ni ko­nu­su­dur. Bu ko­nu­da­ki Dar­wi­nist id­di­a, bu­gün ya­şa­yan mo­dern in­sa­nın may­mun­su bir­ta­kım ya­ra­tık­lar­dan gel­di­ği­ni var­sa­yar. 4-5 mil­yon yıl ön­ce baş­la­dı­ğı var­sa­yı­lan bu sü­reç­te, mo­dern in­san ile ata­la­rı ara­sın­da ba­zı "ara form"la­rın ya­şa­dı­ğı id­di­a edi­lir. Ger­çek­te tü­müy­le ha­ya­li olan bu se­nar­yo­da dört te­mel "ka­te­go­ri" sa­yı­lır:
1- Aus­tra­lo­pit­he­cus
2- Ho­mo ha­bi­lis
3- Ho­mo erec­tus
4- Ho­mo sa­pi­ens
Ev­rim­ci­ler, in­san­la­rın söz­de ilk may­mun­su ata­la­rı­na "gü­ney may­mu­nu" an­la­mı­na ge­len "Aus­tra­lo­pit­he­cus" is­mi­ni ve­rir­ler. Bu can­lı­lar ger­çek­te so­yu tü­ken­miş bir may­mun tü­rün­den baş­ka bir şey de­ğil­dir. Lord Solly Zuc­ker­man ve Prof. Char­les Ox­nard gi­bi İn­gil­te­re ve ABD'den dün­ya­ca ün­lü iki ana­to­mis­tin Aus­tra­lo­pit­he­cus ör­nek­le­ri üze­rin­de yap­tık­la­rı çok ge­niş kap­sam­lı ça­lış­ma­lar, bu can­lı­la­rın sa­de­ce so­yu tü­ken­miş bir may­mun tü­rü­ne ait ol­duk­la­rı­nı ve in­san­lar­la hiç­bir ben­zer­lik ta­şı­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­miş­tir.161
Ev­rim­ci­ler in­san ev­ri­mi­nin bir son­ra­ki saf­ha­sı­nı da, "ho­mo" ya­ni in­san ola­rak sı­nıf­lan­dı­rır­lar. İd­di­a­ya gö­re ho­mo se­ri­sin­de­ki can­lı­lar, Aus­tra­lo­pit­he­cus­lar'dan da­ha ge­liş­miş­ler­dir. Ev­rim­ci­ler, bu fark­lı can­lı­la­ra ait fo­sil­le­ri ar­dı ar­dı­na di­ze­rek ha­ya­li bir ev­rim şe­ma­sı oluş­tu­rur­lar. Bu şe­ma ha­ya­li­dir, çün­kü ger­çek­te bu fark­lı sı­nıf­la­rın ara­sın­da ev­rim­sel bir iliş­ki ol­du­ğu as­la is­pat­la­na­ma­mış­tır. Ev­rim te­ori­si­nin 20. yüz­yıl­da­ki en önem­li sa­vu­nu­cu­la­rın­dan bi­ri olan Ernst Mayr, "Ho­mo sa­pi­ens'e uza­nan zin­cir ger­çek­te ka­yıp­tır" di­ye­rek bu­nu ka­bul eder.162
Ev­rim­ci­ler "Aus­tra­lo­pit­he­cus > Ho­mo ha­bi­lis > Ho­mo erec­tus > Ho­mo sa­pi­ens" sı­ra­la­ma­sı­nı ya­zar­ken, bu tür­le­rin her bi­ri­nin, bir son­ra­ki­nin ata­sı ol­du­ğu iz­le­ni­mi­ni ve­rir­ler. Oy­sa pa­le­oan­tro­po­log­la­rın son bul­gu­la­rı, Aus­tra­lo­pit­he­cus, Ho­mo ha­bi­lis ve Ho­mo erec­tus'un dün­ya'nın fark­lı böl­ge­le­rin­de ay­nı dö­nem­ler­de ya­şa­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir.163
Da­ha­sı Ho­mo erec­tus sı­nıf­la­ma­sı­na ait in­san­la­rın bir bö­lü­mü çok mo­dern za­man­la­ra ka­dar ya­şa­mış­lar, Ho­mo sa­pi­ens ne­an­der­ta­len­sis ve Ho­mo sa­pi­ens sa­pi­ens (mo­dern in­san) ile ay­nı or­tam­da yan ya­na bu­lun­muş­lar­dır.164
Bu ise el­bet­te bu sı­nıf­la­rın bir­bir­le­ri­nin ata­la­rı ol­duk­la­rı id­di­ası­nın ge­çer­siz­li­ği­ni açık­ça or­ta­ya koy­mak­ta­dır. Har­vard Üni­ver­si­te­si pa­le­on­to­log­la­rın­dan Step­hen Jay Go­uld, ken­di­si de bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na kar­şın, Dar­wi­nist te­ori­nin içi­ne gir­di­ği bu çık­ma­zı şöy­le açık­lar:
Eğer bir­bi­ri ile pa­ra­lel bir bi­çim­de ya­şa­yan üç fark­lı ho­mi­nid (in­sa­nım­sı) çiz­gi­si var­sa, o hal­de bi­zim soy ağa­cı­mı­za ne ol­du? Açık­tır ki, bun­la­rın bi­ri di­ğe­rin­den gel­miş ola­maz. Da­ha­sı, bi­ri di­ğe­riy­le kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğın­da ev­rim­sel bir ge­liş­me tren­di gös­ter­me­mek­te­dir­ler.165
Kı­sa­ca­sı, med­ya­da ya da ders ki­tap­la­rın­da yer alan ha­ya­li bir­ta­kım "ya­rı may­mun, ya­rı in­san" can­lı­la­rın çi­zim­le­riy­le, ya­ni sırf pro­pa­gan­da yo­luy­la ayak­ta tu­tul­ma­ya ça­lı­şı­lan in­sa­nın ev­ri­mi se­nar­yo­su, hiç­bir bi­lim­sel te­me­li ol­ma­yan bir ma­sal­dan iba­ret­tir.
Bu ko­nu­yu uzun yıl­lar in­ce­le­yen, özel­lik­le Aus­tra­lo­pit­he­cus fo­sil­le­ri üze­rin­de 15 yıl araş­tır­ma ya­pan İn­gil­te­re'nin en ün­lü ve say­gın bi­lim adam­la­rın­dan Lord Solly Zuc­ker­man, bir ev­rim­ci ol­ma­sı­na rağ­men, or­ta­da may­mun­su can­lı­lar­dan in­sa­na uza­nan ger­çek bir soy ağa­cı ol­ma­dı­ğı so­nu­cu­na var­mış­tır.
Zuc­ker­man bir de il­ginç bir "bi­lim ska­la­sı" yap­mış­tır. Bi­lim­sel ola­rak ka­bul et­ti­ği bil­gi dal­la­rın­dan, bi­lim dı­şı ola­rak ka­bul et­ti­ği bil­gi dal­la­rı­na ka­dar bir yel­pa­ze oluş­tur­muş­tur. Zuc­ker­man'ın bu tab­lo­su­na gö­re en "bi­lim­sel" -ya­ni so­mut ve­ri­le­re da­ya­nan- bil­gi dal­la­rı kim­ya ve fi­zik­tir. Yel­pa­ze­de bun­lar­dan son­ra bi­yo­lo­ji bi­lim­le­ri, son­ra da sos­yal bi­lim­ler ge­lir. Yel­pa­ze­nin en ucun­da, ya­ni en "bi­lim dı­şı" sa­yı­lan kı­sım­da ise, Zuc­ker­man'a gö­re, te­le­pa­ti, al­tın­cı his gi­bi "du­yum öte­si al­gı­la­ma" kav­ram­la­rı ve bir de "in­sa­nın ev­ri­mi" var­dır! Zuc­ker­man, yel­pa­ze­nin bu ucu­nu şöy­le açık­lar:
Ob­jek­tif ger­çek­li­ğin ala­nın­dan çı­kıp da, bi­yo­lo­jik bi­lim ola­rak var­sa­yı­lan bu alan­la­ra -ya­ni du­yum öte­si al­gı­la­ma­ya ve in­sa­nın fo­sil ta­ri­hi­nin yo­rum­lan­ma­sı­na- gir­di­ği­miz­de, ev­rim te­ori­si­ne ina­nan bir kim­se için her şe­yin müm­kün ol­du­ğu­nu gö­rü­rüz. Öy­le ki te­ori­le­ri­ne ke­sin­lik­le ina­nan bu kim­se­le­rin çe­liş­ki­li ba­zı yar­gı­la­rı ay­nı an­da ka­bul et­me­le­ri bi­le müm­kün­dür.166
İş­te in­sa­nın ev­ri­mi ma­sa­lı da, te­ori­le­ri­ne kö­rü kö­rü­ne ina­nan bir­ta­kım in­san­la­rın bul­duk­la­rı ba­zı fo­sil­le­ri ön yar­gı­lı bir bi­çim­de yo­rum­la­ma­la­rın­dan iba­ret­tir.

Dar­win For­mü­lü!
Şim­di­ye ka­dar ele al­dı­ğı­mız tüm tek­nik de­lil­le­rin ya­nın­da, is­ter­se­niz ev­rim­ci­le­rin na­sıl saç­ma bir ina­nı­şa sa­hip ol­duk­la­rı­nı bir de ço­cuk­la­rın bi­le an­la­ya­bi­le­ce­ği ka­dar açık bir ör­nek­le özet­le­ye­lim.
Ev­rim te­ori­si can­lı­lı­ğın te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir. Do­la­yı­sıy­la bu id­dia­ya gö­re can­sız ve şu­ur­suz atom­lar bi­ra­ra­ya ge­le­rek ön­ce hüc­re­yi oluş­tur­muş­lar­dır ve son­ra­sın­da ay­nı atom­lar bir şe­kil­de di­ğer can­lı­la­rı ve in­sa­nı mey­da­na ge­tir­miş­ler­dir. Şim­di dü­şü­ne­lim; can­lı­lı­ğın ya­pı­ta­şı olan kar­bon, fos­for, azot, po­tas­yum gi­bi ele­ment­le­ri bi­ra­ra­ya ge­tir­di­ği­miz­de bir yı­ğın olu­şur. Bu atom yı­ğı­nı, han­gi iş­lem­den ge­çi­ri­lir­se ge­çi­ril­sin, tek bir can­lı oluş­tu­ra­maz. İs­ter­se­niz bu ko­nu­da bir "de­ney" ta­sar­la­ya­lım ve ev­rim­ci­le­rin as­lın­da sa­vun­duk­la­rı, ama yük­sek ses­le di­le ge­ti­re­me­dik­le­ri id­dia­yı on­lar adı­na "Dar­win For­mü­lü" adıy­la in­ce­le­ye­lim:
Ev­rim­ci­ler, çok sa­yı­da bü­yük va­ri­lin içi­ne can­lı­lı­ğın ya­pı­sın­da bu­lu­nan fos­for, azot, kar­bon, ok­si­jen, de­mir, mag­nez­yum gi­bi ele­ment­ler­den bol mik­tar­da koy­sun­lar. Hat­ta nor­mal şart­lar­da bu­lun­ma­yan an­cak bu ka­rı­şı­mın için­de bu­lun­ma­sı­nı ge­rek­li gör­dük­le­ri mal­ze­me­le­ri de bu va­ril­le­re ek­le­sin­ler. Ka­rı­şım­la­rın içi­ne, is­te­dik­le­ri ka­dar ami­no asit, is­te­dik­le­ri ka­dar da (bir te­ki­nin bi­le rast­lan­tı­sal oluş­ma ih­ti­ma­li 10-950 olan) pro­te­in dol­dur­sun­lar. Bu ka­rı­şım­la­ra is­te­dik­le­ri oran­da ısı ve nem ver­sin­ler. Bun­la­rı is­te­dik­le­ri ge­liş­miş ci­haz­lar­la ka­rış­tır­sın­lar. Va­ril­le­rin ba­şı­na da dün­ya­nın ön­de ge­len bi­lim adam­la­rı­nı koy­sun­lar. Bu uz­man­lar ba­ba­dan oğu­la, ku­şak­tan ku­şa­ğa ak­ta­ra­rak nö­bet­le­şe mil­yar­lar­ca, hat­ta tril­yon­lar­ca se­ne sü­rek­li va­ril­le­rin ba­şın­da bek­le­sin­ler. Bir can­lı­nın oluş­ma­sı için han­gi şart­la­rın var ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne ina­nı­lı­yor­sa hep­si­ni kul­lan­mak ser­best ol­sun. An­cak, ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar o va­ril­ler­den ke­sin­lik­le bir can­lı çı­kar­ta­maz­lar. Zü­ra­fa­la­rı, as­lan­la­rı, arı­la­rı, ka­nar­ya­la­rı, bül­bül­le­ri, pa­pa­ğan­la­rı, at­la­rı, yu­nus­la­rı, gül­le­ri, or­ki­de­le­ri, zam­bak­la­rı, ka­ran­fil­le­ri, muz­la­rı, por­ta­kal­la­rı, el­ma­la­rı, hur­ma­la­rı, do­ma­tes­le­ri, ka­vun­la­rı, kar­puz­la­rı, in­cir­le­ri, zey­tin­le­ri, üzüm­le­ri, şef­ta­li­le­ri, ta­vus kuş­la­rı­nı, sü­lün­le­ri, renk renk ke­le­bek­le­ri ve bun­lar gi­bi mil­yon­lar­ca can­lı tü­rün­den hiç­bi­ri­ni oluş­tu­ra­maz­lar. De­ğil bu­ra­da bir­ka­çı­nı say­dı­ğı­mız bu can­lı var­lık­la­rı, bun­la­rın tek bir hüc­re­si­ni bi­le el­de ede­mez­ler.
Kı­sa­ca­sı, bi­linç­siz atom­lar bi­ra­ra­ya ge­le­rek hüc­re­yi oluş­tu­ra­maz­lar. Son­ra ye­ni bir ka­rar ve­re­rek bir hüc­re­yi iki­ye bö­lüp, son­ra art ar­da baş­ka ka­rar­lar alıp, elek­tron mik­ros­ko­bu­nu bu­lan, son­ra ken­di hüc­re ya­pı­sı­nı bu mik­ros­kop al­tın­da iz­le­yen pro­fe­sör­le­ri oluş­tu­ra­maz­lar. Mad­de, an­cak Al­lah'ın üs­tün ya­rat­ma­sıy­la ha­yat bu­lur. Bu­nun ak­si­ni id­di­a eden ev­rim te­ori­si ise, ak­la ta­ma­men ay­kı­rı bir saf­sa­ta­dır. Ev­rim­ci­le­rin or­ta­ya at­tı­ğı id­dia­lar üze­rin­de bi­raz bi­le dü­şün­mek, üst­te­ki ör­nek­te ol­du­ğu gi­bi, bu ger­çe­ği açık­ça gös­te­rir.

Göz ve Ku­lak­ta­ki Tek­no­lo­ji
Ev­rim te­ori­si­nin ke­sin­lik­le açık­la­ma ge­ti­re­me­ye­ce­ği bir di­ğer ko­nu ise göz ve ku­lak­ta­ki üs­tün al­gı­la­ma ka­li­te­si­dir.
Göz­le il­gi­li ko­nu­ya geç­me­den ön­ce "Na­sıl gö­rü­rüz?" so­ru­su­na kı­sa­ca ce­vap ve­re­lim. Bir ci­sim­den ge­len ışın­lar, göz­de re­ti­na­ya ters ola­rak dü­şer. Bu ışın­lar, bu­ra­da­ki hüc­re­ler ta­ra­fın­dan elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­rü­lür ve bey­nin ar­ka kıs­mın­da­ki gör­me mer­ke­zi de­ni­len kü­çü­cük bir nok­ta­ya ula­şır. Bu elek­trik sin­yal­le­ri bir di­zi iş­lem­den son­ra be­yin­de­ki bu mer­kez­de gö­rün­tü ola­rak al­gı­la­nır. Bu bil­gi­den son­ra şim­di dü­şü­ne­lim:
Be­yin ışı­ğa ka­pa­lı­dır. Ya­ni bey­nin içi kap­ka­ran­lık­tır, ışık bey­nin bu­lun­du­ğu ye­re ka­dar gi­re­mez. Gö­rün­tü mer­ke­zi de­ni­len yer kap­ka­ran­lık, ışı­ğın as­la ulaş­ma­dı­ğı, bel­ki de hiç kar­şı­laş­ma­dı­ğı­nız ka­dar ka­ran­lık bir yer­dir. An­cak siz bu zi­fi­ri ka­ran­lık­ta ışık­lı, pı­rıl pı­rıl bir dün­ya­yı sey­ret­mek­te­si­niz.
Üs­te­lik bu o ka­dar net ve ka­li­te­li bir gö­rün­tü­dür ki 21. yüz­yıl tek­no­lo­ji­si bi­le her tür­lü im­ka­na rağ­men bu net­li­ği sağ­la­ya­ma­mış­tır. Ör­ne­ğin şu an­da oku­du­ğu­nuz ki­ta­ba, ki­ta­bı tu­tan el­le­ri­ni­ze ba­kın, son­ra ba­şı­nı­zı kal­dı­rın ve çev­re­ni­ze ba­kın. Şu an­da gör­dü­ğü­nüz net­lik ve ka­li­te­de­ki bu gö­rün­tü­yü baş­ka bir yer­de gör­dü­nüz mü? Bu ka­dar net bir gö­rün­tü­yü si­ze dün­ya­nın bir nu­ma­ra­lı te­le­viz­yon şir­ke­ti­nin üret­ti­ği en ge­liş­miş te­le­viz­yon ek­ra­nı da­hi ve­re­mez. 100 yıl­dır bin­ler­ce mü­hen­dis bu net­li­ğe ulaş­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır. Bu­nun için fab­ri­ka­lar, dev te­sis­ler ku­rul­mak­ta, araş­tır­ma­lar ya­pıl­mak­ta, plan­lar ve ta­sa­rım­lar ge­liş­ti­ril­mek­te­dir. Yi­ne bir TV ek­ra­nı­na ba­kın, bir de şu an­da eli­niz­de tut­tu­ğu­nuz bu ki­ta­ba. Ara­da bü­yük bir net­lik ve ka­li­te far­kı ol­du­ğu­nu gö­re­cek­si­niz. Üs­te­lik, TV ek­ra­nı si­ze iki bo­yut­lu bir gö­rün­tü gös­te­rir, oy­sa siz üç bo­yut­lu, de­rin­lik­li bir pers­pek­ti­fi iz­le­mek­te­si­niz.
Uzun yıl­lar­dır on bin­ler­ce mü­hen­dis üç bo­yut­lu TV yap­ma­ya, gö­zün gör­me ka­li­te­si­ne ulaş­ma­ya ça­lış­mak­ta­dır­lar. Evet, üç bo­yut­lu bir te­le­viz­yon sis­te­mi ya­pa­bil­di­ler ama onu da göz­lük tak­ma­dan üç bo­yut­lu gör­mek müm­kün de­ğil, kal­dı ki bu su­ni bir üç bo­yut­tur. Ar­ka ta­raf da­ha bu­la­nık, ön ta­raf ise ka­ğıt­tan de­kor gi­bi du­rur. Hiç­bir za­man gö­zün gör­dü­ğü ka­dar net ve ka­li­te­li bir gö­rün­tü oluş­maz. Ka­me­ra­da da, te­le­viz­yon­da da mut­la­ka gö­rün­tü kay­bı mey­da­na ge­lir.
İş­te ev­rim­ci­ler, bu ka­li­te­li ve net gö­rün­tü­yü oluş­tu­ran me­ka­niz­ma­nın te­sa­dü­fen oluş­tu­ğu­nu id­di­a et­mek­te­dir­ler. Şim­di bi­ri si­ze, oda­nız­da du­ran te­le­viz­yon te­sa­düf­ler so­nu­cun­da oluş­tu, atom­lar bi­ra­ra­ya gel­di ve bu gö­rün­tü oluş­tu­ran ale­ti mey­da­na ge­tir­di de­se ne dü­şü­nür­sü­nüz? Bin­ler­ce ki­şi­nin bi­ra­ra­ya ge­lip ya­pa­ma­dı­ğı­nı şu­ur­suz atom­lar na­sıl yap­sın?
Gö­zün gör­dü­ğün­den da­ha il­kel olan bir gö­rün­tü­yü oluş­tu­ran alet te­sa­dü­fen olu­şa­mı­yor­sa, gö­zün ve gö­zün gör­dü­ğü gö­rün­tü­nün de te­sa­dü­fen olu­şa­ma­ya­ca­ğı çok açık­tır. Ay­nı du­rum ku­lak için de ge­çer­li­dir. Dış ku­lak, çev­re­de­ki ses­le­ri ku­lak kep­çe­si va­sı­ta­sıy­la top­la­yıp or­ta ku­la­ğa ile­tir; or­ta ku­lak al­dı­ğı ses tit­re­şim­le­ri­ni güç­len­di­re­rek iç ku­la­ğa ak­ta­rır; iç ku­lak da bu tit­re­şim­le­ri elek­trik sin­yal­le­ri­ne dö­nüş­tü­re­rek bey­ne gön­de­rir. Ay­nen gör­me­de ol­du­ğu gi­bi duy­ma iş­le­mi de be­yin­de­ki duy­ma mer­ke­zin­de ger­çek­le­şir.
Göz­de­ki du­rum ku­lak için de ge­çer­li­dir, ya­ni be­yin, ışık gi­bi se­se de ka­pa­lı­dır, ses ge­çir­mez. Do­la­yı­sıy­la dı­şa­rı­sı ne ka­dar gü­rül­tü­lü de ol­sa bey­nin içi ta­ma­men ses­siz­dir. Bu­na rağ­men en net ses­ler be­yin­de al­gı­la­nır. Ses ge­çir­me­yen bey­ni­niz­de bir or­kes­tra­nın sen­fo­ni­le­ri­ni din­ler­si­niz, ka­la­ba­lık bir or­ta­mın tüm gü­rül­tü­sü­nü du­yar­sı­nız. Ama o an­da has­sas bir ci­haz­la bey­ni­ni­zin için­de­ki ses dü­ze­yi öl­çül­se, bu­ra­da kes­kin bir ses­siz­li­ğin ha­kim ol­du­ğu gö­rü­le­cek­tir. Net bir gö­rün­tü el­de ede­bil­mek ümi­diy­le tek­no­lo­ji na­sıl kul­la­nı­lı­yor­sa, ses için de ay­nı ça­ba­lar on­lar­ca yıl­dır sür­dü­rül­mek­te­dir. Ses ka­yıt ci­haz­la­rı, mü­zik set­le­ri, bir­çok elek­tro­nik alet, se­si al­gı­la­yan mü­zik sis­tem­le­ri bu ça­lış­ma­lar­dan ba­zı­la­rı­dır. An­cak, tüm tek­no­lo­ji­ye, bu tek­no­lo­ji­de ça­lı­şan bin­ler­ce mü­hen­di­se ve uz­ma­na rağ­men ku­la­ğın oluş­tur­du­ğu net­lik ve ka­li­te­de bir se­se ula­şı­la­ma­mış­tır.
En bü­yük mü­zik sis­te­mi şir­ke­ti­nin üret­ti­ği en ka­li­te­li mü­zik se­ti­ni dü­şü­nün. Se­si kay­det­ti­ğin­de mut­la­ka se­sin bir kıs­mı kay­bo­lur ve­ya az da ol­sa mut­la­ka pa­ra­zit olu­şur ve­ya mü­zik se­ti­ni aç­tı­ğı­nız­da da­ha mü­zik baş­la­ma­dan bir cı­zır­tı mut­la­ka du­yar­sı­nız. An­cak in­san vü­cu­dun­da­ki tek­no­lo­ji­nin ürü­nü olan ses­ler son de­re­ce net ve ku­sur­suz­dur. Bir in­san ku­la­ğı, hiç­bir za­man mü­zik se­tin­de ol­du­ğu gi­bi cı­zır­tı­lı ve­ya pa­ra­zit­li al­gı­la­maz; ses ne ise tam ve net bir bi­çim­de onu al­gı­lar. Bu du­rum, in­san ya­ra­tıl­dı­ğı gün­den bu ya­na böy­le­dir. Şim­di­ye ka­dar in­sa­noğ­lu­nun yap­tı­ğı hiç­bir gö­rün­tü ve ses ci­ha­zı, göz ve ku­lak ka­dar has­sas ve ba­şa­rı­lı bi­rer al­gı­la­yı­cı ola­ma­mış­tır. An­cak gör­me ve işit­me ola­yın­da, tüm bun­la­rın öte­sin­de, çok bü­yük bir ger­çek da­ha var­dır.

Bey­nin İçin­de Gö­ren ve Du­yan Şu­ur Ki­me Ait­tir?
Bey­nin için­de, ışıl ışıl renk­li bir dün­ya­yı sey­re­den, sen­fo­ni­le­ri, kuş­la­rın cı­vıl­tı­la­rı­nı din­le­yen, gü­lü kok­la­yan kim­dir?
İn­sa­nın göz­le­rin­den, ku­lak­la­rın­dan, bur­nun­dan ge­len uya­rı­lar, elek­trik sin­ya­li ola­rak bey­ne gi­der. Bi­yo­lo­ji, fiz­yo­lo­ji ve­ya bi­yo­kim­ya ki­tap­la­rın­da bu gö­rün­tü­nün be­yin­de na­sıl oluş­tu­ğu­na da­ir bir­çok de­tay okur­su­nuz. An­cak, bu ko­nu hak­kın­da­ki en önem­li ger­çe­ğe hiç­bir yer­de rast­la­ya­maz­sı­nız: Be­yin­de, bu elek­trik sin­yal­le­ri­ni gö­rün­tü, ses, ko­ku ve his ola­rak al­gı­la­yan kim­dir? Bey­nin için­de gö­ze, ku­la­ğa, bur­na ih­ti­yaç duy­ma­dan tüm bun­la­rı al­gı­la­yan bir şu­ur bu­lun­mak­ta­dır. Bu şu­ur ki­me ait­tir?
El­bet­te bu şu­ur bey­ni oluş­tu­ran si­nir­ler, yağ ta­ba­ka­sı ve si­nir hüc­re­le­ri­ne ait de­ğil­dir. İş­te bu yüz­den, her şe­yin mad­de­den iba­ret ol­du­ğu­nu zan­ne­den Dar­wi­nist-ma­ter­ya­list­ler bu so­ru­la­ra hiç­bir ce­vap ve­re­me­mek­te­dir­ler. Çün­kü bu şu­ur, Al­lah'ın ya­rat­mış ol­du­ğu ruh­tur. Ruh, gö­rün­tü­yü sey­ret­mek için gö­ze, se­si duy­mak için ku­la­ğa ih­ti­yaç duy­maz. Bun­la­rın da öte­sin­de dü­şün­mek için bey­ne ih­ti­yaç duy­maz.
Bu açık ve il­mi ger­çe­ği oku­yan her in­sa­nın, bey­nin için­de­ki bir­kaç san­ti­met­re­küp­lük, kap­ka­ran­lık me­ka­na tüm ka­ina­tı üç bo­yut­lu, renk­li, göl­ge­li ve ışık­lı ola­rak sığ­dı­ran Yü­ce Al­lah'ı dü­şü­nüp, O'ndan kor­kup, O'na sı­ğın­ma­sı ge­re­kir.

Ma­ter­ya­list Bir İnanç
Bu­ra­ya ka­dar in­ce­le­dik­le­ri­miz, ev­rim te­ori­si­nin bi­lim­sel bul­gu­lar­la açık­ça çe­li­şen bir id­di­a ol­du­ğu­nu gös­ter­mek­te­dir. Te­ori­nin ha­ya­tın kö­ke­ni hak­kın­da­ki id­dia­sı bi­li­me ay­kı­rı­dır, öne sür­dü­ğü ev­rim me­ka­niz­ma­la­rı­nın hiç­bir ev­rim­leş­ti­ri­ci et­ki­si yok­tur ve fo­sil­ler te­ori­nin ge­rek­tir­di­ği ara form­la­rın ya­şa­ma­dık­la­rı­nı gös­ter­mek­te­dir. Bu du­rum­da, el­bet­te, ev­rim te­ori­si­nin bi­li­me ay­kı­rı bir dü­şün­ce ola­rak bir ke­na­ra atıl­ma­sı ge­re­kir. Ni­te­kim ta­rih bo­yun­ca dün­ya mer­kez­li ev­ren mo­de­li gi­bi pek çok dü­şün­ce, bi­li­min gün­de­min­den çı­ka­rıl­mış­tır. Ama ev­rim te­ori­si ıs­rar­la bi­li­min gün­de­min­de tu­tul­mak­ta­dır. Hat­ta ba­zı in­san­lar te­ori­nin eleş­ti­ril­me­si­ni "bi­li­me sal­dı­rı" ola­rak gös­ter­me­ye bi­le ça­lış­mak­ta­dır­lar. Pe­ki ne­den?..
Bu du­ru­mun ne­de­ni, ev­rim te­ori­si­nin ba­zı çev­re­ler için, ken­di­sin­den as­la vaz­ge­çi­le­me­ye­cek dog­ma­tik bir ina­nış olu­şu­dur. Bu çev­re­ler, ma­ter­ya­list fel­se­fe­ye kö­rü kö­rü­ne bağ­lı­dır­lar ve Dar­wi­nizm'i de do­ğa­ya ge­ti­ri­le­bi­le­cek ye­ga­ne ma­ter­ya­list açık­la­ma ol­du­ğu için be­nim­se­mek­te­dir­ler. Ba­zen bu­nu açık­ça iti­raf da eder­ler. Har­vard Üni­ver­si­te­si'nden ün­lü bir ge­ne­tik­çi ve ay­nı za­man­da ön­de ge­len bir ev­rim­ci olan Ric­hard Le­won­tin, "ön­ce ma­ter­ya­list, son­ra bi­lim ada­mı" ol­du­ğu­nu şöy­le iti­raf et­mek­te­dir:
Bi­zim ma­ter­ya­liz­me bir inan­cı­mız var, 'a prio­ri' (ön­ce­den ka­bul edil­miş, doğ­ru var­sa­yıl­mış) bir inanç bu. Bi­zi dün­ya­ya ma­ter­ya­list bir açık­la­ma ge­tir­me­ye zor­la­yan şey, bi­li­min yön­tem­le­ri ve ku­ral­la­rı de­ğil. Ak­si­ne, ma­ter­ya­liz­me olan 'a prio­ri' bağ­lı­lı­ğı­mız ne­de­niy­le, dün­ya­ya ma­ter­ya­list bir açık­la­ma ge­ti­ren araş­tır­ma yön­tem­le­ri­ni ve kav­ram­la­rı kur­gu­lu­yo­ruz. Ma­ter­ya­lizm mut­lak doğ­ru ol­du­ğu­na gö­re de, İla­hi bir açık­la­ma­nın sah­ne­ye gir­me­si­ne izin ve­re­me­yiz.167
Bu söz­ler, Dar­wi­nizm'in, ma­ter­ya­list fel­se­fe­ye bağ­lı­lık uğ­ru­na ya­şa­tı­lan bir dog­ma ol­du­ğu­nun açık ifa­de­le­ri­dir. Bu dog­ma, mad­de­den baş­ka hiç­bir var­lık ol­ma­dı­ğı­nı var­sa­yar. Bu ne­den­le de can­sız, bi­linç­siz mad­de­nin, ha­ya­tı ya­rat­tı­ğı­na ina­nır. Mil­yon­lar­ca fark­lı can­lı tü­rü­nün; ör­ne­ğin kuş­la­rın, ba­lık­la­rın, zü­ra­fa­la­rın, kap­lan­la­rın, bö­cek­le­rin, ağaç­la­rın, çi­çek­le­rin, ba­li­na­la­rın ve in­san­la­rın mad­de­nin ken­di için­de­ki et­ki­le­şim­ler­le, ya­ni ya­ğan yağ­mur­la, ça­kan şim­şek­le, can­sız mad­de­nin için­den oluş­tu­ğu­nu ka­bul eder. Ger­çek­te ise bu, hem ak­la hem bi­li­me ay­kı­rı bir ka­bul­dür. Ama Dar­wi­nist­ler ken­di de­yim­le­riy­le "İla­hi bir açık­la­ma­nın sah­ne­ye gir­me­me­si" için, bu ka­bu­lü sa­vun­ma­ya de­vam et­mek­te­dir­ler.
Can­lı­la­rın kö­ke­ni­ne ma­ter­ya­list bir ön yar­gı ile bak­ma­yan in­san­lar ise, şu açık ger­çe­ği gö­re­cek­ler­dir: Tüm can­lı­lar, üs­tün bir güç, bil­gi ve ak­la sa­hip olan bir Ya­ra­tı­cı­nın ese­ri­dir­ler. Ya­ra­tı­cı, tüm ev­re­ni yok­tan var eden, en ku­sur­suz bi­çim­de dü­zen­le­yen ve tüm can­lı­la­rı ya­ra­tıp şe­kil­len­di­ren Al­lah'tır.

Ev­rim Te­ori­si Dün­ya Ta­ri­hi­nin En Et­ki­li Bü­yü­sü­dür
Bu­ra­da şu­nu da be­lirt­mek ge­re­kir ki, ön yar­gı­sız, hiç­bir ide­olo­ji­nin et­ki­si al­tın­da kal­ma­dan, sa­de­ce ak­lı­nı ve man­tı­ğı­nı kul­la­nan her in­san, bi­lim ve me­de­ni­yet­ten uzak top­lum­la­rın hu­ra­fe­le­ri­ni an­dı­ran ev­rim te­ori­si­nin ina­nıl­ma­sı im­kan­sız bir id­di­a ol­du­ğu­nu ko­lay­lık­la an­la­ya­cak­tır.
Yu­ka­rı­da da be­lir­til­di­ği gi­bi, ev­rim te­ori­si­ne ina­nan­lar, bü­yük bir va­ri­lin içi­ne bir­çok ato­mu, mo­le­kü­lü, can­sız mad­de­yi dol­du­ran ve bun­la­rın ka­rı­şı­mın­dan za­man için­de dü­şü­nen, ak­le­den, bu­luş­lar ya­pan pro­fe­sör­le­rin, üni­ver­si­te öğ­ren­ci­le­ri­nin, Eins­te­in, Hubb­le gi­bi bi­lim adam­la­rı­nın, Frank Si­nat­ra, Charl­ton Hes­ton gi­bi sa­nat­çı­la­rın, bu­nun ya­nı sı­ra cey­lan­la­rın, li­mon ağaç­la­rı­nın, ka­ran­fil­le­rin çı­ka­ca­ğı­na inan­mak­ta­dır­lar. Üs­te­lik, bu saç­ma id­dia­ya ina­nan­lar bi­lim adam­la­rı, pro­fe­sör­ler, kül­tür­lü, eği­tim­li in­san­lar­dır. Bu ne­den­le ev­rim te­ori­si için "dün­ya ta­ri­hi­nin en bü­yük ve en et­ki­li bü­yü­sü" ifa­de­si­ni kul­lan­mak ye­rin­de ola­cak­tır. Çün­kü, dün­ya ta­ri­hin­de in­san­la­rın bu de­re­ce ak­lı­nı ba­şın­dan alan, akıl ve man­tık­la dü­şün­me­le­ri­ne im­kan ta­nı­ma­yan, göz­le­ri­nin önü­ne san­ki bir per­de çe­kip çok açık olan ger­çek­le­ri gör­me­le­ri­ne en­gel olan bir baş­ka inanç ve­ya id­di­a da­ha yok­tur. Bu, es­ki Mı­sır­lı­la­rın Gü­neş Tan­rı­sı Ra'ya, Af­ri­ka­lı ba­zı ka­bi­le­le­rin to­tem­le­re, Se­be hal­kı­nın Gü­neş'e tap­ma­sın­dan, Hz. İb­ra­him'in kav­mi­nin el­le­ri ile yap­tık­la­rı put­la­ra, Hz. Mu­sa'nın kav­mi­nin al­tın­dan yap­tık­la­rı bu­za­ğı­ya tap­ma­la­rın­dan çok da­ha va­him ve akıl al­maz bir kör­lük­tür. Ger­çek­te bu du­rum, Al­lah'ın Ku­ran'da işa­ret et­ti­ği bir akıl­sız­lık­tır. Al­lah, ba­zı in­san­la­rın an­la­yış­la­rı­nın ka­pa­na­ca­ğı­nı ve ger­çek­le­ri gör­mek­ten aciz du­ru­ma dü­şe­cek­le­ri­ni bir­çok aye­tin­de bil­dir­mek­te­dir. Bu ayet­ler­den ba­zı­la­rı şöy­le­dir:

Şüp­he­siz, in­kar eden­le­ri uyar­san da, uyar­ma­san da, on­lar için fark et­mez; inan­maz­lar. Al­lah, on­la­rın kalp­le­ri­ni ve ku­lak­la­rı­nı mü­hür­le­miş­tir; göz­le­ri­nin üze­rin­de per­de­ler var­dır. Ve bü­yük azab on­la­ra­dır. (Ba­ka­ra Su­re­si, 6-7)

…Kalp­le­ri var­dır bu­nun­la kav­ra­yıp-an­la­maz­lar, göz­le­ri var­dır bu­nun­la gör­mez­ler, ku­lak­la­rı var­dır bu­nun­la işit­mez­ler. Bun­lar hay­van­lar gi­bi­dir, hat­ta da­ha aşa­ğı­lık­tır­lar. İş­te bun­lar ga­fil olan­lar­dır. (Araf Su­re­si, 179)

Al­lah, Hicr Su­re­si'nde ise, bu in­san­la­rın mu­ci­ze­ler gör­se­ler bi­le inan­ma­ya­cak ka­dar bü­yü­len­dik­le­ri­ni şöy­le bil­dir­mek­te­dir:

On­la­rın üzer­le­ri­ne gök­yü­zün­den bir ka­pı aç­sak, or­dan yu­ka­rı yük­sel­se­ler de, mut­la­ka: "Göz­le­ri­miz dön­dü­rül­dü, bel­ki biz bü­yü­len­miş bir top­lu­lu­ğuz" di­ye­cek­ler­dir. (Hicr Su­re­si, 14-15)

Bu ka­dar ge­niş bir kit­le­nin üze­rin­de bu bü­yü­nün et­ki­li ol­ma­sı, in­san­la­rın ger­çek­ler­den bu ka­dar uzak tu­tul­ma­la­rı ve 150 yıl­dır bu bü­yü­nün bo­zul­ma­ma­sı ise, ke­li­me­ler­le an­la­tı­la­ma­ya­cak ka­dar hay­ret ve­ri­ci bir du­rum­dur. Çün­kü, bir ve­ya bir­kaç in­sa­nın im­kan­sız se­nar­yo­la­ra, saç­ma­lık ve man­tık­sız­lık­lar­la do­lu id­di­ala­ra inan­ma­la­rı an­la­şı­la­bi­lir. An­cak dün­ya­nın dört bir ya­nın­da­ki in­san­la­rın, şu­ur­suz ve can­sız atom­la­rın ani bir ka­rar­la bi­ra­ra­ya ge­lip; ola­ğa­nüs­tü bir or­ga­ni­zas­yon, di­sip­lin, akıl ve şu­ur gös­te­rip ku­sur­suz bir sis­tem­le iş­le­yen ev­re­ni, can­lı­lık için uy­gun olan her tür­lü özel­li­ğe sa­hip olan Dün­ya ge­ze­ge­ni­ni ve sa­yı­sız komp­leks sis­tem­le do­na­tıl­mış can­lı­la­rı mey­da­na ge­tir­di­ği­ne inan­ma­sı­nın, "bü­yü"den baş­ka bir açık­la­ma­sı yok­tur.
Ni­te­kim, Al­lah Ku­ran'da, in­kar­cı fel­se­fe­nin sa­vu­nu­cu­su olan ba­zı kim­se­le­rin, yap­tık­la­rı bü­yü­ler­le in­san­la­rı et­ki­le­dik­le­ri­ni Hz. Mu­sa ve Fi­ra­vun ara­sın­da ge­çen bir olay­la biz­le­re bil­dir­mek­te­dir. Hz. Mu­sa, Fi­ra­vun'a hak di­ni an­lat­tı­ğın­da, Fi­ra­vun Hz. Mu­sa'ya, ken­di "bil­gin bü­yü­cü­le­ri" ile in­san­la­rın top­lan­dı­ğı bir yer­de kar­şı­laş­ma­sı­nı söy­ler. Hz. Mu­sa, bü­yü­cü­ler­le kar­şı­laş­tı­ğın­da, bü­yü­cü­le­re ön­ce on­la­rın ma­ri­fet­le­ri­ni ser­gi­le­me­le­ri­ni em­re­der. Bu ola­yın an­la­tıl­dı­ğı ayet şöy­le­dir:

(Mu­sa:) "Siz atın" de­di. (Asa­la­rı­nı) atı­ve­rin­ce, in­san­la­rın göz­le­ri­ni bü­yü­le­yi­ver­di­ler, on­la­rı deh­şe­te dü­şür­dü­ler ve (or­ta­ya) bü­yük bir si­hir ge­tir­miş ol­du­lar. (Araf Su­re­si, 116)

Gö­rül­dü­ğü gi­bi Fi­ra­vun'un bü­yü­cü­le­ri yap­tık­la­rı "al­dat­ma­ca­lar"la -Hz. Mu­sa ve ona ina­nan­lar dı­şın­da- in­san­la­rın hep­si­ni bü­yü­le­ye­bil­miş­ler­dir. An­cak, on­la­rın at­tık­la­rı­na kar­şı­lık Hz. Mu­sa'nın or­ta­ya koy­du­ğu de­lil, on­la­rın bu bü­yü­sü­nü, ayet­te­ki ifa­dey­le "uy­dur­duk­la­rı­nı yut­muş" ya­ni et­ki­siz kıl­mış­tır:

Biz de Mu­sa'ya: "Asa­nı fır­la­tı­ver" di­ye vah­yet­tik. (O da fır­la­tı­ve­rin­ce) bir de bak­tı­lar ki, o bü­tün uy­dur­duk­la­rı­nı der­le­yip-to­par­la­yıp yu­tu­yor. Böy­le­ce hak ye­ri­ni bul­du, on­la­rın bü­tün yap­mak­ta ol­duk­la­rı ge­çer­siz kal­dı. Ora­da ye­nil­miş ol­du­lar ve kü­çük düş­müş­ler ola­rak ters­yüz çev­ril­di­ler. (Araf Su­re­si, 117-119)

Ayet­ler­de de bil­di­ril­di­ği gi­bi, da­ha ön­ce in­san­la­rı bü­yü­le­ye­rek et­ki­le­yen bu ki­şi­le­rin yap­tık­la­rı­nın bir sah­te­kar­lık ol­du­ğu­nun an­la­şıl­ma­sı ile, söz ko­nu­su in­san­lar kü­çük düş­müş­ler­dir. Gü­nü­müz­de de bir bü­yü­nün et­ki­siy­le, bi­lim­sel­lik kı­lı­fı al­tın­da son de­re­ce saç­ma id­di­ala­ra ina­nan ve bun­la­rı sa­vun­ma­ya ha­yat­la­rı­nı ada­yan­lar, eğer bu id­di­alar­dan vaz­geç­mez­ler­se ger­çek­ler tam an­la­mıy­la açı­ğa çık­tı­ğın­da ve "bü­yü bo­zul­du­ğun­da" kü­çük du­ru­ma dü­şe­cek­ler­dir. Ni­te­kim, yak­la­şık 60 ya­şı­na ka­dar ev­ri­mi sa­vu­nan ve ate­ist bir fel­se­fe­ci olan, an­cak da­ha son­ra ger­çek­le­ri gö­ren Mal­colm Mug­ge­rid­ge ev­rim te­ori­si­nin ya­kın ge­le­cek­te dü­şe­ce­ği du­ru­mu şöy­le açık­la­mak­ta­dır:
Ben ken­dim, ev­rim te­ori­si­nin, özel­lik­le uy­gu­lan­dı­ğı alan­lar­da, ge­le­ce­ğin ta­rih ki­tap­la­rın­da­ki en bü­yük es­pri mal­ze­me­le­rin­den bi­ri ola­ca­ğı­na ik­na ol­dum. Ge­le­cek ku­şak, bu ka­dar çü­rük ve be­lir­siz bir hi­po­te­zin ina­nıl­maz bir saf­lık­la ka­bul edil­me­si­ni hay­ret­le kar­şı­la­ya­cak­tır.168
Bu ge­le­cek, uzak­ta de­ğil­dir ak­si­ne çok ya­kın bir ge­le­cek­te in­san­lar "te­sa­düf­ler"in ilah ola­ma­ya­cak­la­rı­nı an­la­ya­cak­lar ve ev­rim te­ori­si dün­ya ta­ri­hi­nin en bü­yük al­dat­ma­ca­sı ve en şid­det­li bü­yü­sü ola­rak ta­nım­la­na­cak­tır. Bu şid­det­li bü­yü, bü­yük bir hız­la dün­ya­nın dört bir ya­nın­da in­san­la­rın üze­rin­den kalk­ma­ya baş­la­mış­tır. Ev­rim al­dat­ma­ca­sı­nın sır­rı­nı öğ­re­nen bir­çok in­san, bu al­dat­ma­ca­ya na­sıl kan­dı­ğı­nı hay­ret ve şaş­kın­lık­la dü­şün­mek­te­dir.
Dip­not:


1- Stan­ley So­bott­ka, A Co­ur­se in Cons­ci­ous­ness, http://fa­culty.vir­gi­ni­a.edu/cons­ci­ous­ness/
2- Step­hen M. Barr, Re­tel­ling the Story of Sci­en­ce, Mart 2003 http://www.first­things.com/ftis­su­es/ft0303/ar­tic­les/barr.html
3- Amit Gos­wa­mi, The Self-Awa­re Uni­ver­se "How Cons­ci­ous­ness Crea­tes the Ma­te­ri­al World", Tarc­her / Pen­gu­in Bo­oks, 1995, s. 12
4- Taş­kın Tu­na, Ol De­di Ol­du "Big Bang'in Ne­fes Ke­sen Öy­kü­sü", Ekim 2005, Şu­le Ya­yın­la­rı, s. 59
5- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
6- Fred Alan Wolf, The Spi­ri­tu­al Uni­ver­se "One Physi­cist's Vi­si­on of Spi­rit, So­ul, Mat­ter and Self", Mo­ment Po­int Press, 1999, s. 99
7- Can Sci­en­ce Se­ek to So­ul, http://www.clo­ser­tot­ruth.com/to­pics/mind­bra­in/113/113trans­cript.html
8- Ge­or­ge Gil­der http://www.tae­mag.com/is­su­es/ar­tic­le­id.17078/ar­tic­le_de­ta­il.asp
9- Amit Gos­wa­mi, The Self-Awa­re Uni­ver­se "How Cons­ci­ous­ness Crea­tes the Ma­te­ri­al World", Tarc­her / Pen­gu­in Bo­oks, 1995, s. 31
10- Da­vid Pratt http://www.theo­sophy-nw.org/the­osnw/sci­en­ce/prat-mat.htm
11- Ric­hard Feyn­man, The Cha­rac­ter of Physi­cal Law, Türk­çe baskı: Fi­zik Ya­sa­ları Üze­ri­ne, TÜ­Bİ­TAK Yayınları, s. 149-151 - http://www.za­man­da­yol­cu­luk.com/ce­tin­bal/ko­pen­hag.htm
12- Tho­mas J. McFar­la­ne, "The Il­lu­si­on of Ma­te­ria­lism" http://www.in­teg­rals­ci­en­ce.org/ma­te­ria­lism/ma­te­ria­lism.html
13- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
14- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 272-273
15- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 274
16- Ro­ger Pen­ro­se, The Ro­ad to Rea­lity, Al­fred A. Knopf, 2006 s. 1031
17- Amit Gos­wa­mi, The Self-Awa­re Uni­ver­se "How Cons­ci­ous­ness Crea­tes the Ma­te­ri­al World", Tarc­her / Pen­gu­in Bo­oks, 1995, s. 59-60
18- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 264
19- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 274
20- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
21- Nick Her­bert, Te­mel Bi­linç, Ay­na Ya­yı­ne­vi, 1999, s. 146
22- Nick Her­bert, Te­mel Bi­linç, Ay­na Ya­yı­ne­vi, 1999, s. 143
23- http://www.in­teg­rals­ci­en­ce.org/ma­te­ria­lism/ma­te­ria­lism.html
24- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", 2001, Mo­ment Po­int Press, s. 105
25- http://www.in­teg­rals­ci­en­ce.org/ma­te­ria­lism/ma­te­ria­lism.html
26- http://www.in­teg­rals­ci­en­ce.org/ma­te­ria­lism/ma­te­ria­lism.html
27- http://www.in­teg­rals­ci­en­ce.org/ma­te­ria­lism/ma­te­ria­lism.html
28- Pa­ul Da­vi­es and John Grib­bin, The Mat­ter Myth "Dra­ma­tic Dis­co­ve­ri­es That Chal­len­ge Our Un­ders­tan­ding of Physi­cal Rea­lity", To­uch­sto­ne bo­oks, 1992, s. 14
29- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", 2001, Mo­ment Po­int Press, s. 6-7
30- Step­hen M. Barr, Re­tel­ling the Story of Sci­en­ce, http://www.first­things.com/ftis­su­es/ft0303/ar­tic­les/barr.html
31- http://sci­en­ce.hows­tuff­works.com/light2.htm
32- Ric­hard L. Gre­gory, Eye and Bra­in "the Psycho­logy of See­ing", 5. bas­kı, Prin­ce­ton Sci­en­ce Lib­rary, 5. bas­kı, 1997, s. 20
33- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", 2001, Mo­ment Po­int Press, s. 136
34- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", 2001, Mo­ment Po­int Press, s. 137
35- M. Ali Yaz, Sa­it Ak­soy, Fi­zik 3, Sü­rat Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 1997, s. 3
36- http://hhmi.org/sen­ses/b140.html
37- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
38- Ric­hard L. Gre­gory, Eye and Bra­in "the Psycho­logy of See­ing", 5. bas­kı, Prin­ce­ton Sci­en­ce Lib­rary, 5. bas­kı, 1997, s. 84
39- Da­ni­el C Den­nett, Bra­inc­hil­dren, Es­says on De­sig­ning Minds, The MIT Press, Cam­brid­ge, 1998, s. 142
40- Da­ni­el C Den­nett, Bra­inc­hil­dren, Es­says on De­sig­ning Minds, s. 142
41- Ge­or­ge Po­lit­zer, Fel­se­fe­nin Baş­lan­gıç İl­ke­le­ri, Sos­yal Ya­yın­la­rı, Çev: En­ver Ay­te­kin, İs­tan­bul: 1976, s.40
42- Na­tas­ha Mitc­hell, Is the Vi­su­al World a Grand Il­lu­si­on?, Rad­yo Prog­ra­mı, 18 Ocak 2004, http://www.abc.net.au/rn/sci­en­ce/mind/s996555.htm
43- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 47
44- Ri­ta Car­ter, Map­ping The Mind, Uni­ver­sity of Ca­li­for­ni­a Press, Lon­don, 1999, s. 107
45- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 26-27
46- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
47- Karl Prib­ram, Da­vid Bohm, Ma­rilyn Fer­gu­son, Frit­jof Cap­ra, Ho­log­ra­fik Ev­ren I, Çev: Ali Çakıroğ­lu, Ku­raldışı Yayınları, İs­tan­bul: 1996, s. 37
48- Cra­ig Ha­mil­ton, What is En­ligh­ten­ment?, sa­yı 29, Ha­zi­ran-Ağus­tos 2005, s. 70
49- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
50- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 66
51- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 66-67
52- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 70, 72
53- Ric­hard L. Gre­gory, Eye and Bra­in "the Psycho­logy of See­ing", 5. bas­kı, Prin­ce­ton Sci­en­ce Lib­rary, 5. bas­kı, 1997, s. 5
54- An­to­ni­o Da­ma­si­o, The Fee­lings of What Hap­pens "Body Emo­ti­on and the Ma­king of Cons­ci­ous­ness", Vin­ta­ge Bo­oks, 2000, s. 9
55- Su­san Black­mo­re, Cons­ci­ous­ness "A Very Short In­tro­duc­ti­on", Ox­ford, 2005, s. 64
56- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 42
57- Mic­ha­el I. Pos­ner, Mar­cus E .Ra­ich­le, Ima­ges of Mind, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can Lib­rary, New York 1999, s. 88
58- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 50
59- http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html - Pe­ter Rus­sell, The Pri­mary of Cons­ci­ous­ness
60- Ge­or­ge Ber­ke­ley, A Tre­ati­se Con­cer­ning the Prin­cip­les of Hu­man Know­led­ge, 1710, Works of Ge­or­ge Ber­ke­ley, vol. I, ed. A. Fra­ser, Ox­ford, 1871
61- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
62- What The Ble­ep Do We Know, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
63- Ber­trand Rus­sell, Rö­la­ti­vi­te­nin Al­fa­be­si, Onur Ya­yın­la­rı, 1974, s. 161-162
64- J. R. Min­kel, "The Hol­low Uni­ver­se", New Sci­en­tist, 27 Ni­san 2002, sa­yı 2340, s. 22
65- Ge­or­ge Po­lit­zer, Fel­se­fe­nin Baş­langıç İl­ke­le­ri, Sos­yal Yayınları, Çev: En­ver Ay­te­kin, İs­tan­bul: 1976, s. 38-39-44
66- Na­tas­ha Mitc­hell, Is the Vi­su­al World a Grand Il­lu­si­on?, Rad­yo Prog­ra­mı, 18 Ocak 2004, http://www.abc.net.au/rn/sci­en­ce/mind/s996555.htm
67- Su­san Black­mo­re, Cons­ci­ous­ness "A Very Short In­tro­duc­ti­on", Ox­ford, 2005, s. 13-14
68- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
69- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
70- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
71- Ge­off Ha­sel­hurst, In­tro­duc­ti­on to Me­taph­ysics / Prin­cip­les http://www.spa­ce­and­mo­ti­on.com/me­taph­ysics.htm
72- http://www.pe­te­rus­sell.com/Rea­lity/rea­lit­yart.html
73- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", 2001, Mo­ment Po­int Press, s. 15-16
74- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 42
75-http://www.ce­vap­lar.org/in­dex.php?khi­de=vi­sib­le&sec=1&sec1=22&ya­zi_id=3828
76- Na­tas­ha Mitc­hell, Is the Vi­su­al World a Grand Il­lu­si­on?, Rad­yo Prog­ra­mı, 18 Ocak 2004, http://www.abc.net.au/rn/sci­en­ce/mind/s996555.htm
77- Rea­lity Ver­sus Ima­gi­na­ti­on and Il­lu­si­on, Re­mez Sas­son, http://www.suc­cess­cons­ci­ous­ness.com/in­dex_000014.htm
78- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 94
79- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 103
80- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 103
81- V. S. Ra­mac­han­dran, A Bri­ef To­ur of Hu­man Cons­ci­ous­ness, 2004, PI Pub­lis­hing, s. 26
82- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 72
83- http://www.bbc.co.uk/ra­di­o4/re­ith2003/lec­tu­re1.shtml
84- V. S. Ra­mac­han­dran, A Bri­ef To­ur of Hu­man Cons­ci­ous­ness, PI Pub­lis­hing, 2004, s. 2-3
85- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 103-104
86- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 103-104
87- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 110-111
88- Cra­ig Ha­mil­ton, What is En­ligh­ten­ment?, sa­yı 29, Ha­zi­ran-Ağus­tos 2005, s. 79
89- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 105
90- Dia­ne Ac­ker­man, An Alc­hemy Of Mind "The Mar­vel and Mystery of Mind", Scrib­ner Bo­oks, 2005, s. 37-38
91- Dia­ne Ac­ker­man, An Alc­hemy Of Mind "The Mar­vel and Mystery of Mind", Scrib­ner Bo­oks, 2005, s. 41
92- Ge­rald M. Edel­man ve Gi­uli­o Ton­to­ni, A Uni­ver­se of Cons­ci­ous­ness "How Mat­ter Be­co­mes Ima­gi­na­ti­on", Ba­sic Bo­oks, 2000, s. 38
93- Ge­rald M. Edel­man ve Gi­uli­o Ton­to­ni, A Uni­ver­se of Cons­ci­ous­ness "How Mat­ter Be­co­mes Ima­gi­na­ti­on", Ba­sic Bo­oks, 2000, s. 47
94- MSNBC, "Be­yin Bil­gi­sa­yar­la­ra Ders Öğ­re­ti­yor" başlığıyla ve­ri­len 6 Ağus­tos 2002 ta­rih­li ha­ber
95- Ge­rald M. Edel­man ve Gi­uli­o Ton­to­ni, A Uni­ver­se of Cons­ci­ous­ness "How Mat­ter Be­co­mes Ima­gi­na­ti­on", Ba­sic Bo­oks, 2000, s. 47-48
96- V. S. Ra­mac­han­dran, A Bri­ef To­ur of Hu­man Cons­ci­ous­ness, 2004, PI Pub­lis­hing, s. 3
97- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
98- Ro­bert Law­ren­ce Kuhn, Clo­ser To Truth "Chal­len­ging Cur­rent Be­li­ef”, McGraw-Hill, 2000, s. 35
99-http://www.age-of-the-sa­ge.org/phi­lo­sophy/hux­ley_dar­wins_bull­dog.html, http://www.pbs.org/wgbh/evo­lu­ti­on/lib­rary/02/2/l_022_09.html
100- Ste­ven Pin­ker, How The Mind Works, Nor­ton Pub­lis­hing, 1999, s. 132
101-http://www.first­things.com/ftis­su­es/ft0303/ar­tic­les/barr.html
102- Pe­ter Rus­sell, The Spi­rit of Now, http://www.pe­te­rus­sell.com/Rea­lity/rea­lit­yart.html
103- Pe­ter Rus­sell, The Spi­rit of Now, http://www.pe­te­rus­sell.com/Rea­lity/rea­lit­yart.html
104- Dia­ne Ac­ker­man, An Alc­hemy Of Mind "The Mar­vel and Mystery of Mind", Scrib­ner Bo­oks, 2005, s. 5
105- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
106- Jef­frey M. Schwartz, Sha­ron Beg­ley, The Mind and The Bra­in "Neu­rop­las­ti­city and the Po­wer of Men­tal For­ce", Re­gan Bo­oks, 2003, s. 28
107- What the Ble­ep Do We Know?, Bel­ge­sel film, yö­net­men: Wil­li­am Arntz, Betsy Chas­se
108- http://www.spi­rit­si­te.com/wri­ting/kat­tar/part6.shtml
109- Fred Alan Wolf, The Spi­ri­tu­al Uni­ver­se "One Physi­cist's Vi­si­on of Spi­rit, So­ul, Mat­ter and Self", Mo­ment Po­int Press, 1999, s. 9
110- Ro­bert Law­ren­ce Kuhn, Clo­ser To Truth "Chal­len­ging Cur­rent Be­li­ef”, McGraw-Hill, 2000, s. 58
111- Cra­ig Ha­mil­ton, What is En­ligh­ten­ment?, sa­yı 29, Ha­zi­ran-Ağus­tos 2005, s. 64
112- http://www.kur­tu­lus­cep­he­si.com/soz­luk/po­lit­zer10.html
113- Er­win Schrö­din­ger, Ya­şam Ne­dir?, Bi­lim Di­zi­si 13, Ev­rim Ya­yın­la­rı, 1999, s. 154
114- Er­win Schrö­din­ger, Ya­şam Ne­dir?, Bi­lim Di­zi­si 13, Ev­rim Ya­yın­la­rı, 1999, s. 150
115- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 96
116- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 189
117- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 190
118- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 190
119- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 191
120- Char­les Dar­win, İn­sanın Tü­re­yi­şi, Onur Yayınları, Ni­san 1995, s. 85
121- V.S. Ra­mac­han­dran, M.D., Ph.D. ve San­dra Bla­kes­le­e, Phan­toms in the Bra­in, Wil­li­am Mor­row and Com­pany, Inc., New York, 1998, s. 191
122- Ge­rald M. Edel­man ve Gi­uli­o Ton­to­ni, A Uni­ver­se of Cons­ci­ous­ness "How Mat­ter Be­co­mes Ima­gi­na­ti­on", Ba­sic Bo­oks, 2000, s. 81
123- John Pe­et, The Tru­e His­tory of Man­kind, www, pa­ges.org/uk/org/bcs
124- Henry Ge­e, In Se­arch Of De­ep Ti­me: Be­yond The Fos­sil Re­cord To A New Hıstory Of Li­fe, The Fre­e Press, A Di­vi­si­on of Si­mon & Schus­ter, Inc., 1999, s. 5
125- Phil­lip E. John­son, Rea­son in the Ba­lan­ce: The Ca­se Aga­inst Na­tu­ra­lism in Sci­en­ce, Law & Edu­ca­ti­on, Dow­ners Gro­ve, Il­li­no­is: In­ter­Var­sity Press, 1995, s. 62
126- Ro­bert Jas­trow, "Evo­lu­ti­on: Se­lec­ti­on for Per­fec­ti­on," Sci­en­ce Di­gest, Ara­lık 1981, s. 87
127- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 26
128- J. Haw­kes, Ni­ne Tan­ta­li­zing Myste­ri­es of Na­tu­re, New York Ti­mes Ma­ga­zi­ne, 1957, s. 33
129- Tim Fol­ger, "Bu­ra­dan Son­suz­lu­ğa", Dis­co­ver, Ara­lık 2000, s. 54
130- BBC World, Uzay ve Za­man: Za­ma­nın Akı­şı Bel­ge­se­li, 21 Ma­yıs 2005
131- Fran­ço­is Ja­cob, Müm­kün­le­rin Oyu­nu, Ke­sit Ya­yın­la­rı, 1996, s. 111
132- Lin­coln Bar­nett, Ev­ren ve Eins­te­in, Var­lık Ya­yın­la­rı, 1980, s. 52-53
133- Lin­coln Bar­nett, Ev­ren ve Eins­te­in, Var­lık Ya­yın­la­rı, 1980, s. 17
134- Lin­coln Bar­nett, Ev­ren ve Eins­te­in, Var­lık Ya­yın­la­rı, 1980, s. 58
135- Pa­ul Strat­hern, Eins­te­in ve Gö­re­li­lik Ku­ra­mı, Gen­daş Ya­yın­la­rı, 1997, s. 57
136- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
137- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
138- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
139- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
140- Pe­ter Rus­sell, From Sci­en­ce to God "A physi­cist's Jo­ur­ney in­to the Mystery of Cons­ci­ous­ness", New World Lib­rary, 2002, s. 61
141- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", Mo­ment Po­int Press, 2001, s. 104
142- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
143- Pe­ter Rus­sell, Mat­he­ma­tics and Rea­lity, http://www.pe­te­rus­sell.com/Rea­lity/rea­lit­yart.html
144- Pe­ter Rus­sell, The Pri­macy of Cons­ci­ous­ness, http://www.pe­te­rus­sell.com/SP/Prim­Consc.html
145- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
146- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
147- Fred Alan Wolf, Mind in­to mat­ter "A New Alc­hemy of Sci­en­ce and Spi­rit", Mo­ment Po­int Press, 2001, s. 112
148- http://www.for­tu­ne­city.com/emac­hi­nes/e11/86/flow­ti­me.html#
149. Sid­ney Fox, Kla­us Do­se, Mo­le­cu­lar Evo­lu­ti­on and The Ori­gin of Li­fe, New York: Mar­cel Dek­ker, 1977, s. 2
150. Ale­xan­der I. Opa­rin, Ori­gin of Li­fe, (1936) New York, Do­ver Pub­li­ca­ti­ons, 1953 (Ye­ni ba­sım), s.196
151. "New Evi­den­ce on Evo­lu­ti­on of Early At­mosp­he­re and Li­fe", Bul­le­tin of the Ame­ri­can Me­te­oro­lo­gi­cal So­ci­ety, c. 63, Ka­sım 1982, s. 1328-1330
152. Stan­ley Mil­ler, Mo­le­cu­lar Evo­lu­ti­on of Li­fe: Cur­rent Sta­tus of the Pre­bio­tic Synthe­sis of Small Mo­le­cu­les, 1986, s. 7
153. Jef­frey Ba­da, Earth, Şu­bat 1998, s. 40
154 Les­li­e E. Or­gel, The Ori­gin of Li­fe on Earth, Sci­en­ti­fic Ame­ri­can, c. 271, Ekim 1994, s. 78
155. Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 189
156. Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 184
157. B. G. Ran­ga­nat­han, Ori­gins?, Penns­ylva­ni­a: The Ban­ner Of Truth Trust, 1988.
158. Char­les Dar­win, The Ori­gin of Spe­ci­es: A Fac­si­mi­le of the First Edi­ti­on, Har­vard Uni­ver­sity Press, 1964, s. 179
159. De­rek A. Ager, "The Na­tu­re of the Fos­sil Re­cord", Pro­cee­dings of the Bri­tish Ge­olo­gi­cal As­so­ci­ati­on, c. 87, 1976, s. 133
160. Do­ug­las J. Fu­tuy­ma, Sci­en­ce on Tri­al, New York: Pant­he­on Bo­oks, 1983. s. 197
161. Solly Zuc­ker­man, Be­yond The Ivory To­wer, New York: Top­lin­ger Pub­li­ca­ti­ons, 1970, s. 75-94; Char­les E. Ox­nard, "The Pla­ce of Aus­tra­lo­pit­he­ci­nes in Hu­man Evo­lu­ti­on: Gro­unds for Do­ubt", Na­tu­re, c. 258, s. 389
162. J. Ren­ni­e, "Dar­win's Cur­rent Bull­dog: Ernst Mayr", Sci­en­ti­fic Ame­ri­can, Ara­lık 1992
163. Alan Wal­ker, Sci­en­ce, c. 207, 1980, s. 1103; A. J. Kel­so, Physi­cal An­tro­po­logy, 1. bas­kı, New York: J. B. Li­pin­cott Co., 1970, s. 221; M. D. Lea­key, Ol­du­va­i Gor­ge, c. 3, Cam­brid­ge: Cam­brid­ge Uni­ver­sity Press, 1971, s. 272
164. Ti­me, Ka­sım 1996
165. S. J. Go­uld, Na­tu­ral His­tory, c. 85, 1976, s. 30
166.. Solly Zuc­ker­man, Be­yond The Ivory To­wer, New York: Top­lin­ger Pub­li­ca­ti­ons, 1970, s. 19
167. Ric­hard Le­won­tin, "The De­mon-Ha­un­ted World", The New York Re­vi­ew of Bo­oks, 9 Ocak 1997, s. 28
168. Mal­colm Mug­ge­rid­ge, The End of Chris­ten­dom, Grand Ra­pids: Eerd­mans, 1980, s. 43